Tasarım Bienali Seyir Defteri
Müzeden Müzeye

Yeni bir ülkeye veya kente gidince herkesin ilk öğrenmek istediği bir şey vardır. Bazıları hemen yemek kültürü, tarihi mirasa veya konserlere bakar. Ben öncelikle yemek kültürünü (ki bugünkü konumuz o değil), ardından müzeleri ve varsa bienalleri araştırmaya başlarım. Bu sergi ve müze gezme aşkı beni bazen son derece garip yerlere götürürken bazen de saklı cevherleri bulmama yardımcı oluyor.

Müze hayli geniş bir kavram. Tanıdık ‘müze kentlerinin’ dışına, Avrupa ve Amerika ana aksının, hatta güncel sanat yörüngesinin dışına çıkınca, insan kendisini kavram karmaşası içinde buluyor. Peki, bugün müze dediğimiz şey nedir?

Kısaca müzeler, genellikle görsel sanatları ve arkeolojik buluntuları sergilemek için kullanılan binalar veya mekânlardır. Bazen kamuya bazen özel kurumlara ait olurlar. Müzeleri birbirinden ayıran en önemli unsur ise koleksiyonları. Klasik müze anlayışına göre çalışma alanları, toplama, koruma, araştırma ve aracılık olarak sınıflandırılabilir. Ancak bugün müzelere atfedilen görevler ve tanımlar çok daha geniş ve katmanlı. Örneğin bir müze restoranı, kafesi veya hediye dükkânları, müzenin koleksiyonları ve programları kadar önemli. Bazen bir müzenin adeta bir ‘eğlence merkezine’ döndüğünü gözlemleyebiliyoruz.

Zaman içinde müzeler kentsel unsurlar hâline geldi. Nerede okuduğumu hatırlamasam da, “müzeler bugünün katedralleri” ifadesine içtenlikle katıldığımı söyleyebilirim. Kendi başına dev bir kent heykeli hâline gelmiş, işlevi hakkında şüphe uyandıran müze binalarının inşasına devam ediliyor. Bununla ilgili okuduğum bir yazıda Stuttgart’daki Staatsgalerie hakkında mimarının yaptığı bir yorum aklımda: 1984’te James Stirling, Staatsgalerie’nin ek binasını tamamladıktan sonra “Saklanması gereken sinir bozucu eserler olmasaydı daha olağanüstü bir bina olabilirdi” diyor.

Bu formel yapıları sayısallaşan dünyada tekrar düşünmeye başladık. Tulga Beyerle, müzelerin harika nesnelerin saklandığı mekânlar olduğunu, ancak bu mekânların artık hayat dolu tartışmaların yer aldığı, keşfetme ve deneylerin olduğu yerlere dönüşmesi gerektiğini ifade ediyor. Müzeler günümüzde kime hitap ediyor, hangi idealleri takip ediyor veya etmeli, hangi trendleri ele alıyorlar, müzelerin bakış açısı nedir ve nasıl olmalı… Bunları uzun bir süre daha tartışacağımız kesin.

Japonya’da gittiğim her yerde, farklı bir müze deneyimiyle karşılaştım. Gezdiğim çeşitli müzelerden öğrendiklerim ve müzelere bakış açımı değiştiren tüm deneyimlerimi anlatmam fazlasıyla uzun sürer. Bu yüzden en çok iz bırakanları, bazı görsel notlarla paylaşmak istiyorum. Bu arada hemen hemen tüm müzelerde fotoğraf çekmek yasaktı. Naoshima ve Tejima adalarında gizlice çektiğim bu fotoğraflar için oradaki müzelerden özür dileyerek başlıyorum.

Edo-Tokyo Müzesi, Tokyo, Kiyonori Kikutake, 1993
Tokyo’da müze listesine bakınca bu uzay üssünü andıran binayı merak etmemek mümkün değil. Edo dönemi Tokyo kentini anlatan müzenin koleksiyonunu merak etmediğimi itiraf ediyorum, ama binayı görmeden ayrılmak istemedim. Bu uzay üssüne sıkı kontroller sonucu giriliyor.

Sumida Hokusai Müzesi, Tokyo, Kazuyo Sejima, 2016
Sumida semtinde doğan sanatçı Katsushika Hokusai’ye (1760–1849) atfen 2016 senesinde açılıyor. Çevre mimarisiyle uyum içinde olmayan müze binası garip bir şekilde yerini bulmuş görünüyor. Sejima tarafından tasarlanmış bir yapıdan çok bir sanat eseri izlenimi veriyor.

21_21 Design Sight Tasarım Müzesi, Tokyo, Tadao Ando, 2007
Issey Miyake’nin “bir kumaş parçası” felsefesinden esinlenen Tadao Ando, kâğıt zarfları andıran beton yapıyı tasarlıyor. Yer üstünde müzenin küçük bir bölümü görünürken yerin altında sergi salonları derinlemesine genişliyor.

TOP - Tokyo Fotografik Sanat Müzesi, Tokyo
Ebisu Gardens denilen bölgede bulunan fotoğraf müzesi bir plazanın içinde. Binanın bir güzelliği yok, ama sergiler büyüleyici bir dünyaya davet ediyor. Hemen yanı başında bulunan diğer bir plazaya çıkıp mutlaka teras katından şehre bakmak lazım, zira büyü orada da devam ediyor.

Ulusal Sanat Müzesi, Osaka, Pelli Clarke Pelli Architects, 2004
Yerin altında bulunan müzeye ejderhanın göbeğinden giriliyor. Koleksiyondaki eserlerin büyük çoğunluğu savaş sonrası dönemden.

21. Yüzyıl Çağdaş Sanat Müzesi, Kanazawa, SANAA, 2004
SANAA mimarlığının örnek yapıtlarından olan 21. Yüzyıl Müzesi ‘şeffaf’ bir müze deneyimi sunuyor. Biletli ve biletsiz gezilen alanlar iç içe giriyor. Müze birçok sanat eserini ücretsiz olarak seyirci ile buluşturuyor.

“Blue Planet Sky”, James Turrell (2004)
ve “ball rolls beyond, ball rolls ahead”, Ushijima Hitoshi (2008),
21. Yüzyıl Çağdaş Sanat Müzesi

*

Seto adaları Japonya’nın güneydoğusunda kalıyor. Setouchi Trienali’nin yer aldığı adalarda doğa ile şiirsel bir şekilde bütünleşmiş binalar büyüleyici müzeler olarak karşımıza çıkıyor. Bazı müzeler ve binalar Tadao Ando, Ryue Nishizawa gibi mimarlar tarafından tasarlanmış. Diğerleri için ise, eski Japon evleri kullanılmış. Evler, sanatçılar tarafından esere dönüştürülmüş.

Miyanoura Gallery 6, Taira Nishizawa ve Go'o Shrine (Art House Project),
Hiroshi Sugimoto, Naoshima
“Yellow Pumpkin” ve “Red Pumpkin”,
Yayoi Kusama, Naoshima
Lee Ufan Museum, Tadao Ando,
Naoshima

Teshima Art Museum, Naoshima.
Ryue Nishizawa ve Japon sanatçı
Rei Naito’nun işbirliği sonucu 2010 yılında Setouchi International Art Festival sırasında açılmış. Müze, tek bir eser olma özelliği taşıyor. Doğanın içine yapılmış
bir sanat eseri.

Tüm bu farklı müzeleri deneyimledikten sonra kuralların önemli olmadığına karar veriyorum. Müzeler, —hedef kitle ve sundukları içerik doğru anda ve doğru yerde buluştuğunda— küçük veya büyük ölçek fark etmeksizin etki yaratabiliyor. İçerik konusunda taviz vermemenin en önemli konu olduğunu her gün hatırlamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

{Fotoğraflar: Deniz Ova. Fold içindeki imge Ryan Gander’in These Wings Aren’t for Flying sergisinden, Ulusal Sanat Müzesi, Osaka}

Deniz Ova, müze, Tasarım Bienali Seyir Defteri