Birbirimizi Hak Edecek
Kadar Kötüyüz,
Studio-X Istanbul,
16.11.2018–24.05.2019,
fotoğraf: Sahir Uğur Eren
Studio-X Soru Cevap
Birbirimizi Hak Edecek Kadar Kötüyüz

Şair Cihat Duman ve sanatçı Memed Erdener tarafından İstanbul gezilerek oluşturulan fenomenler, Birbirimizi Hak Edecek Kadar Kötüyüz başlığı altında Studio-X’te sergilendi. Sergi vesilesiyle bir araya gelen bu ikiliye kötülüğü sorduk.

Sondan başlayalım, biriniz şair biriniz sanatçı birlikte İstanbul’u gezmek, birlikte bakmak, birlikte düşünmek nasıl bir deneyim oldu?

CD: Tehlikeliydi. Tehlikeli olmasının sebebi bizim yetiştiğimiz yerlerin farklı olması aslında. Ben bir şekilde farkında olmadan —bilinçdışının da etkisiyle belki— yetiştiğim yerin paraleli yerlere, Malatya’da yetiştiğim o çok acayip mahalleye benzeyen yerlere yöneldim. Ama Memed daha merkezin çocuğu. Merkezde büyümüş bir insan. Dolayısıyla merkezin kurallarıyla taşranın kuralları da çok farklı olduğu için benim açımdan biraz tehlikeliydi. Çünkü oraya neden gittiğimizi Memed’e anlatamayabilirdim. Biz böyle sadece astronot kıyafeti giyip hiç kimseye temas etmeden bir yerleri makine gibi izlemeye gitmedik. Bir fotoğraf makinesi, kamera gibi oraları gözlemleyip daha sonra bir üretim makinesi gibi üretmeye gitmedik. İnsanlarla konuşmaya gittik aslında. Bu iletişimde bazen Memed’in oranın kuralını bilmemesinin bizi zorladığı anlar oldu.

Yine de neden tehlikeli olarak tanımladığını anlayamadım aslında. Başınıza bir şey gelirse diye mi yoksa o ilişkiyi birlikte yürütemeyeceğiniz için mi?

CD: Evet, olayın kapanması ve bir daha bir yere gitmememizle alakalı bir tehlike.

Şu bilinçdışı seçilme hikâyesini merak ettim. “Okmeydanı’na gidelim çünkü orada böyle bir şeyler bulabiliriz, aradığımız gibi bir şey” pek de bilinçdışı olmuyor.

CD: En başta bir tahayyül oluyor. Gideceğin yere gitmeden önce bir hayal geliştiriyorsun kendi zihninde. Neden orayı seçtiğin vatanla ilgili bir şey, coğrafyayla, anneyle ilgili bir şey. Geri dönmekle ilgili bir şey. Geri dönmek istiyorsan doğduğun yere, kişiye; bir yerde mekân tercihi yaparken çağrışımlarla oraya yönelebilirsin. Söylemek istediğim buydu.

İstanbul bir coğrafya mı, fikir mi sizce? Ya da daha çok hangisi?

ME: İstanbul Türkiye için kesinlikle bir fikir, coğrafya falan değil. Bir fikir olduğu için doluyor burası; coğrafya olduğu için dolmuyor bence. Limanı var diye dolmuyor; el ele cadde boyunca yürüyebiliriz biz erkek erkeğe ya da kız kıza diye İstiklal Caddesi doluyor, bir fikir olduğu için. Başka bir fikir de üretemiyor. Kısır bir ülke burası. Başka fikri yok. Bir fikri var, onu da emanet almış. O emanet fikri kıra döke kıra döke taşıyor işte elinde.

Kazayı merak edip yavaşlayan araçlar gibi bir kaza olarak İstanbul’a baktığınızda en bakakaldığınız vaziyetler neydi?

CD: Hareket etmemesi gereken şeylerin hareket etmesiydi zannediyorum. Bizim daha çok dururken gördüğümüz, potansiyel bir enerjiyle duran nesnelerin hareket etmesi. Bir hareket bizi durdurup, yavaşlatıp, dikkatimizi çekebiliyordu.

Bu nesnelere örnek var mı?

CD: Memed’in çizdiği perdeler var mesela Karabayır’da. Bir de boşluklar vardı. İnsanlarla dolu olması gereken yerleri boş görünce dayanamıyorduk mesela, oraya yöneliyorduk. Karabayır’da bir tekstil atölyesine girmeye çalıştık. Cemevinde bir boşluk gördük, normalde kalabalık olması gereken bir yer ve girdik.

ME: Evet çok tuhaftı. Cemevinde bir kitapçı vardı oraya girdik. Şeyh Bedrettin hakkında ilk defa bir kitap gördüm, 49 yaşında. Ve çok da seviyordum uzaktan, bari bir kitap okuyayım dedim. “Hangi Şeyh Bedrettin kitabını alayım?” diye sordum. Adam bana dedi ki: “Hiçbirini okumadım. Ben kitap okumayı çok sevmiyorum, sıkılıyorum.” Bunu kitapçı dedi yani.

CD: “Sadece içiciyim satıcı değilim” diyen kişinin tersi yani. “Ben sadece satıcıyım, içmiyorum.”

ME: Bu aslında çok güzel bir soru. Cronenberg sorusu gibi. Kazayı turizm alanına çekerek kendi bildiğim alandan kısa bir cevap vermek isterim. Ben şehre turist gibi bakıyorum. Bundan eskiden utanırdım ama artık utanmıyorum. İlginç şeylerin fotoğrafını çekiyorum. Kimi insanlar “A! Bunun fotoğrafını neden çekiyor ki acaba?” diyor. Tam bir turist davranışı aslında. Öbürü de tam bir yerli, oranın yerlisi olan bir insandır ve tuhaf gelir turistin gelip saçma sapan şeylerin fotoğrafını çekmesi. O şehirli olan herkese doğal olarak saçma gelir. Benim durumum aynen bu aslında, onlara turist gibi bakıyorum. Ben de “A! Buraya toplandılar.”, “Bak şurada bir linç yapıyorlar.”, “A! Bu şeyi günde beş kere söylüyorlar.” diyorum. Bayağı turizm benim yaşadığım şey.

Az önce bir örnek vermiştin…

ME: Cronenberg’in bir filmi var, Crash diye. O film kesinlikle ‘kaza’ fikrini çok güzel anlatıyor. “Mukadderatın dışına çıkabilme ihtimali kazada gizlidir.” diye bir laf var. Yazılmış olanın, yapılacak olanın dışına çıkma ihtimalinin kazada belirdiğinden bahsediyor. Kazanın böyle ilginç bir yanı da var. Kaza sorudaki şekliyle planlananın tam tersinin olması… “Türkler 500 yıldır İstanbul’a yerleşemediler” gibi bir yerlere de varabilir tabii ki. Ya da yolun ortasına demir parmaklık yaparak, Kabataş gibi bir yerde karşıdan karşıya geçemeyen iki ırk yaratabilirsin. Bunlar hep planlı kazalar aslında.

Bu hem nefret hem aşk ilişkisi der misiniz, hep çıldırtıcı bir müptelalık mı buralar, bu şehir?

CD: “Arkasından konuşulması mümkün olmayan…” dedik. Onu biraz açmamız gerekiyor. Hem senin sorunu hem de bu ilk cümleyi birlikte düşünmek lazım. Aslında ben trafikte kaldığım, bir yere geç kaldığım zamanlarda gizli bir haz duyuyorum. Başta İstanbul’dan bir nefret hissi gelse de trafikte kalmış bir insan olarak, diyorum ki: “Demek ki geç kalınca belki daha iyi neticeler alacağım.” Ya da benim kurmaya çalıştığım ilişki boktan bir ilişki ve bitecektir. Geç kalmak da bir bahane olacaktır. O bile bize bir nimet gibi geliyor aslında. İstanbul’un külfeti de nimet gibi geliyor.

ME: Benim çok sevdiğim bir söz var, tam bunun arasına girmek istedim. “Yetişemediğim her ne varsa daha en başından bana ait değildi” diye. Çok sevdiğim genç bir şairin süper lafı. Hani kar yağdığında çok mutlu olur ya insan. İşe gidemezsin, her yer kar olur ve biter her şey. Kimse gidemediği için gecikme fikri de kalkar ortadan. İstanbul’un telaşlı hızında dışarıda durdukça özgürleşilir.

CD: Karaköy’deki motor iskelesinde beklerseniz on beş dakikada bir Kadıköy’e, Üsküdar’a motor kalkar. Bu motorlar bazen Eminönü’den gelir, bazen Eminönü’ne uğrayıp öyle giderler, bazen direkt uğrarlar. Yani üç beş tane ihtimal vardır. Ses kaydı için bir hanımefendiye okuturlar metni. Her dakikanın ayrı bir metni vardır. Adam düğmeye basar ve kadın söyler: “Saat 13:40’ta gelecek olan motorumuz Kadıköy seferi yapacaktır. Eminönü’ne uğramayacaktır.” Çok açık ve net bir cümle kurar. Ama her seferinde orada iki tane adam, mikrofonun başında, kadın tam onu söylüyorken bağıra bağıra bir şey söyler. “Binin!” ya da “O gitmiyor, diğeri gidiyor.” Yani kadını konuşturmuşlar bir ay ya da bir yıl önceden, düzgün bir şekilde söylüyor. Ama bir bozulma var ve orada adam o güzel tık tık ilerleyen kadın sesine erkek sesi olarak müdahale ediyor. Kadın başlıyor, adam bağırıyor ve sonunda kadın bitiriyor. Bir gün dinlemenizi isterim. İstanbul işte bence o iskele!

ME: Öngörülen ve olan.

CD: Adamdan nefret ediyorsun, kadın hoşuna gidiyor, motorun değişmesi de bazen hoşuna gidiyor.

Memed Erdener ve Cihat Duman, 2019

Her ikinizin de sanatınız dışında aktif mesaileriniz oldu. Cihat sen halen aktif avukatlığı sürdürüyorsun. Bu sergiyle sanki avukatlık ve sanat arasında bir bağ oluştu. Bunu nasıl okuyorsun?

CD: Bizde avukatlık yapıp şair olan bir sürü insan var. Bunların amatör olduğunu mesleklerini şiire, edebiyata bulaştırmasından anlarsınız zaten. Mesleğinizle ilgili bir şeyi eğer sanatınıza koyuyorsanız aslında bir mit peşinde koşuyorsunuz demektir. Benim mesela hukuka ait “izalei şüyu” kelimesini getirip pat diye şiirin ortasına koymam demek aslında amatör olduğumu gösterir. Yani insanların anlayamayacağı bir şeyi, araştırmaları gereken bir şeyi metnime koyduğum zaman bir amatör olarak kendimi değerlendiririm. İnsanları da böyle değerlendiriyorum… Mesleklerimiz ne olursa olsun, bu formasyonda benliğimizin eritilip yeniden başka bir kalıpta ortaya çıkarıldığı fabrikalar olarak görüyorum aldığımız eğitimi. Mesleki olarak işte bu farklı farklı kalıplar o insan sanata yöneldiğinde farklı bir tat ortaya çıkarır. Eğer bu sergide de ortaya farklı bir tat çıkarıldıysa kalıpla ilgili, mesleğimden dolayı, başarılı olmuşuz demektir. Ama kimsenin anlayamayacağı bir şeyi bir mit ögesi gibi oraya dan diye koyduysak bu da amatörlük olarak değerlendirilebilir.

İstanbul’u gezen Rind’ler ve gezilen Allah tipografilerini ve Millî Fiyasko, Millî Sis gibi işlerini düşünüyorum da, birlik milli olamaz mı diyorsun Memed?

ME: Kazıklı sorular hep. Dolambaçlı. Oradan oraya dönüyor. Birliğimiz milli olabilir mi? Bizim birliğimiz güzellik üzerine kurulu. Güzelliğin peşinde olan insanlarız diyeyim. Güzellik de hep değiştiği için, sürekli onun peşinde yakalamasak bile sadece soluklanacak kadar yakaladığımız; kalabileceğimizi bildiğimiz için sürekli bir yol üzerindeyiz biz, güzelliğin peşinde. Eğer bunun bir birliği oluşturulabilecekse milli değil de… estetik bir takım olabilir herhalde. Milli bir takım denmez ona. Ben milli kavramını hiçbir zaman sevmedim. Çocukken ulusal takım deniyordu. “Evet ulusal takımımız sahaya çıktı.” diye laflar hatırlıyorum. Sonra bunun tam tersine geçme kararı aldı Türkiye. Ve bu kelimelerin hepsi değiştirildi, diğer kelimeler iyi kelimeler olarak seçildi. Öbür kelimeler atıldı. Bu defalarca değişti. Sonra anladım ki, bu ülkenin aslında bir geleceği yok. Bu ülkenin bir millisi yok, ya da ulusalı. Bu sürekli değişiyor, birileri sürgüne yollanıyor, bazı kelimeler; diğer kelimeler iktidara geliyor. Beklemeli olarak yani. Böyle beklemelilik hâlinde de bir birlik, milliyi boş verelim, nasıl çıkabilir? Sürgünde olanları tercih ettik çoğunlukla diyelim. Güzellik takımı herhalde. Milli bir şeyden anladığım benim bu.

Birbirimizi Hak Edecek Kadar Kötüyüz, Studio-X Istanbul,
fotoğraf: Sahir Uğur Eren

Cihat, gezileriniz boyunca tavuk dönerlerle fotoğraf çektirdin. En berbatlarını yiyerek ‘kötüye’ kendini törensel bir biçimde kurban mı ettin?

CD: Eskiden Araplar dostluklarını birbirlerine iletebilmek için, İslamiyetten yüz, yüz elli yıl önce, bir hayvanı öldürüp, çiğ olarak yerlermiş. Birbirlerine dostluklarını bu şekilde anlatırlarmış, “aynı hayvanı biz parçalayarak yedik” diye. İstanbul’un durumu çok feci. Çünkü Anadolu’da lezzet olayı biraz daha bol olduğu için, hayvancılık yapıldığı için tavuğa yönelim çok olmuyor. Ama İstanbul’da ucuz olmasından dolayı çok yanlış büyütülmüş hayvanları sürekli insanlara pazarlıyorlar. İstanbul ile daha samimi olmak için bize bu topraklarda, İstanbul’da, en bol sunulan şeyi bir feda olarak Araplardaki o garip, vahşi duygu gibi yaklaşabilir miyiz diye düşünüp ben yemiştim hakikaten İstanbul’u gezerken.

ME: İnsan hani çok sarhoşken batakhanelere gider ya. Ayıkken gitmez. “Oditoryumdan, Hilmi Yavuz’un dersinden çıktım ve doğruca batakhaneye gittim.” cümlesi bir saçma. “Üçüncü bardan da çıktım, artık önümü görmüyordum, en rezil batakhanede buldum kendimi.” çok kolay geliyor. Tavuk dönerle batakhane arasında bir benzerlik olabilir yani.

CD: Fark yok. Mazoşist olarak bu şehirle anlaşabilmek için şehirde en çok tüketilen rezilce şeyi içine alıyorsun, midene dolduruyorsun.

ME: İradeni bırakıyorsun orada. Normalde iraden sana diyor ki: “Bunları yeme. Bunlar çok iyi değil.” İşte bence bu insanlığa ait çok güzel bir duygu. O iradenin içinde de kendi muhalefetini yaratabilen bir varlık insan. Nefis bir şey. Yani “Ben bunu yaparım yahu!” deyip sonra tam tersini de yapabilme ruhu. Mesela ben Fenerbahçeliydim eskiden, takım severdim, Fenerbahçe-Galatasaray maçında Galatasaray 4-0 öne geçerse “Ulan, 7 olur mu acaba?” derdim. İçimden bir şey… Fenerliyim halbuki çok sinirleniyorum 4 olduğuna. Acaba 7 olur mu, derdim. Daha da batağa insek orada ne buluruz? Ya da küme düşsek mi? Böyle tersi durumlar hep aklıma gelirdi.

Son olarak nefret ve aşk ilişkisine tekrar bir dönsek mi diye düşündüm… Orada sanki daha mistik şeyler var gibi aslında.

ME: Nefret ve aşk ters bir şey ya, şizofrenik bir şey olduğunu iddia edelim bunun. İstanbul dışında İstanbul kadar bir yer olmadığının da farkındayız. Demek ki dışarıdaki yerlerde çok daha az tanımlarımız var. Mesela başka bir küçük yerde yaşasaydık, Malatya’da yaşasaydık “Cihat mı? Şu şair olan avukat değil mi?” lafından ötesine geçme şansın çok daha az olurdu diye tahmin ediyorum. Az tanımlarımız olurdu. Ama burada çok tanımlarımız var ve tanınmadığımız hâllerimiz de çok. Çok yüzlülüğü var şehrin. Bu aslında süper bir şey. Burada zenginleşiyoruz. Kendimizi tanımak için farklı sözlük karşılıklarımızı buluyoruz büyük şehirde. Küçük yerde onları bulamıyoruz. O yüzden bu nefret, aşk ya da ‘konsomatrizm’ ya da belanı aramak; her türlü şeyi yapabildiğin büyük bir oyun alanı İstanbul. O yüzden gitmek istemiyor insanlar burayı tanıdıktan sonra. Her ne kadar pis, rezil, pahalı bile olsa kendilerinin farklı farklı karşılıklarını görebildikleri için sokakta… Yani normal bir üniversiteden çıkıp batakhaneye gidip, batakhaneden çıkıp leş tavuk döner yiyip, oradan da çıkıp tam tersi bir şey yapabilme şansın var. Bunu başka bir yerde zor halledersin.

Birbirimizi Hak Edecek Kadar Kötüyüz, Studio-X Istanbul, 

fotoğraf: Sahir Uğur Eren

Birbirimizi Hak Edecek Kadar Kötüyüz, Cihat Duman, İstanbul, kötülük, Memed Erdener, sergi, Studio-X Istanbul, Studio-X Soru Cevap