Rüzgâr Değil
Kasırga
Paragraflar yer değiştirebilir, zamanlar çakışabilir ve çoğu zaman tersinden işleyebilir. Kaçınılmaz iç içelikler ve karşıt doğrusal, döngüsel oluşlar uzunca bir süredir düzen getirme ve görece düz çizgisel zamanda ileriye gidebilme arzumuzdan hareketle göz ardı edilmiştir ve göz ardı edilmeye devam etmektedir. Ya da bunun üzerinden bir hayat kurmak sistemin beklentilerini karşılamamak anlamına geldiği için mümkünlüğü sanat alanında ve rüyalarda kendine görece olası bir yer bulmaktadır. Bir yazı birçok farklı mekânda yazılabilir, her mekânın havası, kokusu, dokusu metne sızar, tabii yazarın izin verdiği ölçüde. Aslında bazen yazar fark etmez bile, mekân yazıya kelimeden doğru ansızın nasıl da sızar. (Bu metin kapsamında Bursa sanayi bölgesi altyapısının bir serginin bilinçaltına nasıl sızdığına da değinmeye çalışacağım tabii.) Üst üste binen kelime ve cümleler yeniden ve yeniden şekillenir. Birbirlerine değdikleri yerde ortaya çıkan boşluklarda ya da sürtünmelerde kimi zaman bir sergi duvarında, kimi zaman bir zihin içinde, kimi zaman ışıklı bir ekran zemininde ya da kalemin ucundan bej bir defter kâğıdında görünürlük kazanır. Bu noktada okur ya da izleyici kendini gördüğü şeye ne kadar dahil etmek istiyorsa, o kadar dahil eder. Ve zanneder ki yapıt kendi gördüğüdür ya da geniş anlamıyla dünya kendi gördüğüdür.
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Analar” adlı şiirinin “âmenna” adlı 5. bölümünden bir dize, “Ne karanfil ne kurbağa” Banu Cennetoğlu’na Bursa sanayi bölgesinde yer alan İMALAT-HANE adlı mekândaki sergisinde ev sahipliği yaptı.
“Öyle bir yerdeyim ki
Ne karanfil ne kurbağa
Öyle bir yerdeyim ki
Öyle bir yerdeyim ki”
Şu anda yazının oluşmakta olduğu ekranın arkasındaki yeri tarif etmeye çalışacağım: genelde koyu renk kıyafetlerle çizgisel bir sırada akarak ilerleyen insanlar, dizi dizi insan, bir yerden bir yere geçen, yürürken neredeyse anonimleşerek kendi ilerisine doğru yürüyen varlıklar, yavaş yavaş silikleşerek belki de sınır alanında birbirinin içine geçenler. Şu an bir sergi mekânına da bakıyor olabilirdim ama “öyle bir yerdeyim ki” burası bir havaalanı içi kimlik kontrol noktasına uzanan ince, bel boyunda metal babalarla bölümlenerek oluşturulmuş bir koridor alan. Ben olmakta olana yukardan bakıyorum, bir teras hissi var burada. Kafenin çaldığı house müzik yapılan anonsları, inen, giden, kaçan, iptal olan uçuşların ve şehirlerin isimlerini birbirine eklemleyerek ortaya dev bir parti atmosferi çıkarıyor. Neredeyse anonimleşerek yürüyen varlıklar bir düzen içinde belli aralıklarla ilerliyor, tepeden bakınca büyük bir performans mekânı, içinde olunca bitmeyen döngüler, neden yürüdüğünü ve neden ötekini takip ettiğini unuttuğun bir akış; yolcuyum ama kendimi izleyici olarak konumlandırdım, bilmiyorum ki iki saat sonra kalkacak uçağım rötar yapacak ve ben aynı uçuşu aynı yolcularla yarın yine gerçekleştireceğim.
İç konuşma şu şekilde: Sergiyi görmeden bir yazı yazmaya çalışmıyorum, sergiyi görmedim ama sonuca değil sürece bakacağım. İlerleyin lütfen, kuyruk uzun. Bu düşünceyi yavaşça geçiyorum.
Sergi denen kurgusallık oldu ve bitti. Her başlayan ve biten, mekânlara her değen biçimler ve içerikler gibi. İzleyici açılış günü bir sergi yapısı içine geldi ki söz konusu Banu olunca, çoğu işi yurtdışında önemli kurumlarda sergilenmiş bir sanatçının işlerine Bursa’da yakınlaşma şansı ütopik ve hatta sergi kurgusallığına ek bir teatrallik katan bir anlam yükledi. “Öyle bir yerdeyim ki.” İstanbul’dan İDO ya da BUDO ile Mudanya’ya geçerek ve buradan da şehir içi otobüsü ya da taksiyle Osmangazi merkezine ulaşabilir ve İMALAT-HANE’nin bulunabileceği Hanlar Bölgesi’ne yürüyerek veya kısa bir taksi yolculuğuyla sergi mekânına varabilirdiniz, bu zincir anlatıya dahildir; yani arabanız yok ise İstanbul’dan toplu ulaşımla yaklaşık üç saatte İMALAT-HANE’desiniz. Sergi mekânının bulunduğu Bursa Organize Sanayi Bölgesini, Hanlar Bölgesi’ne kaydırıp komşu yapılara bakmak istiyorum. Neyin içinde ve ne ile etkileşimde bu sergi mekânı? Otomotiv, makina ve yan sanayi yerine ipek ve tekstil ürünleri satan dükkânlar, havlu-bornoz ve kumaş toptancıları, küçük terzi ve tadilat atölyeleri, hediyelik eşya ve turistik ürün mağazaları, geleneksel ayakkabı ve deri satıcıları, kuyumcular, çaycılar ve esnaf lokantaları, depolar ve kargo şirketleri olsaydı. (Komşularınız kim sizin? Biliyorsunuz di mi zannettiğimiz gibi, duvarlar ya da sınırlar ayırmıyor bizi, akıyor her şey birbirinin içine. Komşunuz orada değil, burada. Tam karşınızda, gözünüzün içine bakıyor.) Bazı kaynaklara göre, Bursa Organize Sanayi Bölgesi (BOSB) ve çevresindeki ova kesimleri, uzmanlar tarafından “çok çürük” olarak nitelendirilen alüvyal zemin yapısına sahip. Yüksek yeraltı su seviyesi ve gevşek zemin yapısı nedeniyle, olası depremlerde şiddetli sarsıntı ve sıvılaşma riski taşımakta olduğunu öğreniyorum. Anavatan.
Şimdi Banu Cennetoğlu’nun ne karanfil ne kurbağa. sergisinde küratör-eşlikçi Yavuz Parlar’ın tabiriyle “serginin kalbinde yer alan” “nknk-erika”ya bakıyorum, aslında hem bakıyorum hem okuyorum, hem bakılası hem okunası bu yapıt, eğer İMALAT-HANE web sitesinden girmez iseniz, kendini hemen açık etmeyen, neden niye ne için bu konuşmanın geçtiğini, Banu ve Yavuz’un kim olduklarını açıkça dillendirmeyen, varsayan ve okurun merakına, sabrına bırakan, ilerleyen aşamalarında karmaşık bir yapboza dönüşebilen bir bol sesli, görüntülü, metinli alan; serginin izleyiciye en açık, en sesli, en kendini ele veren, en özel, en şeffaf, en güncel, en emojili, en karşılıklı, en gülümseten, kızdıran, biriktiren, güldüren, hüzünlendiren ve çözüm aratan, isyankâr ama mesafeli, ana yapı taşı, kırılgan ve hassas gibi duran her boya göre ayarlanabilir bir kaideye oturtulmuş, kendine özgü rengiyle karşımızda. Sergi mekânında kendisiyle karşılamadığım için fotoğraflardan gözüme görünen o ki, evet heykelsi bir duruş sergiliyor “nknk-erika” sunumu ve izleyiciyle hafif mesafeli bir yakınlık içinde, ama tabii https://nknk-erika.imalat-hane.com tıkladığınızda her yerde başka bir kullanımda karşınızda, yanınızda. nknk-erika! Diyebiliriz ki bu günce, bu ikili sesleşme alanı, bir mutfaktan çıkan sesler bütünü. Oradan oraya anlam karıştırması yapıyorum, bu erika kelimesi nereden geliyor derken bir renk sistemiyle karşılaşıyorum; erika rengi, pembe ile mor arasında, vişneye, erguvana çalan bir ton. RAL sisteminde 4003 kodu, “Viola Erica” olarak adlandırılıyormuş, yani erika çiçeğinin mor-vişne tonuna atıf yapıyor. Ne net pembe ne net mor, sınıflandırmaya direnen bir renk, Banu’nun işlerindeki genel öze uygun olduğu gibi.
Akış Mayıs 2025’te bir “Hello” ile başlıyor, ilk görsel bir Tarot kartı: Değnek Sekizlisi.
Yavuz sergi küratörü olarak geçse de ötesinde bir yerde duruyor bu pozisyonun. Bunu “nknk-erika”yı okurken anlıyoruz. Bu yayın iki kişinin dayanışmasını ve birlikte düşünmesini, bizi tanık ederek gerçekleştirir. Yazışma alanı oluşurken baştan bunun kamusal alanda paylaşılacağı öngörüsü var, çevrimiçi yayın fikrinden önce Banu ve Yavuz bu paslaşma sırasında sergiye dahil olabilecek bir dizi nesnenin de çıkabileceğini düşünmüş ama “gün içinde onunla konuşur buldum kendimi” ağırlık kazanmış ve Telegram yazışma alanının kullanımına karar verilmiş. Teknolojinin bizi eşzamanlı kılması ortak bir aynı andalığın görünür kılınmasını sağlıyor. Sergi içinde ayakta duran “nknk-erika”, sergiden bağımsız denk gelenler için kozmik bir yapıt. İçine daldığım evren, herhangi bir zaman ve yerde, başlangıç ya da sonu dikkate almadan, rastlantısal bir yerden içine içine dalınıp okunabilecek bir örgü. Her bir konuşma kendinden başka yerlere götürüyor; dönemin makro ve mikro politiğine, sıradan olanın kıymetine, baba durumunun geniş çağrışımlarına, bu serginin bütçesinden izleyicinin normal koşullarda bilemeyeceği taslak sergi metinlerine, müziklerden kitap alıntılarına gidiyoruz. Hem bunların iç kurgusu ile okurun varlığının bilgisiyle oluşturulan bir örgü hem de bunlar unutularak iki dostun iç yazışmaları, ansızın önlerine çıkanlar, adına tesadüfler dediklerimizin değeri, tüm bunlar tanıklığımıza açılıyor. Yavuz bir söyleşide şöyle diyor: “Babalarımızın farklı zamanlarda bir dönem Bursa’da, otomotiv sektöründe çalışmış olması dışında ikimizin baba deneyimi çok farklı.” Bunu birkaç kere okuyorum.
Bir tık ileri atarsam araştırmamı, Erika isminin Cermen kökenli olduğu ve “Erich” isminin dişil formu olduğu bilgisine ulaşıyorum. “Erich” ismi ise “onur”, “şeref” veya “hükümdar” anlamlarına gelen “Ehre” (onur, şeref) ve “rih” (hükümdar) kelimelerinden türemiş. Dolayısıyla Erika ismi, “onurlu hükümdar” veya “şerefli yönetici” gibi anlamlar taşıyor olabilir. Bir de Erika’nın bitki hâli var; Erika bitkisinin (Erica arborea) idrar yolları taşlarına karşı idrar söktürücü olarak kullanıldığı bilgisine ulaşıyorum. Biraz daha doğrudan bir yorumla tüm yazışmalara baktığımda bir tür çağrışımsal ve düşünce söktürücü bir yoğunluk görüyorum; “hello” ile başlatıp, kelimeleri metinden alıntılarsam: “musallat, diren baba, babilof, chat gbt, biz size ne yaptık, Cüce, Leylâ Erbil, sandalye, çarpışan otomobiller, babamın doğumgünü, Hanne Darboven, açtım fuck off sezonunu, Kafka’nın Baba’ya Mektup, kırmızı mercimek, Osman Kavala, babamla sevgi sözcüğünün nadir yanyanalığı, SkG ya gidiyorum şimdi, baba, ölüm, bakım , iktidar... hepsi kendi içinde kocaman, her erkek biraz da devlettir, Biraz bombardıman yapıyorum, kusuruma bakma, Babayı önce iyice temizle, üzerindeki kahramanlık etiketlerini çıkar …” ve imkânsız özürle bitirmek.
Buradan BAS’a uzanmalısın dedi iç ses. Onu takip ediyorum. BAS’ın ana kullanım alanı dışında, arka köşesinde bir süreliğine kendi biriktirmelerimle çalıştığım bu alanı yeniden hatırlatmak için web sitesinden yararlanıyorum, tam bu anda nereden geldiğini bilmediğim küçük sinek ekranda kelimeler arasında dolaşıyor, sineği takip ediyorum. “BAS, Banu Cennetoğlu tarafından İstanbul’da, başlatıldı. 2006’dan bu yana farklı iş birlikleri aracılığı ile sanatçı yayınlarının toplanması, sergilenmesi, üretimi ve dağıtımı üzerine çalışıyor. Sanatçılar tarafından yürütülen ve kâr amacı gütmeyen BAS’ın kütüphanesinde 1.000’i aşkın sanatçı kitabı, dergisi ve diğer basılı malzemeler yer alıyor.“ Sineğin durduğu yerden ben, BAS’ın yer aldığı Karaköy Necati Bey Caddesi No: 32/2’deki binaya geçiyorum. Caddede peş peşe istiflenmiş işhanlarından oluşan blokun içinde dar bir alanda, kendi başına sessiz direnişiyle ayakta duran kıvrımlı iki alınlığı olan binada BAS’ın olduğu kata çıkınca aniden yer ve yön duygusu kaybı yaşıyorum; hangi binanın neresindeyim? İçinden geçtiğim bol trafikli sokak uğultusu aniden kesiliyor. Sanatçı yayınlarının komşuları kimler? Elektrik ve aydınlatma malzemecileri, hırdavatçılar, boya ve yapı kimyasalları satıcıları, alüminyum-PVC doğrama ve cam işleriyle ilgili atölyeler, mağazalar, elektronik parça ve teknik servisler, endüstriyel temizlik ve ambalaj ürünleri toptancıları, raf ve depo ekipmanı satan işyerleri, kargo-lojistik ofisleri ile esnafa hizmet veren küçük lokanta, büfe ve çay ocakları. Kısa bir süre önce BAS’ta yaşanan su basmasının ardından, kendiliğinden ya da bir el yardımıyla soyulan duvarlarındaki boya katmanları ile sanatçı kitapları arasında ıslak, nemli, zaman ötesi bir bağ kuruyorum. Soydukça alttan başka bir katman çıkıyor. Kaç kişi, durum, söz, kelime, niyet, direniş geldi geçti BAS’tan ve tüm bunlara dikkatli ve dikkatini toplayarak bakan Meksiko City sokak pazarından yolunu bulup gelen geyik ailesi, bir halı üzerinde boylu boyunca önümde beliriyor. Yol gösterici geyiği ölümsüzlükle de beraber düşünüyorum. 1 Nisan 2026’da BAS, Karaköy’deki mekânından ayrılırken bundan sonraki hikâyesi nerede nasıl şekillenecek şu anda belirsiz. Toplayıcı, istifçi hâlin içinden geçen Banu Cennetoğlu’na seslenebilir geyik:
“Dostum dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe”
Bir kart seçilmiş, “Bir şey yapmaya niyet etmişsin ya onun vakti gelmiş” söze değil, harekete dayalı … bir baba gölgesi de var, kime ait belli değil, şimdi yeniden okunmak ister gibi… kızının sevdiği babalar, babalar ve kötülük… playlist “Allı Turnam”la başlıyor, bitimsiz gibi duran bir sesleşme hâli içindeyiz sanki. Sözlüksüz olmaz tabii, babaya bakmalar, B harfinin kendinden menkul hâli, dimdik ve göbekli.
Bu yazı Berlin’de başladı, kendine Vaterland diyen Almanya coğrafyası içinde. Vatan kavramının baba, ata, soy, köken, ortak geçmişle ilişkilendirildiği bu coğrafyada. Bu yazı İstanbul’da şekillendi, kendine anavatan diyen Türkiye coğrafyası içinde. Kendilerine has tüm saymakla bitmez çelişkileriyle bu kavramlar, belli sınır çizgileriyle bölümlenmiş, oysa uzaydan bakınca kendine has bir su ve kara kütlesi olan bu dünyanın içinde. Bu yazının oluşumu Berlin’de haftalardır görünmeyen güneşin kendini gösterdiği bir pazar sabahında, Banu İstanbul’da Feriköy bitpazarında dolaşırken görece tamamlandı.
“Öyle bir yerdeyim ki
Bir yanım çığlık çığlığa
Öyle bir yerdeyim ki
Öyle bir yerdeyim ki”
baba, Banu Cennetoğlu, BAS, çağdaş sanat, İMALAT-HANE, ne karanfil ne kurbağa, Seçil Yersel, sergi, Yavuz Parlar