fotoğraf: Manifold, Aralık 2018
2018 Yılında Manifold İştirakçilerinin Okuduğu Kitaplar

Manifold iştirakçilerine şunu da sorduk: “2018 yılında sizi en çok mutlu eden ya da size en çok şey veren kitap hangisi oldu?”

***

Tersine, Joris Karl Huysmans. İlk baskısını bulamadığım için merak ettiğim kitaplardandı, sonunda ikinci baskısı yapılmış. [Ada Tuncer]

***

Kendisini çok özletmişti 1980’lerin büyülü yazarı Latife Tekin. Bu yıl son anda iki kitapla geldi: Sürüklenme ve Manves City. Her iki kitap da beklediğimize değdi. Sürüklenme hem yerel hem de evrensel yananlamlarıyla isimsiz sürüklenmemizi anlatıyor. Yalnızca yer değiştirmenin hızı ve mekânın, mekânların ‘yassılması’ meselesini değil; insanların bu durumun çoğunlukla kurbanı, kimi zaman kahramanı, kimi zaman da gönüllü denek yaratığı olmasını mesele hâline getiriyor Latife. Dünyada insan kalabilmek ‘son çıkış’ın çoktan kaçırıldığını anımsatıyor. Yine her zamanki gibi, nasıl bir dil ise, o büyülü-renkli-çok boyutlu dili kullanarak sorunsalı aktarıveriyor Latife. Derin yaşanmışlık… [Ali Cengizkan]

***

Learning How to Learn, Idries Shah. [Ali Taptık]

***

Bu 2018’de karşılaştığım en zor soru oldu. Henüz bir fotoğraf kitabının beni mutlu etmediği olmadı ve bu sene karşıma çıkmış olan, bahsetmezsem olmaz dediğim fotoğraf kitabı Dani Pujalte ve Rita Puig-Serra’ya ait Good Luck With The Future. [Anı Ekin Özdemir]

***

2018 yılında okuduklarım arasında beni en çok etkileyen kitap mimarlık tarihçisi-teorisyeni Jeremy Till’in yazdığı Architecture Depends oldu. Kitabın içinde mimarlıkta özerklik düşüncesinin imkânsızlığı ve sorunsalları tartışılıyor. Bunu yaparken Till’in özerkliği [autonomy] eleştirmek üzere karşısına koyduğu kavram ise durumsallık [contingency].
“Mimarlık mevcudiyetinin her aşamasında —tasarımdan inşaya ve kullanıma— dış kuvvetlerle boğuşma hâlindedir. Diğer insanlar, koşullar ve olaylar mimarın en iyi planlarını bozmak için müdahale eder. Büyükten küçüğe bu kuvvetler mimarın doğrudan kontrolünün ötesindedir. Mimari böylece mimarın içsel süreçlerinden ziyade dış koşullarla daha fazla şekillenir. Mimarlık, durumsallıkla [contingency] ve dış güçler karşısındaki belirsizliğiyle tanımlanır.” [Arda Karaburçak]

***

Tamirci, Bernard Malamud. Yahudi düşmanlığının toplumun her tarafını sardığı 1911 Kiev’inde, belli ki siyasi bir komplonun uzantısı olarak bir Rus çocuğunu öldürmekle suçlanıp hapse atılan, bir türlü açılmayan davasını beklerken hapiste üç yıl türlü işkencelere, aşağılamalara uğrayan tamirci Yakov’un hikâyesi… Bir Yahudi epiği olarak da okumak mümkün; Spinozagil bir özgürlük felsefesi denemesi olarak da… Uğradığı zulüm sonucu ne bedensel ne de zihinsel olarak dayanacak gücü kalan Yakov, yine de suçu kabul etmesi karşılığı kendisine önerilen anlaşmaya yanaşmaz. Çektiği işkenceyi sonlandırmak için bir ara ölmeyi bile ister. Ama üç yılın sonunda nihayet iddianamesi yazılıp duruşmaya çıkmayı beklerken bir aydınlanma yaşar. Onun davası politiktir ve tüm Yahudi halkının kaderi üzerinde etkisi vardır. Bunu anladığı zaman, hayatta kalmaya, duruşmaya çıkıp suçsuzluğu için mücadele etmeye karar verir. Çünkü, “özgürlüğün amacının başkalarına özgürlük sağlamak olduğunu” idrak etmiştir. [Aren Kurtgözü]

***

Bu yıl Engin Geçtan’ın vefat haberi sonrası kitaplarıyla tanıştım. 
Rastgele Ben kitabından sevdiğim bir bölüm: “Hani o pencereye konan kuşla ilgili hikâye vardır: Küçük çocuk penceredeki kuşu büyülenmiş bir hâlde izlerken, babası yaklaşır ve ‘Bak o bir kırlangıç,’ der. Çocuğun yaşamakta olduklarını bilgiye dönüştürüp yaşantısını katlederek.” [Aslı Paköz]

***

2018’de zevkle okuduğum kitaplardan biri Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar oldu. Fransızca eril flâneur sözcüğü zevk sahibi ve paralı erkekler için üretilmişti. Seine kıyılarında yürüyen, bir kafede oturup piposunu içen, geçim derdi olmayan erkekler gelir göz önüne. “Flanöz” ise henüz sözlüklere girmiş bir kelime değil, ama Lauren Elkin’den önce kullananlar da olmuş. “Flanöz”ün bir özelliği kendi gözlem aracı olmadan gözlemleme yapabilmesi. Yani görünmeden bakabilmesi, görebilmesi, yaşayabilmesi…
Kadının tek başına dolaşması hâlâ dünyanın birçok yerinde sorun yaratır. Tek başına sinemaya giden, lokantada yemek yiyen, gece yürüyüşlerini seven kadınlar hemen her yerde hâlâ garipsenirler. Lauren Elkin kitabında kadın ve sokak ilişkisinin yüzyıllardır süren sorunuyla birlikte sokaklardaki kadın belleğini, kadın yazarların izinden giderek anlatıyor.
Lauren Elkin Paris’te yaşadığı öğrencilik yıllarında şehri tanımak için mahalle mahalle, sokak sokak dolaşmaya başlar. Şehrin gerçek boyuttaki mesafeleriyle birlikte tarihçesini de anlamak için en güzel yöntemdir sokakları adımlamak. Yanına da her seferinde bir rehber alır. Aynı Dante’nin Vergilius’un rehberliğinde öte dünyaları gezmesi gibi, Lauren Elkin de Jean Rhys, George Sand, Virginia Woolf, Martha Gellhorn, Agnès Varda, Sophie Calle’in rehberliğinde dolaşır Paris, New York, Tokyo, Venedik ve Londra’yı.
Bu kitabın verdiği ilhamla bu sene Simya Galeri’deki edebiyat atölyemizde İstanbul’un mahallelerini, sokaklarını kadın belleği üzerinden ele aldık. Örneğin Bostancı’yı sadece gidilecek yerleri, tarihi ile değil, şort giydiği için tecavüze uğrayıp bıçaklanan genç kadının öyküsü üzerinden tanımak istedik. İşte bu yüzden yıl içinde okuduğum en ilham verici kitaplardan biriydi Flanöz. [Asuman Kafaoğlu-Büke]

***

Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabını bu yıl yeniden okudum. Benim için enteresan bir merak yolculuğu olarak başladı ve hiç beklemediğim bir sonuca ulaştı. Aslında bu da olumlu ‘şey’lerde anlattığım geçmiş yolculuğunun bir parçası belki de… [Bahar Turkay]

***

Uğur Tanyeli ile söyleşi kitabı Toplumsal Hafıza, Mimarlık, Tarih ve Kuram. Yıllardır içinde olduğum ortamın, duyduğum ya da yaşadığım pek çok olayın, Uğur Tanyeli’nin gözünden tüm çıplaklığıyla anlatıldığı bu kitap beni çok etkiledi. Okurken hem güldüm hem kızdım hem de şaşırdım; yer yer de aydınlandım diyebilirim… [Banu Binat]

***

Sabahattin Ali’nin toplumsal yapıyı ve onun kişiler üstündeki etkisini ele aldığı iki kitabı: İçimizdeki Şeytan ve Kuyucaklı Yusuf. [Berin F. Gür]

***

I’ll Be Gone in the Dark: One Woman’s Obsessive Search for the Golden State Killer, Michelle McNamara. Bu sene beni en çok etkileyen, hatta ara vermek zorunda kaldığım ve zar zor tamamladığım kitap I’ll Be Gone in the Dark oldu. Kitaba konu olan seri katilin, kitabın yayınlamasından iki ay kadar sonra yakalanması okuma sürecimi biraz sekteye uğrattı. Okurken adı sanı olmayan katilin bir anda aile babası, eski polis memuru olarak vücut bulması, zaten gerçekliğine zor inanılır hikâyeleri daha da ağırlaştırdı. [Beste Miray Doğan]

***

Nedir hayat? Bir zaman! Nedir zaman? Bir kaza! Nedir kaza? Bir hayat, Yeni Hayat. [Burak Çevik]

***

Ben Hewitt’in Sinek Sekiz Yayınevi’nden Şule Seda Ay çevirisiyle basılmış Okulsuz Büyümek’i, bir ütopya veya alternatif bir eğitim programı önermekten azade, ferah bir dağ havası gibi geldi. [Çağda Türkmen]

***

Edge of Order, Daniel Libeskind & Tim McKeough. [Deniz Aslan]

***

Contemporary Philosophy: Philosophy in English Since 1945, Thomas Baldwin. 2018 yılıma birçok sebeple bu kitap damga vurdu. Yaz boyu üzerinde çalıştım ve çok şey öğrendim. Bazı özel koşullar yüzünden diğer kitaplarımda uyguladığım çoğu kullanım kuralını askıya almam gerekti. Kitap yıprandı, ıslandı, sayfalarına notlar aldım ve bu özgürlük hissi biraz hoşuma gitti. Sonrasında “The History of Philosophy (Summarized & Visualized)” projemi bu çalışmayla güncelledim ve kitabı yayınlayan Oxford University Press dahil olmak üzere dünyanın her tarafından çok güzel yorumlar geldi. Yani, belki okurken daha çok keyif aldığım kitaplar olsa da, bu kitap sorudaki “2018 yılında sizi en çok mutlu eden ya da size en çok ‘şey’ veren” tanımını her açıdan karşılıyor. [Deniz Cem Önduygu]

***

Blade of the Immortal, Hiroaki Samura, Manga. [dys_]

***

Tasarlanacak Ne Kaldı?, Otto von Busch. Otto van Busch’un kısa makalelerinin toplaması niteliğinde bir kitap. Tasarıma ilişkin sorularla beynim üzerinde, geceleri daha rahat nefes alabilmek için burnuma yapıştırdığım bantlara benzer bir etki yarattı. [Eda Çakmak]

***

Kaputt, Curzio Malaparte. Malaparte’nin kim, Kaputt’un da nasıl bir roman olduğunu Milan Kundera’dan okumak gerek (bkz. Bir Buluşma). Ben bu kaypak, mitoman, zalim ve büyük yazarın en ünlü kitabını her şeyden çok hayvanlara gösterdiği içli ve sürrealistimsi dikkatle hatırlayacağım: Gölde donakalmış atlar, elçilik avlusundaki koca ölü ren geyiği, sinekler. [Emre Ayvaz]

***

Speculative Everything, Anthony Dunne & Fiona Raby. Fütürist tasarım Türkçede ne yazık ki ucuzlatılmış bir kavram. Spekülatif tasarım ise neredeyse kullanılmayan bir kavram. Ancak tasarımın sonuçta belli bir geleceği ele alan bir pratik olduğunu düşünürsek, kapsadığı zaman zarfını daha uzun vadeye yayan, fonksiyonunu da problem çözmekten çok soru sormaya iten bir pratikten bahseden bu kitap, çok farklı teori kırıntısını kısa kısa özetlenen öğrenci projeleri ile bir araya getiriyor. Geleceğin çok da iç açıcı olmadığı bir zamanın içinde yaşarken, nefes alma alanı yarattığı için okumaya değer bir çalışma. [Engin Ayaz]

***

Remix, Bülent Erkmen. Orta yol aramayan bir tasarımcının orta yol aramayan retrospektif sergisinin orta yol aramayan sergi kitabı. [Esen Karol]

***

2018 yılında en çok etkilendiğim kitap Kjetil Fallan’ın Design History: Understanding Theory and Method kitabı oldu. Tasarım tarihini güncel tartışmalarla birleştirip akıcı bir dille yazmış olan Fallan’ın kitabını daha önce okumadığım için gerçekten çok hayıflandım. [Esra Bici Nasır]

***

Seçmeye çalışırken birkaç kitabın arasında kaldım. Sonunda Usta ile Margarita demeye karar verdim. Edebi bir üstünlüğü kastederek değil, okurken yaşadığım deneyimi hatırlayarak veriyorum cevabımı: Rengârenk. Önsözde okumuştum, yazar Faust’tan çok etkilenmiş ve ona atıflar yapmış. Bence Karamazov Kardeşler ile özdeş bir hikâye, aynı acıyı anlatıyor. Ama acıdan hiç söz etmeden, yalnızca Usta’nın umutlarından (acının bir başka türünden) bahsederek, zarafetle.
Kitap her şeyin sonunda bana inanılmaz bir kadını, Margarita’yı tanıttı. Onu öyle kararlı ve korkusuz buldum ki, sanırım Miss Havisham’dan sonra en sevdiğim (en inatçı!) kadın karakterle tanışmış oldum. Margarita’nın şeytanla karşılaştığı an bana hayatım boyunca ilham verecek. Kitabı bu yılın başlarında, mart ayında okudum. Ara ara aklıma geliyor, “Her şey mümkün!” diyorum. [Ezgi Alkan]

***

Güzel Bir Soru: Doğanın Derininde Yatan Tasarımı Arayış, Frank Wilczek. [Gizem Aytaç]

***

Kitaplar bahsinde sınıfta kalırım. Günceli hemen hiç takip etmiyorum. Farkına varıp en hoşuma giden kitap ise Derya Bengi’nin hazırladığı 60’lı Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük - “Dünya Durmadan Dönüyor.” [Gökhan Akçura]

***

Pauline Oliveros’un 2003 yılında derlediği, dinlemeyi yeniden öğreten, Deep Listening: A Composer’s Sound Practice el kitabı bana çok şey kattı. [Görkem Özdemir]

***

Hiç kitaplarını heyecanla yaşantınıza kattığınız bir yazarla oturup karşılıklı sohbet ettiğinizi hayal ettiğiniz oldu mu? Bu yıl benim için bu hayali derinleştirecek bir şey oldu: Ursula K. Le Guin’in blog yazılarından seçilerek oluşturulan ve geçtiğimiz yıl yayımlanan No Time to Spare: Thinking About What Matters isimli kitapla kütüphanede aniden karşılaştık. Ursula’nın kelimelerle yarattığı onlarca dünyadan sonra bu sefer bizzat kendi dünyamız içinde, yaş almış, anne olmuş ve Amerika’nın bir şehrinde, bir kasaba evinde, mutlaka bir kedi ile evini paylaşarak yaşayan bir kadın olarak Ursula ile tanışmak öyle keyifli ve bir yandan da özel ki! Kapını —tuhaf bulduğun hâlde— blog dünyasından biz dünyalılara açtığın için teşekkürler Ursula. 2019 yılında kitabın Türkçeye çevrilmesi dileğiyle. [Gülşah Aykaç]

***

The Printed and The Built, hazırlayanlar: Mari Hvattum ve Anne Hultzsch: 19. yüzyıl basılı yayın, mimari ve kamusal tartışmaları örnekleyen derleme kitap. Kitap, 19. yüzyılın çarpıcı bir süratle ürettiği Avrupa eksenli mimari ve kentsel mekân üzerine yazılıp çizilen başlıkları, basının kültürel ve teknoloji tarihi üzerinden ele alıyor. Benzer eksende çok da ele alınmamış olan, bu coğrafyada üretilen belki sayıca biraz daha cılız olan basılı yayını düşünmeye dair hayli heyecanlı bir tartışmaya sürüklüyor. [Gürbey Hiz]

***

Kan Dolaşımı, Ameliyat ve Musıki Makamları: Kantemiroğlu (1673–1723) ve Edvâr’ının Sıradışı Müzikal Serüveni, Cem Behar. [Hakan Kurşun]

***

Kendine Ait Bir Roma: Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine, Cemal Kafadar. Kimlik. Aidiyet. Hâlâ sıkışınca kullandığım, ama bir yandan da “ne dedim şimdi?” diye düşünecek kadar çok uçuşan kelimeler; fakat bu kavramları bir coğrafyanın, üstelik de karşılaşması bol bir diyarın üzerinden ele alıyor Kafadar. Dahası, “Rum” ve “Rumi” de aslında çok kullandığımız ve ne demek istediğimizi pek de bilmediğimiz kelimeler çoğu zaman (en azından benim için öyle)… Hem Anadolu’nun her zaman kafamızdaki sınırları tanımlamaması da müthiş bir şey değil mi? Kitaptaki en ilgi çekici şeylerden biri ise, kitabın 113. sayfasında yer alan Osmanlı dönemi haritası. Dünyanın çevresi Kaf Dağları ile örülü, yetmezmiş gibi önünde bir de Kuşatıcı Deniz var, kuzeyin altta olması, Yecüc ve Mecüc’ün kendi diyarı olması; dünya böyle bir yer imiş… Kimbilir kime göre… Bir de tabii kitaptaki bireysellik vurgusu, başlığı bu yüzden daha da ilgimi çekti sanırım; Kendine Ait Bir Roma. Virginia Woolf nasıl “kendine ait bir oda”yı salık veriyor ise yazmak için, herkesin var olmak için kendine ait bir haritası olmalı ve zaten de var galiba… [Hale Gönül]

***

Bu yıl okuduğum ve en sevdiğim kitap Witold Gombrowicz’in Ferdydurke’üydü. Sevdiğim ya da seveceğimi düşündüğüm yazarların en ünlü kitaplarını en son okumak gibi kendimden başka kimsede görmediğim bir huyum var. Gombrowicz’e de bayıldığım için, en ünlü kitabını sona bırakmam icap etti. Böylelikle kitap bu yılın incisi oldu. Ama eminim ki Ferdydurke’ü değil de bir başka Gombrowicz kitabını okumuş olsaydım bu yıl, bu sefer de onun adını söyleyecektim. Gombrowicz, nitelikli edebiyat söz konusu olduğunda, bana kalırsa, bir Beckett, bir Woolf, bir Kafka kadar önemli. Yanılmıyorsam, Derrida diyordu ki, edebiyatın yasalarını yapanlar ve tam da bu suretle edebiyatı olduğu şeyden başka bir şey kılanlar, dönüştürenler, yeniden tanımlayanlar, büyük edebiyatçılardır. İşte, kuşkusuz ki Gombrowicz de onlardan biri. Ferdydurke ise onun corpus’unun belki de en nadide parçası. En iyi kitabıysa, kanımca, Kozmos’udur. [Hasan Cem Çal]

***

Yılın son günlerinde İlhan Berk’in Galatasaray Yapı Kredi binasındaki sergisini gezdim. Çıktığımda bazı yapıtlarıyla birlikte Şeyler Kitabı’nı da aldım. Kuzeye, yaşadığım Helsinki’ye dönerken uçakta hemen okumaya başladım, hatta giderek, içeriğinden, kurgusundan etkilendim ve elimden bırakamadım. ‘Görselliğin büyüsü’nün çok ötesine gitmeyi deniyor. Zaten sanırım kitap da içinde çok şeyin yer aldığı bir deney. Yaşamın, sanatın, mimarlığın, matematiğin, şiirin, edebiyatın ve diğerlerinin hatta eskizin, çizimin, boyamanın, resmin ve çok daha başka şeyin içinde iç içe girdiği, özetlendiği her birinin farklı farklı rollerle sahneler aldığı özel bir yapıt. Yalnızlar gezegenin yalnız kahramanlarından biri İlhan Berk’i şimdi daha da çok sevdim. O yüz yaşının kutlamaları, hatırlamaları, hatırlatmaları yapılırken şimdi daha da yakınımızda, herkesin kendi İlhan Berk’ini keşfetmesini bekliyor. [Hüseyin Yanar]

***

2018’in en çok aradığım, bulduğumda sevinçle eve koşup içine gömüldüğüm kitabı Yokhayvanlar. Kitap Ece Çiftçi’nin hem yazdığı hem resimlediği bir sürü var olmayan hayvanı tanıtıyor: Sürekli hareket hâlinde olmasına rağmen ayrılıklara alışamamış Nubingiler, terk edilmiş binalarda akrobasi hareketleri yapan Yuzumasalar, birdenbire gülmemize neden olan Gıdıgingolar… Bu ‘yokhayvanları’ tanımak, onlarla gülmek her yetişkinin oyundan yoksun kalmış zihnine iyi gelir diye düşünüyorum. [Işıl Çokuğraş]

***

Kelimelerin sadece yazılan değil, aynı zamanda sızan şeyler olduğunu hatırlattığı için John Berger’in Hoşbeş’i! Epey serkeş ama yazının desen, desenin yazıyla göründüğünü, kıymık batırmanın ancak yasa dokunarak olabileceğini ama en çok sayfalara dağılmanın o kadar da kötü bir şey olmadığını gösterdiği için. Çünkü yüzeylere yayıldığınızda, geniş zamanlara sarıldığınızda, yazmak, dikiş dikmek gibi bir şey de olabiliyormuş! Kendinizden yola çıkarak, ‘kendin-olmayan’a ulaştığında da John Berger’in dediği gibi, bildiğimiz her dilde, her şeyi öğrenebiliyormuşuz! [Işıl Kurnaz]

***

Spring, Karl Ove Knausgaard. İnsanın herkesten önce ve her şeyden önemlisi kendine karşı dürüst olabilmesinin getirdiği iç rahatlığını bana hediye ettiği için. [İpek Şoran]

***

Shy Radicals: The Antisystemic Politics of the Militant Introvert, Hamja Ahsan [Joelle İmamoğlu]

***

Güncel bir kitap yazmam gerekirse de Yapay Cehennemler, Claire Bishop diyebilirim. [Kadir Kayserilioğlu]

***

Niteliksiz Adam, Robert Musil. 20. yüzyıl ilk çeyreğinden yola çıkarak varlığımız ve yaratılarımız üzerine nutuksuz ve buyurgan bir dilden uzak, müthiş bir gözlem yeteneğiyle pekiştirilmiş destansı bir yapıt Niteliksiz Adam. Yazarlığın tutkulu dilinden kaçınmasına rağmen fazlasıyla yoğun bir kişisellik hissettirebilmesiyle yazıya dair temellendirmekte zorlandığım fikir ve inançlarımın somutlaşmasını sağladı. [Koray Soylu]

***

İçinde farklı ülkelerden aktivist, sanatçı ve yazarın makalelerini bulunduran Global Activism: Art and Conflict in the 21st Century kitabı, bu yıl bana en çok şey katan kitap oldu. Farklı ülkelerde, farklı konularda ve ciddiyetlerde de olsa her protestonun birbirine benzeyen çok yönü var. Bu konuda hem izlenen/izlenebilecek yolların, hem de kamusal alanın rolünü anlamak için değerli bir kitap. [Liana Kuyumcuyan]

***

Life 3.0: Being Human in the Age of Artificial Intelligence, Max Tegmark. [Mahir Yavuz]

***

Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu 2018’de en çok not düştüğüm kitap oldu. Dil, hakikat, özgürlük, pornografi, haz, teşhir, kontrol ve mesafesizlik Han’ın şeffaflığın şiddetini anlatırken ele aldığı kavramların bazıları. Merak edenlere bu küçük ama mümbit kitaptan iki alıntı: “Şeffaflık mecburiyeti görünürlüğe tabi olmayan her şeyi şüpheli bulur. Şiddeti buradadır.” ve “Ne hakikat, ne de görünüş şeffaftır. Tümüyle şeffaf olan tek şey boşluktur.” [Melis Cankara]

***

Düzeltmeler, Jonathan Franzen. Ailelerin hediye ettiği travmalarla çarpıştırdığı için, fazla gerçek olduğu için. [Merve Eflatun]

***

Female of the Species, Joyce Carol Oates. Kadınlarla ilgili kısa hikâyeler. Her hikâye şiddet içeren bir olayın etrafında kurgulanmış. Tüyleri diken diken eden bir şiddet anlatısı var, özellikle kadınlar ve şiddet bağlamında konuşmaya ve düşünmeye çalışırken Oates’in şiddeti anlatma biçimi bana çok iyi geldi. [Merve Ünsal]

***

En çok etkilendiğim kitap Walter Benjamin’in, 1929–1933 arasında Frankfurt ve Berlin’de yaptığı radyo programlarının derlemesi Radyo Benjamin. Sanırım ‘Benjaminsever’ olmak artık neredeyse sıradan bir şey. Belki ‘Berlinsever’ olmak da öyle. Bir kere görmeyle bile çok sevdiğim Berlin şehri sokaklarında ve tarihinde gezdiği için, çocuklara seslendiği için ve Benjamin yine ince şeylere vakit ayırdığı için bu kitabın bazı bölümlerini çok sevdim, tekrar tekrar okumak istedim. [Müge Karahan]

***

Siyasi olarak nitelendirilebilen, kendi hayatımda ve çevremde gördüklerimin dile gelmez hissiyatını en samimi duygularla aktaran, beni derinden yaralayan toplumsal ve siyasal çöküntülerin gün yüzüne çıkarıldığı, daha doğrusu görülmek istenmeyenlerin bir şekilde görünür kılındığı inanılmaz bir eser: Ölüm Terbiyesi… Yaşamın kendisinin yanında ölümün bile siyasallaştığı, mezarın korkulan bir imge hâlini aldığı korkunç bir politik sistemi hayli reel ve didaktik bir dille aktaran Zeynep Sayın kitabı yazma gerekçesini şöyle aktarıyor: “Bu kitabı yazmış olmamın nedeni, mezarı esirgenen, mezarına saldırılan ölülere yapılan kabalığa, üstüne silgi çekilen tarihe, uzun (aynı zamanda İslami) bir geleneğin bilinçaltıyla yanıt vermeyi, unutulmuş bir nezaket ve ölüm terbiyesini hatırlatmak istemiş olmamdır.” Benim yaşadığım ve şahit olduğum coğrafyaya yönelik yazılan birçok metinde gördüğüm o ajite edici, gerçeklikten uzak anlatımın olmadığı, bu değerli kitap için Zeynep Hocama teşekkürü borç biliyorum! [Narin Temel]

***

Bu yıl beni en çok Julia Kristeva ve Philippe Sollers’in Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Evlilik adlı kitabı etkiledi. Aysel Bora tarafından Türkçeleştirilen ve 2018 Nisan’ında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitabı tesadüfen YKY raflarında gördüm. Kristeva’yı ve Sollers’i ayrı ayrı iyi tanıyan ben, bir çift olduklarını, üstelik 1966’dan beri birlikte olduklarını ve bir çocukları olduğunu katiyen bilmiyordum! Barthes sevgim ve merakım beni Sollers’in Roland Barthes’ın Dostluğu kitabına götürmüştü; sonra Venedik Karnavalı’nı iştahla okumuştum. Kristeva ise, yalnızca kuramı ve kitaplarıyla değil; aynı zamanda yaşamıyla da beni etkileyen bir entelektüel. Onun 1965 yılında bir Demirperde ülkesi olan Bulgaristan’dan Paris’e gitmesinde ve her ne kadar hâlâ Paris’te yaşıyor olsa da hiç yerinde duramamasında, göçü bir şekilde tatmış olmanın etkisi olduğunu derinden hissederim hep. Burada kendi yaşamımla kurduğum bağlantılar da yok değil; dağılmakta olan bir SSCB ülkesinde (Azerbaycan) doğup, 6 yaşında İstanbul’a yerleşerek yaşamımı burada geçirmeme rağmen ‘yabancı’lığı hem doğduğum, hem de ‘olduğum’ yerde farklı farklı şekillerde hisseden genç bir kadın olarak Kristeva’yı kendime başka türlü yakın bulduğumu itiraf etmeliyim. Gerçek bir yabancı olan Kristeva’nın ve kendini çeşitli sebeplerle yabancı hisseden Sollers’in farklı zamanlarda yaptıkları konuşmaları bir araya getiren Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Evlilik, her zaman aynı fikirde olmasalar da tartışmayı ve entelektüel paylaşımı ilişkilerinin dinamiklerinden biri hâline getiren iki kişinin yabancılık, çocukluk, narsisizm, ana dil, şiddet, medya ve Kristeva’nın ifadesiyle “feminizmin burun kıvırdığı ve eşlik etmekte güçlük çektiği” annelik gibi konular çevresinde dolanarak oluşturdukları bir pınar. Sollers ilişkilerini şöyle özetliyor: “Nokta virgül demeden birlikte bir diyaloğun içine düşüyoruz, çünkü tartışmalarla dolu bu sonu gelmeyen sohbete devam ediyoruz; her zaman aynı fikirde değiliz ama sohbetteki yoğunluk hiç eksilmiyor. Fiziksel bir yıldırım aşkı olduğundan hiç şüphe yok ama aynı zamanda entelektüel bir yıldırım aşkı, ikisi birbirine karışmış; sizin de aynı şeyi tanımanızı dilerim, yani özde buluşmayı. O hâlde ‘ötekinin aşkı için’, ötekinden sürprizler bekliyordum demek —ve kendim olan ötekinden hâlâ bekliyorum. İşte bu nedenle hâlâ beraberiz, her birimizin yaşamöyküsüne bağlı başka nedenlerle sonsuza kadar diyebilirim.” Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Evlilik ezber bozması, cesareti ve biraz da cüretiyle daha şimdiden defalarca okuduğum ve defalarca okuyacağım bir kitap oldu. [Nergis Abıyeva]

***

Jean-Claude Carrière ile Umberto Eco söyleşisini içeren Kitaplardan Kurtulacağınızı Sanmayın, ‘en çok şey veren’, Zeynep Göğüş’ün Işık Ülkesinden’i ise ‘en çok mutlu eden’ kitaplar oldu. [Nevzat Sayın]

***

Fusûsu'l-Hikem, İbnü’l-Arabî (çeviri ve şerh: Ekrem Demirli). [Nil Aynalı Eğler]

***

Uğur Tanyeli ile Söyleşi: Toplumsal Hafıza, Mimarlık, Tarih ve Kuram kitabı Uğur Tanyeli’nin Erhan Berat Fındıklı ile gerçekleştirdiği uzun bir sürece yayılmış söyleşilerinin neredeyse otobiyografik denebilecek öyküsel anlatımı üzerinden Türkiye’de mimarlık üretiminin koşullarını şekillendiren tarihsel, kültürel, sosyo-ekonomik ve toplumsal değişkenleri kimlik, temsil ve yeniden inşa gibi kavramlarla tartışmaya açıyor. [Nilüfer Karanfil-Büyükyıldırım]

***

Jean Baudrillard, Nesneler Sistemi. Bu yıl okulum yeni bir binaya taşındı. Bu süreçte haftalarca temizlik yapıldı ve yeni binaya götürülmeyecek eşyalar dileyenin sahiplenmesi için okulun belli bir yerinde toplandı. Buraya en çok düşen şey kitaplardı. Topladığım onca güzel kitap arasından beni en çok mutlu eden Baudrillard’ın Nesneler Sistemi oldu. Daha önce üstünkörü ve parça parça PDF’lerden okuduğum bir kitabı bu yıl baştan okuyup yeniden keşfetmiş oldum. [Nur Horsanalı]

***

İnsanın mutlak gayretiyle kendisini türdeşlerinin arasından çekip çıkarması gerektiğini, yaşamdaki kimliklerin, kişiliğin veya erdem, sevgi gibi tinsel değerlerin ancak bu çekip çıkarma aşaması gerçekleştiğinde söz konusu edilebileceğini anlattığımızda, insanların yüzlerinde önce beliren tiksinti ve ürküntü, daha sonra güçsüzlük ve korkuya dönüşen allak bullak o ifade içlerindeki şiir nefretini görünür kılıyor. Bu nefreti daha iyi anlayabileceğiniz ve beni poetika yazmaktan birkaç sene daha kurtaran bir kitap: Şiir Nefreti, Ben Lerner. [Oğuzcan Önver]

***

14 yıl önce yayımlanmış olsa da uzun süredir peşinde olduğum ve ancak 2018’de ulaşmayı başardığım bir kitap/dvd benim için, bu yıl üretilmiş ya da yaşanmış herhangi bir ‘şey’den daha etkili oldu. Hayran olduğu mimar Louis Sullivan’ın, bir bir yıkılmaya başlayan yapılarını her gün usanmadan sırayla gezen ve belgeleyen Tim Samuelson ve Richard Nickel’in trajik hikâyesi, bir animasyon ve kitap ile anlatılıyor. Saatlerce bıkmadan dinleyebildiğim Ira Glass röportajı hazırlamış ve kendimi kötü hissedecek kadar hayran olduğum Chris Ware animasyonda kullanılan çizimleri yapmış. Lost Buildings, kişiler ve küçük olaylar üzerinden mikro-tarih anlatıları ile kurulacak bir mimarlık tarihinin nasıl olabileceğinin ipuçlarını içeriyor. [Onur Kutluoğlu]

***

Ateşteki Güve, Truman Capote’nin ilk öyküleri. Melisa Kesmez çevirisiyle. [Ömer Altan]

***

Etrangers à nous-mêmes, Julia Kristeva. [Öykü Sofuoğlu]

***

Babies, Anne Enright. Penguin yayınları vintage minis serisinin bir parçası olan kitap, Man Booker Prize ödüllü (2007) İrlandalı roman yazarı Anne Enright’ın Making Babies (2004) adlı otobiyografik eserinden neşeli bir kesit içeriyor. Bebek sahibi olma deneyimini hamilelikten başlayıp doğuma, oradan da bebeği büyütmeye varan süreç içinde ele alan metin, anneliği travmatik, gülünç, garip, zor ve yerine göre sıradan bir macera olarak resmediyor. Samimi, zeki, esprili, kıvrak ve ‘iyimser’ bir üslupla kotarılmış anlatı, rutin dolmuş ve vapur yolculuklarımda uykusuz gecelerimin ağırlığını üzerimden kahkahalarla atmama ve bir tek bana ait olmadığını anladığım dertlerimi hafife almama epey yardımcı oldu. [Özlem Ünsal]

***

Bu yıl geçmiş yıllara göre daha çok kitap okudum, mutluyum. En önemli kitap deneyimim Richard Sennett in Zanaatkâr’ını yeniden farklı bir bilinç ile ve üçlemenin diğer kitapları olan Beraber ve Yabancı ile birlikte okumak oldu. [Özlem Yalım]

***

Psikiyatrist Dr. Gülcan Özer’in yazdığı Herkes Kendi Hayatının Kahramanı kitabı 2018’de beni en çok etkileyen kitap oldu. Zihnimi açtı, kafamı netleştirdi ve kendimi iyi hissettirdi. [Pınar Kılıç]

***

Annemin Kelimeleri, Sarah Weeks. “Yirmi üç basit kelimeye sığan koskocaman, sıradışı bir yaşam; bir anne kızın şaşırtıcı ve dokunaklı hikâyesi” olduğunu söyleyebilirim kısaca. ‘Çocuk’ etiketi yetişkinlerin okumasına engel teşkil etmiyor bu arada… [Raife Polat]

***

Neoliberalizmin Mimarlığı, Douglas Spencer. Yazarın çoğu yerde hileli argümanlar kullanmasına rağmen referanslarıyla hayli zengin bir tartışma platformu kurduğu için üzerinde çokça tartışmamız gereken bir kitap. [Sait Ali Köknar]

***

The Mosquito Coast, Paul Theroux. Roman yazmaya kalkıştığım bu yıl beni en çok etkileyen, ilham ve yazma şevki veren kitap bu oldu. Roberto Bolaño’nun 2666’sıyla eşdeğerde etkilemiştir esasında, ancak illa birini seçecek olsam fotofiniş ile The Mosquito Coast derdim. [Sarp Sözdinler]

***

Sesin Cinsiyeti kitabı Nod Yayınları’ndan ve 2015 tarihli, ama 2018’de çantamın bir köşesindeydi hep, kapağı ve varlığı güç verdi. [Seçil Yersel]

***

Can Yayınları’nın Minikitap dizisi benim için 2018’in keşfi oldu. Kitabın boyutu ve metnin yönünün okuma hızını belirleyeceğine, kendi deneyimim olmasa inanmazdım. Biraz abartırsam, diziden çıkan Orwell’leri elimde ikinci kez gören olmadı; özellikle Paris ve Londra’da Beş Parasız bir solukta okunan türden. Tam ben kitapta biçimin etkisi üzerine düşünürken The New York Times’dan geldi destek; küçük boyutlu kitapların cep telefonuna benzer bir taşıma ve okuma konforu sağladığı düşünülüyormuş. Sanırım basılı kitap için hâlâ bir ihtimal var. [Sema Serim]

***

Bu sene beni en çok etkileyen kitap İspanyolcadan Türkçeye çevirdiğim Jorge Luis Borges’le Adolfo Bioy Casares’in birlikte yazdığı Crónicas de Bustos Domecq kitabı oldu. (Kitap henüz yayımlanmadı.) Bu kitabın beni bu kadar etkilemiş olmasının en önemli nedeni kitapla gece gündüz altı ay gibi bir vakit geçirmem. Bir noktada artık gece rüyalarıma girmiş olması.
İkinci nedeni ise kitabı Türkçeye çevirme sürecinde yaptığım araştırmada Borges ve Bioy’un bu kitabı yazma sürecine dair edindiğim bilgi. Bu kitabı okuyup Türkçeye çevirene kadar, yazmak eylemini genelde hep tek başına gerçekleştirilebilecek bir eylem olarak düşünürdüm. İki yazarın birlikte yarattıkları yazar gazeteci, Honorio Bustos Domecq persona’sıyla, neredeyse her gece yemekten sonra bir masaya oturup, yalnızken alışık oldukları yazma alışkanlıklarından da sıyrılarak içinde sanatın, felsefenin, mimarinin, yeni buluşların hatta gastronominin bile olduğu birçok farklı konuda bu kadar zekice ve eğlenceli yazılar yazmış olmaları beni çok etkiledi. [Sena Akalın]

***

Freshwater, Akwaeke Emezi. [Serra Aşkın]

***

Taleplerinin karşılığını dışarıdaki bir güçten beklemeye alışık biz insanlara aslında odak noktasının içimizde taşıdığımız güç olduğunu anlatan Joseph Murphy’in Bilinçaltının Gücü kitabı bu yıl beni en çok etkileyen kitap oldu. Çünkü bu kitaptan sonra “Tanrı içimizdedir” felsefesini daha iyi kavramaya başladım. Kitaptan bir cümle: “Hazine sandığı içinizdedir. Yürekten arzuladığınız şeylerin karşılığını almak için kendi içinize bakın.” [Sevgi Arı]

***

Jacques Rancière’in Dissensus’u bu sene en sık başvurduğum kitap oldu. Bir sanat eseri hangi şartlarda muhalefet üretir sorusuna çok net yanıt veriyor. Yine de kararsızım, çünkü 2018 yılı da dahil en sevdiğim kitaplar David Harvey’nin. Yazar coğrafya ve iktisat dili içinde konuşurken aslında İngiliz dilinin en incelikli kurgusunu yapıyor bir yandan. A Brief History of Neoliberalism’i burada yazmasam haksızlık olurdu sanki. [Sılay Sıldır]

***

En iyilerinden en harcıâlemine kadar bütün casusluk ve cinayet romanlarını büyük zevk alarak okuyan birisi olduğum için, ‘beni en mutlu eden’ kitabı seçmek zor, ama 2018’de biri İngiliz biri Alman iki yazar benim için öne çıktı. Araştırmacı yazar Ben McIntyre’in eylül ayında çıkan The Spy and the Traitor: the Greatest Espionage Story of the Cold War kitabı, 1974’ten, iltica ettiği 1985’e kadar gizli olarak İngiltere için çalışan Sovyet KGB ajanı Oleg Gordiyevski’nin nefes kesen hikâyesini anlatıyor. Alman gazeteci yazar Volker Kutscher’in Weimar trilojisindeki ilk romanı Babylon Berlin ise, on sene önce yazılmış olduğu hâlde İngilizce çevirisi bu yıl yayınlandığı için yeni okuyabildiğim ve yakınlarda çok popüler bir televizyon dizisi olarak gösterime giren bir dedektif hikâyesi. Her iki kitapta da beni çeken iki şey var. Birincisi tarihsel arka plan: McIntyre Soğuk Savaş atmosferini, Kutscher ise, 1929’da Naziler henüz yeni palazlanırken Weimar Almanya’sındaki kaosu çok güzel hissettiriyor. İkincisi ise arşiv tarihçiliğinin, akademik olmayan popüler janrlarda da nasıl etkili kullanılabileceğini göstermeleri: McIntyre’in MI6 dokümanlarından yararlanarak çok satan kitaplar yazması, Kutscher’in ise genelde eğlencelik bir janr olarak küçümsenen dedektif romanını yazmak için bir tarihçi titizliği ile 1929’un günlük Berlin gazetelerini taraması bana çok ilham verici geldi. [Sibel Bozdoğan]

***

Etkilendiğim kitaplardan biri Thé Tjong- Khing’in Mephisto Kitaplığı’ndan yayımlanan Pasta Gitti! isimli kitabı. Sessiz kitap olmasından dolayı içinde birçok olay gizlenmiş havası ve baktıkça farklı hikâyeler yazdırma isteği uyandırmasıyla kitabı ‘kitaplar’ olarak ifade etmek daha doğru gibi. Kitap ‘kitaplar’ olarak çoğalırken içindeki resimler de gerçek anlamda canlanıyor. [Şebnem Çakaloğulları]

***

Bu yıl bana en keyif veren kitap Ursula K. Le Guin’in Her Yerden Çok Uzakta kitabıydı. Kitabın ardından damakta kalan hafif hüzün, hafif umut hislerinin ötesinde aldığım keyfin sebebi, sanıyorum sadece kendime ve kitap okumaya ayırdığım ılık ve güneşli eylül günüydü. Sadece bu kitap için sahile, biraz uzağa gitmiş olmam, plajdaki tek ağaç olan upuzun kara servinin her saat yer değiştiren gölgesinde kendime ‘mobil’ bir yer edinmiş olmam ve bu hafif serin gölgede bir solukta kitabı okuyup bitirmemdi. O yüzden tavsiyemdir ki, bu kitap her yerden ve her şeyden biraz uzaklaşıp okunursa alınan tat daha yüksek seviyelere çıkacaktır. [Tuğçe Şahin]

***

Bu yıl beni en çok etkileyen değil de, bana çalıştığım konular bağlamında en fazla ipucu veren şu iki kitap oldu. Birincisi, Eyal Ginio’nun The Ottoman Culture of Defeat: The Balkan Wars and Their Aftermath, diğeri de Yiğit Akın’ın When the War Came Home: The Ottomans’ Great War and the Devastation of an Empire. İlk kitap benim genelde “yenilmişlik psikozu” dediğim bir meseleyi kapsamlı olarak ele alıyordu. Balkan Savaşı’nın ardından yaşanan aşağılanmanın Türkiye’de nasıl agresif bir kültür kavrayışı üretmeye yol açtığı üzerineydi. Bu konu bence çok önemli, çünkü sadece Balkan Savaşı’nın değil, tüm 19. ve erken 20. yüzyılın askeri yenilgilerle tanımlı oluşunun Türkiye’nin sonraki yüzyılının bitimsiz leitmotiv’i olduğu kanısındayım. Osmanlı 16. yüzyılına yönelik hayalleri, zenofobik kültür kavrayışını ve geçmişin kültürel üretimini sükunetle ele alamamayı sağlayan ana dinamiğin bu psikoz olduğunu düşünüyorum ve bunu yazmaya çalışıyorum. Hâlâ sürüp giden Sinan mitolojisini de böyle açıklamaya uğraşıyorum. İkinci kitap, Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı’nın toplumsal yaşamda yol açtığı değişimler hakkında çok yazılmış oluşuna karşılık, Türkiye’de hiç denecek kadar az düşünülmüş oluşunu hatırlattı. Cumhuriyeti hazırlayan bir ruh hâli olarak Osmanlı’ya tüm toplumsal grupların çok yıkıcı bu savaş nedeniyle alabildiğine mesafelenmiş oluşu üzerinde çalışma gereğine işaret etti. Erken Cumhuriyet döneminde hemen hemen hiç kimse Osmanlı’nın yıkılışına bir kayıp duygusuyla yaklaşmadıysa, bunun en önemli nedeninin, Birinci Dünya Savaşı’na katılımın ülkeyi aşırı zorlaması olduğunu söyleyebilirim. Cumhuriyeti hazırlayan koşulların ideolojik olmaktan çok, önceki yönetimden ve onun temsil ettiklerinden nefret edilmesine yol açan psişik ortam olduğuna inanıyorum. Bunun mimari değişimler için de geçerli olduğu iddia edilebilir. [Uğur Tanyeli]

***

E Evi, Cem İleri. [Umut Altıntaş]

***

Yazıcı Bartleby, Herman Melville. [Yiğit Çetin]

*

2018, kitap, Manifold