Eniştem Azer Bülbül, Türkiye’de Müziğin Bukowski’sidir!

Özüme inmeden, inime inmeden, mağarama gelmeden 
benim buraya kadar nasıl geldiğimi nereden bileceksin! 
—İbrahim Tatlıses, İbo Show, 2006

Bükemediğin uzay-zamanı öp başına koy

Kozmosun ‘iki yakasının bir araya’ gelmesi teoride mümkündür; Einstein-Rosen Köprüsü veya popüler ismiyle solucan deliği varsayımı, uzay-zamanda aralarında çok büyük mesafe ve zaman olan iki farklı noktanın kısa geçitler içerdiğini/içerebileceğini söyler. Astronomlarımız, ne kendiliğinden oluşmuş ne de —Interstellar filmindeki gibi— hayırsever E.T.’lerce allanıp pullanmış bir solucan deliği şimdiye kadar gözlemlemedi; halihazırdaki teknolojimizle de uzay-zamanı bükerek bu türden kısa geçitler oluşturmak mümkün görünmüyor.

Solucan deliği [wormhole],
kaynak: “Time Travel”, Bryan J. Méndez

İhmal edilen bir gerçek var ki, tıpkı metrobüs gibi müzik de uzay-zamanı büker. Büyük bir müzik tutkunu olduğunu bildiğimiz Albert Einstein’ın, solucan deliği varsayımını da içeren Görelilik Kuramı’na çalışırken, müziğin de kendi başına uzay-zamanı bükebildiği gerçeğini atlamış olması, bu tutkusuna büyük bir kara delik düşürmüştür.

Bir bilmeyene, solucan deliğinin uzay-zamanı nasıl bükebildiğini göstermek için, solucan deliği olarak imlediğiniz bir kalemi, kozmos olarak imlediğiniz bir kâğıdın birleştirdiğiniz uçlarından geçirmeniz gerekir. Hop, kâğıdın en uzak iki noktasını kestirme kullanarak bir araya getirdiniz.

Müziğin uzay-zamanı nasıl büktüğünü kanıtlamak için ise karşınızdaki kişinin sadece kulağına ve hafızasına ihtiyacınız vardır; yıllar önce ucundan duyulmuş bir parça-müzisyen, kişiyi —Star Trek’in meşhur Atılgan’ını da sollayarak— kendi kozmosunun en uzak köşelerine götürür. Hop, ezginin hafızadaki günlüğü sayesinde yakınlar uzak oldu, daha etmeden veda! Ve tabii ki Ferdi Özbeğen’in “Beni Hatırla” parçası, bu türden uzay-zaman bükülmelerinin en büyük kanıtlardan biri olarak kulaklarımızdaki yerini korumaktadır:

Bir şarkı duyarsan sevdadan yana 
Bir şiir okursan gözyaşı dolu 
Ve hüsran olursa her aşkın sonu 
Hatırla sevgilim 
Beni hatırla

Temasçının günlüğü

Ben de bu türden bir uzay-zaman bükülmesini, Yılmaz Erdoğan’ın son filmi Organize İşler: Sazan Sarmalı’nda beliren ve sadece yedi saniye açık kalan bir solucan deliği sayesinde tecrübe ettim. (Netflix de sinema evrenini evlerimize sığdırmak suretiyle piyasada az bükülme yapmadı hani, “zoruna mı gitti gardaş, zoruna?”)1

Kozmosumuza dair birçok denklem kâğıt üzerinde tatlıdır; astrofizikçilerin çoğunun hemfikir olduğu konu, imkân bulur da bir solucan deliğine girerseniz, ani çöküşler, yüksek radyasyon, ‘egzotik madde’ nedeniyle sizi bir tehlikeler silsilesinin beklediğidir ve yine bu delikler, zamanda yolculuğa dair paradokslar yaratabileceğinden —maazallah— kozmosunuzu şaşırabilirsiniz.

Nitekim kendi uzay-zamanım bükülünce bana da aynısı oldu; durdurulamayan yolculuğumun sonunda sevgili ‘eniştem’ Azer Bülbül’le karşılaştım!

Bir yanda kaderin acı sillesi 
Bir yanda sevdanın derdi çilesi 
Ey, bir yanda hayatın türlü hilesi 
Ey, durmasam yolumu şaşıracağım

Adanalı bahis çetesi lideri Sarı Saruhan kaynak: IMDb

Filmin söz konusu yedi saniyesinde, Kıvanç Tatlıtuğ’un canlandırdığı Adanalı bahis çetesi lideri, belalı ‘Pop Marley’ fanı, ‘otobur’ Sarı Saruhan (kıs kıs kıs kıs), hayatın üzerine geldiğini hissettiği o olağan günlerinden birinde, Azer Bülbül’ün “Zoruna mı Gitti” parçası eşliğinde koltuğuna yaslanıp “Oyy oyyyy” çekiyordu.

Zoruna mı gitti gardaş, zoruna 
Bilemez ki insan çıkar yarına 
Sen yine de sarıl umutlarına 
Derdim çoktur gardaş benim, az değil

Tutmayın küçük enişteyi, titresin

Çocukken Azer Bülbül’ün eniştem olduğunu düşünürdüm. Teyzem, başka bir şehirde, ailesinin onaylamadığı bir evlilik yapmıştı. Yok sayılan bu birlikteliğe dair tek kanıt, dede evindeki sandıkta duran bir nikah fotoğrafıydı ve ben de malumat eksikliğiyle/çocuk (h)aklı, teyzemin televizyonda titreyerek şarkı söyleyen Azer Bülbül’le evli olduğuna kanaat getirmiştim; ileriki yıllarda da canlı olarak göremediğim eniştem saç kesimiyle, bıyığıyla, kilosuyla, ten rengiyle ve takım elbisesiyle tam bir Azer Bülbül’dü.

Evet, benim gibi 90’lı yıllarda çocuk olan birçok kişi için Herr Bülbül, gerçekten dikkat çekici bir simaydı. Kapalı olduğu zamanlarda üzerine beyaz dantel örtü serilen televizyonlarımız, özel kanalların da yaygınlaşmasıyla hayatlarımızın en güzel yerine tahtını kurmuştu ve Herr Bülbül, her gece çayımıza, pastamıza, böreğimize tat katarak evlerimizi şenlendiren celebrity’lerden (Merhaba Televole!) biriydi: Sadece biraz fazla titriyordu ama hoş adamdı doğrusu, sesi de pek bir güzeldi canım; eniştem ne değişik adamdı be, çayın yanına anne, biraz daha pötibör bisküvi arası lokum var mıydı?

Gündüzlerin gecesi 
Sözcüklerin hecesi 
Mutluluğun nicesi var 
Benim hiçbir şeyim yok

Elbet bir gün gelir, senin için bu can ölür

2012 yılının ilk günlerinde Herr Bülbül’ün hayata veda ettiği haberi duyulduğunda (“üç yıldızlı otelde ölen beş yıldızlı adam”), 2000’li yıllar öncesinde çocukluğunu yaşamış olanlardan bir şeyler eksildi. (Eski Türkiye Atlantis’inin son kuşak vatandaşları olan bizlerin gönülleri, ayva-nardan ayıran bu ve bundan hacimli birçok kayıp nedeniyle gamlı-yaslıdır: İnsanın YouTube’dan İbo Show izlediğinde bile gözleri dolar mı canım? Dolarmış, Allah cezamızı verecek.)

Azer Bülbül’ün cenaze törenine hayranlarıyla birlikte İzzet Yıldızhan,
Nuri Sesigüzel, Nihat Doğan, Hakkı Bulut gibi isimler katıldı. İbrahim Tatlıses
çelenk gönderdi. (kaynak: Habertürk)

Herr Bülbül, yağmurlu ve soğuk bir günde, Esenyurt Merkez Camisi’nin avlusuna sığamayan yüzlerce organik hayranının omuzları üzerinde uğurlandı. İmam “Merhumu nasıl bilirsiniz?” diye sorduğunda, eminim her bir hayranı kendi hayat yükünü Azer Bülbül’le beraber sırtlamaya başladığı güne doğru bir yolculuğa çıktı ve yine çoğu hayranın, imamın sorusuna sesli yanıt vermeye hâlinin kalmadığını da tahmin edebiliyorum. Peki biz, “ekranları başındaki sevgili seyirciler” yani dışarıdakiler merhumu nasıl bilirdik?

a. Subutay Kesgin olarak
b. “Aney aney” nidasıyla
c. Titremesiyle
d. Titremesiyle
e. Titremesiyle

İtiraf etmeliyim ki, Erdoğan’ın son filminde beliren o solucan deliğinin içine girene kadar benim de Herr Bülbül hakkındaki malumatım yukarıdaki şıklardan ibaretti. Ama şimdi en sıkı hayranına taş çıkaracak kadar iyi bir dinleyicisi (ve de savunucusu, ‘yeğeni’, ‘dostu’) olduğumu iddia edebilirim. Kendi hayranlığım için ‘organik’ diyemem ama zaten devir GDO’lu devri değil mi?

İşte bu yazı, bir müzik meraklısının, ülkenin —ilk üç anlamıyla— en garip, üretken ve ‘karanlıkta’ kalan müzisyenlerinden birinin izini yerde ve gökte, mum ışığıyla sürme çabasının hasadıdır: Herr Bülbül gider, adı kalır / Dostları Bülbül’ü hatırlasın / Düğün olur, bayram gelir / Yeğenleri Herr Bülbül’ü hatırlasın.

Bomboş yaşayıp giderken 
Kalbim aşkla dolar imiş 
Hayat bu, hiç belli olmaz 
Her an her şey olabilir 
Karanlıkta kalsan bile 
Yarın güneş doğabilir

kaynak: Sabah

26 ışık yılı ötedeki ‘dünyabesk’ yavşaklığı

Yıldızlararası tozu bol olsun— Carl Sagan’ın Contact2 romanında iddia ettiği gibi, dünyadan kozmosun derinliklerine doğru yola çıkan (ve Vega yıldızına ulaşan) ilk işaret, 1936 yılında düzenlenen Berlin Yaz Olimpiyatları’nın TV yayını olabilir. Alıcıları başında ilk olarak Hitler’in sevimsiz yüzünü gören eski kuşak Vegalıların, bir müddet daha takip ettikleri TV yayınlarımız nedeniyle ‘soluk mavi nokta’dan umutlarını kestiklerini tahmin edebiliyorum.

Ama benim yeni kuşak Vegalıyla bire bir yazışan arkadaşımın iddiasına göre, dünyaya yaklaşık 26 ışık yılı uzaklıktaki bu halkın gençlerinin bir bölümü, kendilerine yeni yeni ulaşmaya başlayan 90’lı yılların ‘renkli’ Türkiye televizyon yayınlarında sıkça gördükleri Azer Bülbül için yanıp bitiyormuş ve yine gençlerin içinde Müslüm Gürsesçiler, Gülden Karaböcekçiler, Ferdi Tayfurcular, Bergenciler, Orhan Gencebaycılar, Kâmuran Akkorcular, İbrahim Tatlısesçiler, Esengülcüler, Hakkı Bulutçular, Gökhan Güneyciler, Adnan Şensesçiler, Ümit Besenciler, Selami Şahinciler, Kibariyeciler, Cengiz Kurtoğlucular, Hakan Taşıyancılar, İbrahim Erkalcılar, Mahsun Kırmızıgülcüler hatta Fazıl Saycılar da varmış.

Genç Vegadaşlarındaki bu ‘dünyabesk’ hayranlığını anlamlandırabilmek için —Beylikdüzü üzerinde belirmesi muhtemel— bir solucan deliğinden Türkiye’ye adımını atmaya niyetli Vegalı bilimcilere kötü bir haberim var: Türkiye’de bahsi geçen müzisyenler hakkında neredeyse her şeyi, çoğu zaman ayrıntılarına kadar öğrenebilmeniz mümkündür, ama Herr Bülbül için ne yazık ki böyle bir garanti veremem. Vefatının üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen Herr Bülbül, kendi ülkesinde hâlâ daha bir bilinmezdir ve maalesef, ölünce badem gözlü de olamamıştır.

Kara sevda dar geliyor gönüle
Anla beni mızrap ile tel ile 
Yar dediğin karşılanır gül ile 
Bizimki de taşa tutar, yandım oy oy 
Benimki de taşa tutar, ne edeyim oy oy

kaynak: Sabah

Vegalılar için A’dan Z’ye Azer Bülbül rehberi

Kadir kıymet bilen sevgili Vegalı dostlarımız;
Herr Bülbül’ün gerek özel hayatının gerekse müzikal yolculuğunun çok katmanlı yapısı ve tabii ki bunların üzerinde asılı duran yoğun sis, çok altbaşlıklı ve bolca tahmin içeren bir yazı yazmayı zorunlu kılıyor.

44 yıllık kısa ömrüne 19 + 63 albüm sığdırmış ve şarkı söylemekten başka iş bilmeyen Herr Bülbül’ün müzik kariyeri esasında özel hayatıyla iç içe geçmiştir ve uzaktan, mesela sizin oradan bakıldığında imparatorlukların tarihsel seyrini andırır: Albümleri esas alınarak değerlendirildiğinde Azer Bülbül İmparatorluğu’nun 1985 ile 1994 yılları arasında kurulduğu (“Yanık sesli genç türkücü”); 1995 ile 1999 yılları arasında yükselişe geçtiği (“Titrek şarkıcı”); 2001 ile 2011 yılları arasında da duraklama ve dağılma dönemine girdiği (“Bir Azer Bülbül vardı, ne oldu?”) söylenebilir.

Duygularım, istediği tüm parçaları koyabildiği için müzisyenin en çok sevdiği albümü olmuştu. (kaynak: iTunes)

Herr Bülbül hayatta olsaydı, küçük bir ‘rönesans’ başlatma potansiyeline sahip son albümü Duygularım’ın (2011) duraklama ve dağılma döneminden çıkarılabileceğini de eklemek isterim. En iyi çalışması olarak nitelendirdiği albümünün yayımlanmasından sadece bir hafta sonra hayatını kaybeden müzisyen, “Bu Gece Karakolluk Olabilirim” parçası için çekilen klibinin müzik kanallarında döndüğünü de görememiştir.

Hep tersine tersine lo 
Her şey tersi tersine 
Bugünkü işlerimiz de lo 
Yine gitti tersine

Azer çiçek açmış, yaz mı gelecek

Herr Bülbül’ün 1985 (?) ile 1990 yılları arasında Uzelli etiketiyle altı albümü (Garip Yolcu, Esmerin Adı Oya, Yalan Olur/Yoruldum, Güzel Kız Necla, Fırat/Yürüyorum, Ben Sana Vurgunum) yayımlandı. Müzisyenin Uzelli yıllarını, bağlama-zurna-kavalın ön planda olduğu, Kars’tan Urfa’ya kadar çeşitli ağızlarla (‘şive’!) pastoral hazların-gurbetliğin-gönül işlerinin ifade edildiği yıllar ve yine, ileride kendi markasını yaratacağı arabesk müziğe doğru atılan ‘utangaç’ bir adım olarak değerlendirmek mümkündür. Bu yıllarında müzisyeni, zamanın orta hâlli türkücü ve arabeskçilerinden ayıran bir özellik yok gibidir. Albümlerinin eklektik içeriği, yapımcısının —haklı olarak— sesi gayet güzel olan genci bir şekilde ‘patlatmak’ kaygısı taşıdığını gösterir; kaset formatında yayımlanan ilk albümü Garip Yolcu bir haftada 75 bin adet satmıştır.

Azer Bülbül, ilk albümü Garip Yolcu yayımlandığında 17 ya da 18 yaşındaydı. (kaynak: Uzelli)

İlk albümlerinde yer alan “Postacı”, “Hamal Ali / Ali Emmi”, “Fırat”, “Dede Yine Yüz Ay Var”, “Kızılırmak”, “Nişanlım”, “Avşar Güzeli”, “Sılada Sılasız Kaldım”, “Üzülmedim ki”, “Yürüyorum”; sözlerini kendisinin yazdığı, sonradan İbrahim Tatlıses’in de yorumladığı “Esmerin Adı Oya” ve Nükhet Duru’yla özdeşleşmiş “Ben Sana Vurgunum” parçaları kayda değerdir. Herr Bülbül’ün albümlerinde bir adet Azerice parçanın yer alması, Uzelli yıllarıyla başlayan bir gelenektir.

Ey gitme hasretliğe, kal sana kurban
Ömrümün son demi ay balam
Ol sana kurban 
Eğer bir gün küsüp getsen uzağa 
Kalmaz aşığın da, al sana kurban

Fetret döneminin kayıp albümleri

Kuruluş döneminin sonuna dahil ettiğim iki albüm; Bir Yudum Su (Nokta Müzik4 1992 [?]) ile Dağlara Yolculuk - İnsanlar (Barış Müzik, 1994), gerek Herr Bülbül’ün gerekse çoğu hayranının zihninde bir bütün olarak karşılık oluşturmaz.

Herr Bülbül’ün zikzaklı-etkili-duygudaş sesinin ‘kısık’ olarak duyulmaya başlandığı iki albümü, ‘fetret’ dönemlerine has bir arayışın/büyüme sancısının ürünleri gibidir (“İnsanlar”, “Vuruldum”, “Ciğer Parem” parçaları); Bir Yudum Su albümünü yapabilmek için arabasını sattığını belirten patron Mustafa Topaloğlu, aranjör Osman İşmen ile birlikte bu müzikal şerit değişikliğinde önemli bir etken gibi dursa da, müzisyenin o dönemki —Dağlara Yolculuk albümünü de yaptıracak— kişisel koşullarına, haletiruhiyesine vakıf değiliz.

Bir Yudum Su albümünün açılışında yer alan ve sözlerini Selahattin Sarıkaya’nın yazdığı “Eskimo Genci”, “Bir karınca yuvasını kaybetse / O gece yatamam, kaygımız vardır” sözüyle türcülüğe; “Ha kutuplarda bir Eskimo genci / Ha Afrika’da garip bir zenci / Fark etmez ne dili ne rengi / Mademki insandır saygımız vardır” sözüyle de ırkçılığa karşı kendi başına savaş açan bir parça olarak dikkat çekmektedir. (Parçayı İbrahim Tatlıses de aynı yıl çıkan Ah Keşkem albümünde “Saygımız Vardır” ismiyle yorumlamıştır.)

Bir Yudum Su (1992) albümünde müzisyen, Müslüm Gürses’in “Kimsesiz Bir Kulum” parçasını da yorumlamıştır.
(kaynak: Diskotek)

Yine Herr Bülbül, “Vuracaklar Biliyorum”, “Bir Yudum Su”, “Dayan Bebeğim” (Son yarısı Kürtçe) ve bahsi geçen diğer albümde yer alan “Dağlar” (Mahsun Kırmızıgül 1994’te yeni sözlerle “Kardeşlik Türküsü” ismiyle yorumladı), “Hazalım” parçalarında da Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki vatandaşların sosyoekonomik sıkıntılarını dert edindiğini gösterir. Bu iki ‘kayıp’ albümü, 90’lar Türkiye’sinin politik atmosferinden ayrı düşünmek mümkün değildir tabii.5

Dokunmayın çok fena patlıyorum

Azer Bülbül İmparatorluğu, 1 milyon 400 bin adet satan Ben Babayım - Dokunmayın Çok Fenayım albümüyle (Barış Müzik, 1995) yükselişe geçmiştir. ‘Masanın solunda oturanlar’a ve ‘bölge’ye dair politik göndermelere sahip/gebe “Yaraladın mı Ey Can”, “Ben Babayım”, “Şevko” parçaları; “Her An Her Şey Olabilir” ve sözlerini kendisinin yazdığı “Dokunmayın Çok Fenayım” ile birlikte albümün ‘patlayan’ parçalarıdır. Yine Herr Bülbül, “Ben Seninle Mutluyum”la farklı müzikal denemelere açık olduğunu belli etmiş, ama bugüne kadar hiçbir yapımcı bu durumun farkına varamamıştır.

Müzisyenin Dağlara Yolculuk albümüyle —Mahsun Kırmızıgül, Ahmet Kaya, Grup Yorum, Emrah gibi popüler isimlerin çalışmalarını yayımlayan— Barış Müzik’e geçişi, kariyerinde önemli bir dönüm noktasıdır. Ben Babayım’la meyvelerini vermeye başlayan ve 1996’da Ağıt albümüyle devam eden bu birliktelik, müzisyenin vefatına değin sürmüştür.

MÜYAP’IN 1996 yılında
en çok satan albümler listesi,
kaynak: Milliyet Gazete Arşivi

Herr Bülbül ikinci ama esas yükselişine, 1 milyon 800 bin adet satan Zordayım / Canım Yanıyor (1998) albümüyle geçmiştir. Tatlıses’in aynı yıl çıkan Ah Keşkem’inin (Raks Müzik) 300 bin adet satmış olduğu hatırlanmalıdır.

“Zordayım”, “Borcum Bitmedi”, “Yatamıyorum”, “Canım Yanıyor”, “Unutamam Asla Seni”, “Başaramadım” gibi parçalarıyla öne çıkan ve sarı kasetiyle hatırlanan albüm, —Ben Babayım ve Ağıt albümlerine de yaslanarak tabii— memleketin Azer Bülbül gerçeğiyle tanışmasını sağlamıştır; artık Herr Bülbül pişmiş sound’uyla, örneğin kendisinin bestelediği “Zordayım” parçasında mahpusluğa ve darlığa yaptığı vurguyla, Türkiye’de çeşitli nedenlerle birbirinden ayrı duran kitleleri üstten birleştiren o geniş ‘damara’ (bildiğiniz ‘sınıf’) talip olduğunu göstermiştir.

Bu bağlamda, ertesi yıl çıkan; “İlle de Sen”, “Sana Yalan Gelebilir”, “Kör Kurşun” “Elimi Kana Bulama Benim”, “Bile Bile Yaktın”, “Yüzümüz Gülmedi Bizim” ve söz-müziği kendisine ait olan “Ben Belayım”, “Gelmeyen Bahar” gibi parçaların yer aldığı Kör Kurşun - Sana Yalan Gelebilir albümü, Herr Bülbül’ün hedefine doğru başarılı yürüyüşünün, müzikal ağlarıyla anayurdu dört baştan örmeye başlayacağının işaretidir.

Derken… Karşısında askerlik hizmeti gibi bir engel belirir; 1999 ilkbaharında Erzincan’daki birliğine teslim olan Herr Bülbül için bir dönem (yükseliş) artık kapanmıştır. Dediği gibi gerçekten de hayat budur, her an her şey olabiliyordur.

Sana uzaklardan bakılmaktansa 
Sızlanıp içlenip ağlamaktansa 
Günden güne eriyip yok olmaktansa 
En iyisi gitmek bu memleketten

Did you mean: Subutay Kesgin?

“İncitme, eziyet, acıtma” ve “ateş” anlamları taşıyan Farsça kökenli “Azer” kelimesi (آزار , āzār), Kuran’da İbrahim peygamberin, puta tapındığı için eleştirdiği babasının ismi olarak geçer. “Yücelen, yükselen kişi” anlamını taşıyan Moğolca kökenli “Subutay” kelimesi (Сүбээдэй, sübe'ede) ise, dünya tarihinde baba Cengiz Han ve oğul Ögeday’ın başarılı generalinin ismi olarak geçer. Herr Bülbül’ün makus kaderinin izini sürerken, öncelikle, içerdiği anlamlar nedeniyle sahne adı ile gerçek adı arasındaki bu gerilim varlığını hissettirir.

‘Alamancı’ genç Bülbül’ü türkücü
Yıldız Tezcan keşfetti. (kaynak: Diskotek)

Subutay’ı Azer yapan kişi Yıldız Tezcan’dır. İlk gençlik yıllarından itibaren Düsseldorf şehrindeki düğünlerde türkü söyleyen Subutay’ı dinleyenler arasında bir gün Tezcan ve saz ekibi de vardır, sesini duyar duymaz kendisini ekibe dahil etmek isterler. Tezcan, sonradan birlikte sahne de alacakları Anadolu Gazinosu’nda, bu yanık sesli gencin fotoğrafını alıp altına “Azer Bülbül” yazar. Herr Bülbül, o günleri “‘Niye Azer?’ diye sormadım. O zaman utangaçtım, çekingendim. Bir de yeni başlıyorduk, sorgulamadım, öyle oldu,” diye hatırlıyor.6

‘Ruhsal’ bir okumayla, küçük yaştaki müzisyenin (16-17 yaş?) ismindeki bu ani değişikliğin, ileriki yıllarda aynı bedende iki ayrı benlik oluşturacak bir süreci tetiklemiş olduğu iddia edilebilir: Subutay, sonrasındaki inişli çıkışlı müzik kariyerini ve dark side’ını tamamen “Azer Bülbül”ün kabahati olarak yaşamış olabilir. Müzisyenin 2009 tarihli röportajında sarf ettiği “On sekiz sene Subutay’dım, yirmi senedir Azer’im. Azer daha çok yaşadı Subutay’dan…” sözü bu iddiayı desteklemektedir.

Herr Bülbül; Aleyna Tilki, Resul Balay, Miley Cyrus, Küçük Emrah, Britney Spears, Justin Bieber, Küçük İbo ve Amy Winehouse gibi şöhret basamaklarını erken yaşta çıkan isimlerden biridir. Aleyna Tilki’nin diğerleriyle kıyaslandığında, şöhret-medya-kendi kendisiyle imtihanını ‘başarıyla’ verdiği söylenebilir ama sadece şu an için; Tilki’nin zamanında “psikolojimi çökerttiler” gibi ciddi bir itirafta bulunmuş olduğu unutulmamalıdır.

Ellerin talihi durmadan gülmüş 
Bizimse gülümüz açmadan solmuş 
Geriye kahırdan başka ne kalmış 
Bir kere yüzümüz güldü mü bizim

Azer Bülbül,
Kör Kurşun - Sana Yalan Gelebilir albümünün tanıtımındayken, 1999,
kaynak:
Sabah

Aslında olan tırnağında götürür

Herr Bülbül, Şamana ve Remzi çiftinin —muhtemelen— ilk göz ağrısı olarak, 1 Şubat 1967’de Kars’ın Arpaçay ilçesinde doğdu. On dört yıllık menajeri (Barış Müzik) ve yakın dostu Mustafa Kocadağ’ın belirttiğine göre, müzisyenin Duisburg-Essen Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan bir kız kardeşi de bulunmaktadır.

“Azer” ismi ve neredeyse tüm albümlerinin bir Azerice parça içeriyor olması, müzisyenin Azeri kökenli olduğuna dair yaygın bir kanı yaratmış olsa da, özellikle YouTube’da Kürtçe parçalarının altına yapılan yorumlar, konuya dair bir kafa karışıklığı olduğunu da göstermektedir. Herr Bülbül, 1998 yılında konuk olduğu bir talk show’da etnik kimliğini “Babam Azeri, anam —bizde derler— Terekemedir, yani Karapapak derler.” diyerek açıklığa kavuşturmuştur.

Diğer arabeskçilerle, örneğin çocukluğu ailevi gerilimler ve ekonomik sıkıntılar içinde geçmiş Müslüm Gürses’le karşılaştırıldığında, Herr Bülbül’ün ekonomik olarak görece rahat ve ‘sorunsuz’ bir aileye sahip olduğu dikkat çekmektedir; babası işçi, annesi ev hanımıdır. Kocadağ gibi Herr Bülbül’ü yakından tanıyan isimlerin, her seferinde ailesinin ‘temizliğini’ ve kendisinden yaşça küçük de olsa bir hayranıyla karşılaştığında ceketinin düğmesini ilikleyecek kadar ‘saygılı’ olmasını vurgulaması, yukarıdaki arabaşlık için seçilen ve “Aileden alınan terbiye insanın tüm hayatına yön verir” anlamını taşıyan Terekeme deyimini hatırlatır.

‘Alamanya’, tatlı vatan

Azer Bülbül’ü “Herr Bülbül” diye anmak için makul sebeplere sahibim. Bülbül’ün çift benliğinin en büyük sebeplerinden biri de çift vatana sahip olmasıdır denebilir ve türkülerimizde, şarkılarımızda acılarla özdeşleştirilen Almanya kendisi için hiç de acıların vatanı olmamıştır.

Türkiye doğumlu Subutay, Almanyalıdır; yılın büyük bölümünü Almanya’da geçiren Azer, Türkiyelidir.

Memleketi Arpaçay’daki yıllarını on üç, on dört yaşında okulda türkü söylediğini ve halk ozanı Güney Yıldız’dan dersler aldığını belirterek geçiştiren Herr Bülbül’ün hayatındaki kırılma noktalarından biri olarak ailece Almanya’ya göçlerini saymamız için elimizde hiçbir kanıt yoktur ve yine mesela, Almanya’da akranlarınca oluşturulan Cartel adlı rap grubunun diasporaya içkin kimlik ve aidiyet problemleriyle ilgili çırpınışları kulaklarımızdayken, kendisinin bunların üstesinden nasıl geldiği merak konusudur. (Bazı parçalarındaki gurbet-sıla-göç vurgusu, Türkiye sınırları içerisinde yer değiştirmiş insanlara yöneliktir. Yine/yeniden: Azer, Türkiyelidir.)

Herr Bülbül, taşınırken Kars’ta unuttuğu bağlamasının Düsseldorf’taki yeni evlerine ulaştırılmasını beklediği günlerde, babasının satın aldığı kasetçalardan yerli ve yabancı müzisyenleri dinlemek suretiyle, ta en başından ‘Avrupa’nın nimetlerini’ benimsemeye açık olduğunu belli etmiştir.

Tezcan’ın önerisi sonucu Uzelli firmasının dikkatini çeken müzisyen, Türkiye’ye uçakla getirildiğinde on yedi yaşındadır. Uzelli’yle birlikte çalıştığı altı yılda —belki ailesi belki de kendisi, yaşı nedeniyle uygun görmediğinden— Türkiye’ye yerleşmemiştir. Sonraki yıllarda da peş peşe albüm çıkardığı için İstanbul’a gelen ve Anadolu’nun farklı şehirlerinde sahne alan müzisyen, otellerde konaklamaya devam etmiştir; Almanya’daki —muhtemelen— baba evi esas yuvası olarak hep bir kenarda durmuştur/tutulmuştur. Bu nedenle Herr Bülbül’ün, dört duvar arasına kapatılamayan özgür ruhunun ve kısmi hobo’luğunun, uçağa binmekten çok korkuyor olsa da Almanya Türkiye arasındaki ‘gel-gitlerle’ yaratıldığını-beslendiğini düşünmek mümkündür.

Mekânım yok, yuvasızım 
Yaşamaya kararsızım 
Tez gel anam, zamansızım 
Bu can tende dara düştü

Müzisyenin Almanya ya da Hollanda’da iken sahne almadığı günlerinde / ‘boş’ zamanlarında neler yaptığına vakıf değiliz, ama bir tanıklık bu konuya dair ufak da olsa bir fikir verebilir: Burak Yasin Tunçlar, Karga Mecmua’daki yazısında, bir arkadaşının, hardcore punk grubu Earth Crisis’in Almanya’daki konserini izleyenler arasında Azer Bülbül’ü gördüğünü aktarmaktadır. Ve yine, 90’ların genç arabeskçileri içinde, George Michael ile Vangelis’i seven İbrahim Erkal’ın yanında, Whitney Houston ile Tina Turner’ı seven7 Herr Bülbül vardır.

Bülbül, ‘mekânsız’, ‘yuvasız’
ve ‘yaşamaya kararsız’dı,
kaynak:
Sabah

Dark side of A.B.

Saklamaya gerek yok, Herr Bülbül’ün başta kokain ve esrar olmak üzere uyarıcı-uyuşturucu maddelerle, alkolle, gece hayatıyla —vefatından iki yıl öncesine değinrock starları bile kıskandıracak şekilde sıkı bir ilişkisi vardı. Bu bağlamda, İbrahim Tatlıses’in İbo Show’un 1999 tarihli bir bölümünde, askerden izne gelen müzisyene “çünkü sen biraz şey yaşıyordun” şeklindeki babacan sitemi, dark side’ına dair önemli bir kanıt oluşturur ve aslında kendi başına bir ‘kehanet’ olarak okunabilir; Tatlıses’in dört yıl kadar ‘koğooin’ içmiş olduğu unutulmamalıdır.

Yine, 2000’li yılların başında birçok narkotik operasyonunda ismi geçen Herr Bülbül, “işinin bir parçası olarak” gördüğü bu zaafı nedeniyle yurtdışında üç yıl tedavi görmüştür: “Bir yerlere geldiğiniz zaman etrafınızda olumsuz kişiler oluşuyor. Avrupa’ya gidiyorsunuz, orada birtakım arkadaşlar falan. Bir ara uyuşturucu kullanma durumumuz olmuştu. Zaten yakalanmıştım, biliyorsunuz. […] Ama arkadaşlarıma, gençlerime tavsiye etmem. Allah düşmanımı düşürmesin. Tükenmişlik, bunalım, hayatın bölümlerinden birisi işte. O kadar insanın içinden geliyorsun odanda tek başınasın, bu bir yalnızlık değil mi sizce?”

Yeri gelmişken, müzisyenin Bir Yudum Su albümünde yer alan (ve söz-müziği ilginç bir şekilde türkücü Mustafa Topaloğlu’na ait olan) “Beyaz Amca” adlı parçasının, kokaine ya da eroine üstü kapalı övgüsü nedeniyle, Türk müzik tarihinin en junky parçalarından biri olduğunu söyleyebilirim:

Akşamlar kararınca, karınca kararınca 
Aramadın sormadın, nerdesin beyaz amca 
Yerde gezer karınca, karınca kararınca 
Gözüm seni arıyor, neden akşam olunca 
Vakit zaman olunca, tek başıma kalınca 
Bak ağardı gün vakti, gelmedin beyaz amca 
Gönlüm seni arzular, neden akşam olunca

Instagram’da bir hayran sayfasınca paylaşılan askerlik fotoğrafı;
bir ‘özgür ruh’ olan Bülbül için
askerlik çok zorlu geçmiştir.

Bir yiğit askere gitse, gör başına neler gelir

90’lı yılların ortası ile 2000’li yılların başı arasındaki dönemde askerlik hizmetini (18 ay!) yapmakta direnen birçok Türk celebrity’si vardı ve Herr Bülbül de bunlardan biriydi. Geç uyanmayı seven ve daha da önemlisi, şöhretinin zirvesinde olan Herr Bülbül’ün askere gitmesi, gerçekten de hayatındaki kırılma noktalarından birini oluşturur. Müzisyen o günleri “iki sene askerlik yaptım. Askerlikten sonra biraz iniş yaptım gibi göründü, ama tekrar toparladım,” sözleriyle hatırlıyor.

Askerlik hizmetini 2000 yılında tamamlayan Herr Bülbül için Ekşi Sözlük’te yazılan “Komutanların anlattığına göre, tek başına ağaçların altında gidip başını ellerinin arasına alıp saatlerce dururmuş.” entry’si, menajeri ve dostu Kocadağ’ın “Sanat camiasında ayrı ezildi, askerlikte ayrı ezildi.” sözüyle örtüşüyor.

Uzun bir süre asker kaçağı olan Herr Bülbül’ün, kışladaki ilk gününde kaçaklar için “Kimsenin kanı daha kırmızı değildir. Onlar da gelip yapacak.”8 şeklindeki sözleri, “Madem ben yandım, herkes yansın ulen.” diye de okunabilir.

Bu hayat kavgası cana yetince 
Vurup duvarları yıkasım gelir 
Çaresizliklerim çaresiz kalır 
Bir anda dünyayı yakasım gelir

Babamız annesinden yardım isterse

Tebaadan olmayan birçok kişi, Azer Bülbül İmparatorluğu gerçeğiyle —kısa dönem yaptığı— askerlik hizmeti sırasında yüz yüze gelmiştir; Türkiye’nin dört bir yanından gelen gençlerin doldurduğu koğuşlarda, Herr Bülbül’ün sıklıkla dinlenen bir müzisyen olduğu şaşırılarak fark edilmiştir. Yine müzisyen —nedenini anlamlandıramadığım bir şekilde— İstanbul’un ya da İzmir’in değil, Ankara’nın kenar mahallelerinde (ve Ankaragüçlüler arasında) popülerdir (Lokmanım Ezhel, rehberim Ezhel; yetiş ya Ezhel!).

Diyarbakır konseri, 2010,
videodan ekran görüntüsü

Organik hayranların bir bölümünü ‘arızalı’/kriminal kişiler oluşturur; yazıyı hazırlarken yararlandığım kaynaklardan biri olan Bavul dergisinin beşinci sayısını9 ararken, Facebook’taki bir fan sayfasından aldığım “Yok dergiyi kuzenim aldı, o da cezaevinde” şeklindeki über realist yanıt bu duruma dair küçük bir örnek sayılabilir. Herr Bülbül bu hayranlarını anarken “Onlar babalarını dinlemiyorlar, beni mi dinleyecekler?” demiştir.

Herr Bülbül’ün kendisine ‘baba’ unvanını veren dinleyicileriyle her zaman dolaysız bir ilişkisi olmuştur; diğer üç büyük babanın (Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur) hayranlarıyla arasına yıllar ‘kasisler’ (‘Bıııııır!’) yerleştirmişken, Herr Bülbül’ün bu dolaysız ilişkisi,10 belki de en çok bir diğer babanın, Hakan Taşıyan’ın hayranlarıyla olan ilişkisine benzemektedir gönlü güzel kardeşlerim.

Yalnız Herr Bülbül’ü yukarıdaki dört isimden ayıran şöyle ilginç bir nokta vardır; baba denilerek kendisine güvenilen ve bir otorite bahşedilen müzisyenin —ancak memleketteki psikologlarımızın anlamlandırabileceği bir şekilde— çoğu parçasında “aney aney” diyerek annesinden yardım istediği duyulur. İbrahim Tatlıses’in parçalarında değil ama ‘ulusa seslenişlerinde’ sık sık annesini anması nasıl ekran başındakilerin gözlerini dolduruyorsa ve bize memlekete özgü bir ‘erkeklik hâlinin’ sırlarını veriyorsa, Herr Bülbül’ün annesini yardıma çağırması da böyle değerlendirebilir, bilemiyorum.

Hiçbir zaman “fildişi kulis”ine çekilmeyen Herr Bülbül, vefatına kadar —Edirne’den Ardahan’a, Sinop’tan Antalya’ya, Konya’dan Karabük’e— gerçekten Türkiye’nin dört bir tarafındaki gazino ve pavyonlarda sahne almış, davet edildiği takdirde de konserler vermiştir. Gezer-söylerlikte kendisinin tek rakibi, ex Düş Sokağı Sakinleri’nden Murat Yılmazyıldırım olabilir.

Yaralıyam aney yaralıyam 
Ben bir bahtı karalıyam 
Geç gözüm görmesin seni 
Ben deliyem ey, belalıyam

Türkiyeli mafyanın Johnny’si

Herr Bülbül, elbette ötekilerin/gariplerin/emekçilerin/yaşamın kıyısındakilerin; “birahanelerdeki, kuytu kahvelerdeki, konfeksiyon atölyelerindeki, ucu bucağı belirsiz küçük sanayi sitelerindeki” anonim kalabalıkların müzisyeniydi. Ama aynı zamanda, bahsi geçen kalabalıkların içinden zamanla irili ufaklı gayrimeşru işlerle uğraştığı için sivrilen isimlerin de müzisyeniydi ve bu ilişki de zaman zaman dolaysız bir temas içeriyordu. Bu bağlamda müzisyenin, ‘son kabadayı’ Kürt İdris’in cenazesinde görünmüş olması ve ismi 2000’lerin başındaki kapkaç trendiyle özdeşleşmiş ‘Tarlabaşı çocuğu’ Fırat Delibaş’la rakı sofrasında göründüğü fotoğrafı kayda değerdir.

Azer Bülbül, adı gayrimeşru işlerle anılan ‘Tarlabaşı çocuğu’ Fırat Delibaş’la
(sağda) bir rakı sofrasında,
kaynak: @baskent_gayrimesru

Yine müzisyenin, yurtdışında gayrimeşru işlerle uğraşan Türkiyeli isimlerin ‘takıldığı’ pavyon-gazinolarda sahne aldığını ve masalarını ‘şenlendirdiğini’, aileleri Almanya’da yaşamış olan arkadaşlarım vesilesiyle öğrendim. Herr Bülbül’ün bu ‘mafyatik’ temaslarının, mesela Godfather filminde Don Vito’nun yakın dostu-müzisyen Johnny Fontane’nin kariyerinin önündeki engeli at kafasıyla açtırması gibi ‘parlak’ sonuçlar yaratmış olmasını gönüllerimiz ve kulaklarımız isterdi tabii.

Alıştım, alıştım 
Alıştım kalleşçe çekip gidene 
Alıştım bu kahpe, bozuk düzene 
Alıştım dost gibi görünenlere

Gözleri TV’de gülen taze söğüt dalı

Herr Bülbül’ün titremelerine, Ian Curtis’in fantastik danslarına gösterilen müsamahanın onda biri bile gösterilmemiştir. Nağme yapmak beraberinde titremeyi/sallanmayı getirir; İbrahim Tatlıses’in veya Müslüm Gürses’in de parçalarını söylerken kendinden geçerek sık sık titrediği/sallandığı görülür. Yine de Herr Bülbül’ün “duygu yoğunluğu” / “konsantre meselesi” şeklinde bir açıklama getirdiği titremelerini, 90’lı yılların ortasında televizyoncuların yönlendirmesiyle abartmış olduğunu söylemek mümkündür.

Bazı GDO’lu hayranları, müzisyenin —kariyerinin başından itibaren— medya aracılığıyla öne çıkmaktan kaçındığını iddia eder; bu yanılgının oluşmasında, Herr Bülbül’ün duraklama ve dağılma döneminde sahne aldığı ‘ikinci sınıf’ gazino-pavyonların ve yine, “Ben çok sevmiyorum göz önünde olmayı. Daha iyi böyle, daha rahat yaşıyorum hayatımı. Çok önde olsam bir sürü şey gelecek başıma, yakınlarıma. Ben böyle daha mutluyum.” şeklindeki sözlerinin payı büyüktür.

Azer Bülbül, 90’lı yıllarda ekranların
aranan yüzlerinden biriydi.
(kaynak: Milliyet Gazete Arşivi)

Ama —kendisinin de unutmak zorunda kaldığı gibi— bir sanatçı olarak Herr Bülbül de büyük kitlelerin alkışlarıyla yaşardı; 90’lı yıllardaki talk show’larda, müzik ve magazin programlarında renkli takımları içinde, gözlerinin içi gülen bir Azer Bülbül görülmektedir. (Son dönemlerinde ise simsiyah takımlar içinde görülür.) Müzisyen o dönemler, —büyük ihtimalle Star TV’nin başındaki Ufuk Güldemir’in icadı— “Varoşların blues şarkıcısı” olarak tanıtılmaktadır.

Yalnız, Herr Bülbül’ün kariyerinin ilk dönemlerinde, milyon satan kasetlerinden mamul koçbaşlarıyla özel televizyonların kapılarını zorlamış olduğunu da hatırlatmak gerekir. Menajeri Kocadağ’ın aktarımına göre, müzisyene Ben Babayım (1995) albümüne kadar ‘tarzından’ ötürü (arabesk-fantezi?) özel televizyon kanallarında neredeyse hiç yer verilmemiştir. Menajerinin yoğun ısrarı sonucu, klibi bir kanalda —muhtemelen Kral TV; “Yaralandın mı Ey Can”— on beş gün yayımlanmış, sonrasında da Okan Bayülgen’in Televizyon Çocuğu programına katılmasıyla birlikte, medyada sık sık görünür olmuştur; artık Herr Bülbül neredeyse reyting gerçekten oradadır.

Medya 2000’li yılların başına kadar
Azer Bülbül’e yoğun ilgi gösterdi.
(kaynak: Milliyet Gazete Arşivi)

Müzisyenin koalisyon hükümetleri döneminin çok sesli medyasında Güldemir gibi dostları, Reha Muhtar gibi de hakkında kasıtlı haber yapan düşmanları vardır; iki gazeteci de Herr Bülbül’ün hayranıdır, ama müzisyenin sahne aldığı mekândan bir tartışma sonrası kovduğu Muhtar’ın aşkı nefrete dönüşmüştür.

İbrahim Tatlıses de Herr Bülbül’ün önemli dostlarından ve —Müslüm Gürses, Ahmet Kaya11 ile birlikte— idollerinden birisidir; Tatlıses yıllar içinde defalarca İbo Show’da ağırladığı genç müzisyenin sesine, kişiliğine hayran olduğunu hep vurgulamıştır. “İmparator İbo”, ilk olarak Herr Bülbül’den dinlediği “Seni Sevdim Bir Gül Gibi” ve “Hesabım Var” gibi birçok parçayı da sonrasında albümlerinde yorumlamıştır.

Bir televizyon çocuğu olan Herr Bülbül’ün titremeleri ile 90’lar Türkiye’sinin sarsıntılarının eş zamanlı olması şu an yazarken çok ilginç gelmiştir gerçekten de.

Amansız bir günde ayrıldım senden 
Ne dünden memnunum ne de bugünden 
Kalbim şikayetçi oluyor benden 
Sensiz yaşamayı başaramadım

İbrahim Tatlıses —sık sık İbo Show programında da ağırladığı—
Azer Bülbül’ün sayılı dostlarından biriydi. (kaynak: Milliyet Gazete Arşivi)

Bu sene de bekâr gezelim

Bir özgür ruh olarak Herr Bülbül’ün ‘yerleşik’ olanla arası iyi değildir. Bu yüzden, ailesinin isteğiyle on dokuz yaşındayken yaptığı evlilik —kâğıt üzerinde uzun sürmüş olsa da— sadece üç gün sürmüştür. Müzisyen o günleri “Evlendikten üç gün sonra ben çıktım gittim, sonra geri dönmedim. Evlenince o düzeni gördüm, akşam kaçta geliyorsun, kaçta gidiyorsun falan derken sıkıldım.” şeklinde hatırlamaktadır. Ayrıca, müzisyenin evliliğe dair şansını bir keresinde Yıldız Tilbe’yle denemek istediği ama koca bir ret cevabı aldığı bilinmektedir.12

Herr Bülbül, TV programlarına konukken Türk ‘aile salonuna’ oturtulduğunu hiç unutmayarak tekeşliliğe-evlilik kurumuna güzellemelerde bulunmuş olsa da, aslında Tatlıses’in “Nerede kızlar, Azer orada” şeklindeki sitemine konu olacak kadar büyük bir çapkındı. Kamuoyundan özenle sakladığı bu yönü, (uğruna “Esmerin Adı Oya” parçasını yazdığı) Oya Aydoğan’ı bir etkinlikte ‘darladığını’ gösteren haber örneğinden anlaşılacağı üzere bazen ortaya çıkmıştır.

Bir göçebe ruh olarak Herr Bülbül’ün yerleşik Lidyalıların icadı parayla da arası iyi değildir. Yeri gelmiş, borçlandığı torbacısına arabasını vermek zorunda kalmış, yeri gelmiş —etrafındaki insanlara yedirmeyi içtirmeyi sevdiğinden— muhtelif mekânlara borçlanmıştır. Menajeri Kocadağ’ın “Ben masumum. Azer’in kafası iyi olunca ‘Mustafa öder’ diyormuş.” şeklindeki sözleri bu duruma kanıt olmakla birlikte, duraklama ve dağılma döneminin (2001) başında sarf edildiği için, batmakta olan gemiyi ilk tok arkadaşların terk ettiği gerçeğini düşündürmektedir. (Kocadağ yıllar sonra da “Azer bir gün olsun cebinde para taşımadı, bütün parası bendeydi” demiştir.)

Herr Bülbül’ün politik duruşunun üzerinde bir sis asılıdır. Kuruluş döneminin —sol yanından kurşun yediği— bazı parçaları, doğal olarak onun ‘devrimcilere’ sempati duyduğuna dair bir algı yaratmış ama yükseliş döneminde tamamen bir Türk celebrity’sine dönüştüğü için bu algı buharlaşmıştır, zaten kendisi de ortama hemen ayak uyduran bir insan olarak bilinmektedir.

Şu andan bakıldığında önümüzde, 2010’daki Diyarbakır konserinde zafer işareti yapan; 1998’de Cumhuriyet’in 75. yıldönümü konserinde de bozkurt işareti yapan bir Herr Bülbül vardır. İki konserde de, karşısında duran ve gerçekten çok değer verdiği dinleyicileriyle iletişim kurabilmek için bu işaretleri yaptığını düşünüyorum; Herr Bülbül nihayetinde ‘dalgasına bakan’ bir insandır.

Herr Bülbül, bir otel odasında geçirdiği kalp krizi sonucu 6 Ocak 2012’de Antalya’da vefat etti. Adli tıp raporuna göre, aşırı büyüyen “70’lik” kalbinin damarları tıkalıydı. (Bu yüzden son albümüne adını da veren “Duygularım” parçasındaki “Bendeki kalp sende olsa, taşıyamazsın” cümlesi çok anlamlıdır.) Kalp rahatsızlığını —menajeri ve yakın dostu Kocadağ da dahil— çevresindekilerden saklayan müzisyen hakkında 17.02.2003 tarihli Milliyet gazetesinde çıkan küçük bir haber çok düşündürücüdür: Herr Bülbül —vakit geçirmeyi çok sevdiği— saunada fenalaşmış, yeşil reçeteyle satıldığı belirtilen ilaçlarına da ulaşamamıştır.

Evet, 2000’ler gelmiş, duraklama ve dağılma dönemine girilmiştir; Herr Bülbül, artık —“titrek şarkıcı” bile denilmeden— tek cümlelik haberlerle anılmaya başlanmıştır.

İstemem dünyanın servetlerini 
İstemem ahiretin cennetlerini 
İstemem yarının ümitlerini 
Senin yokluğunda yarınsızım ben

Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok

İsmi nedeniyle zaman zaman unutulmuş olsa da arabesk, 1970’li yıllardan itibaren büyük kitlelerin yoğun ilgisine mazhar olduğu için bir ‘pop(üler) müzik’tir.

Unkapanı Plakçılar Çarşısı’ndan çıkan Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Hakkı Bulut, Selami Şahin, İbrahim Tatlıses gibi arabeskin ilk kuşak temsilcileri, dönemin tek TV kanalı TRT’yi araya sok(a)madan,13 büyük şehirlerin kenar mahallelerinde yaşayan kalabalıklar arasında büyük satış başarıları yakalamıştır.

Azer Bülbül, Hakan Taşıyan, İbrahim Erkal, Alihan, Mahsun Kırmızıgül, Özcan Deniz, Cengiz İmren, Alişan gibi isimler de, Unkapanı’nın artık bir endüstri hâline geldiği ve özel kanalların yaygınlaştığı bir Türkiye’de, arabesk müziğin (ve köyden göçmüş babaların şehirde doğan) ikinci kuşak çocuklarıdır. 90’lı yıllardaki ekonomik ve sosyokültürel dinamikler sayesinde arabesk de —“fantezi müzik” olarak adlandırılacak— bir form değişikliğine uğraşmıştır. (Herr Bülbül her zaman kendisini “arabeskçi” olarak tanımlamıştır.)

Ayşe Hür’ün aktardığına göre, 1995 yılında devletten bandrol alan 38,3 milyon yerli albümün neredeyse yarısı, —o günün parasıyla— 11 trilyonluk pazarın yaklaşık 5 trilyonluk bölümü arabesk-fantezi müziğe aittir. Böyle bir eğilimin oluşmasında, özel televizyonların ikinci kuşak temsilcilere açtığı alanın payı tabii ki yadsınamaz: Merhaba Televole, teşekkürler Ufuk Güldemir.

Unkapanı Plakçılar Çarşısı’nın
o eski hâlinden eser yok şimdi.
(fotoğraf: Arif Hüdaverdi Yaman, AA)

2000’lere gelindiğinde; Mahsun Kırmızıgül, Özcan Deniz ve Alişan gibi isimlerin öncülüğünde arabesk-fantezi müzik, —soyu tükenen neandertal’lerin Homo sapiens’in genlerinde ‘yaşaması’ gibi— Türkçe pop müziğin içinde yaşar hâle gelmiştir. Bu isimlerin, zaten bir melez tür olan arabeski daha da melezleştirecek bu yeni çıkışları, artık yeni yoldur; Alişan’ın dediği gibi olay bitmiştir, büyütmeyelim yani.

Herr Bülbül, tıpkı Hakan Taşıyan gibi bu melezleşmeye dahil olmamış (olamamış?) isimlerden biri olarak dikkat çekmektedir. Bu bağlamda müzisyenin askere gitmeden önce yayımlanan Kör Kurşun albümündeki “Garip Yolcu” adlı uzun havasının içindeki sözler, kendisi piyasada yokken olacaklara dair bir ‘kehanet’ gibidir: “Ey benim ağam, çağ geçer / Bostan kurur, bağ geçer / Gençliğine güvenme kurban olduğum / Bel bükülür, saç dökülür, çağ geçer.”

Askerlik hizmetini tamamladıktan sonra Bana Düştü - Neden Dedo (2000) ve Yalan Sevgiler (2001) albümleri yayımlanan müzisyenin ismi, narkotik operasyonlarında da geçmeye başlamıştır. Gerek 2000’lerde değişim geçiren müzik piyasasına eklemlen(e)memesi gerek de adının bu operasyonlarda geçmesi, müzisyenin kariyerinde duraklama ve dağılma dönemi olarak adlandırdığım yeni bir dönemi başlatmıştır.

2009 tarihli röportajında bahsi geçen değişim günlerini “80’li yıllarda Türkiye’de arabesk de, halk müziği de çok daha başka bir yerdeydi. Şimdi kulvarı kaydı, fantezi müzik olarak anılıyor. İsmi değişiyor gibi oldu ama bizim türümüz aynı. Her sene bir şarkı patlamak zorundasın, kaset tutmadı mı, şarkı satmadı mı biraz iniş yaptın gibi görünüyor. Bir şarkıya bakan bir olay yani.” şeklinde hatırladığı görülen Herr Bülbül, “Şu an piyasa çok kötü. İnternetten indiriyorlar şarkıları.” sözüyle de kariyerindeki duraksamanın tek sebebi olarak internetin piyasada açmış olduğu kara deliği işaret etmektedir.

Duraklama ve dağılma döneminin —bence çok iyi parçalar barındıran— Bana Düştü, Yalan Sevgiler, Başımda Bela Var - Yarınsızım Ben (2002), Ateş Düştüğü Yeri Yakar (2004), Üzülmedim ki (2006), Kalemin Kırıldı (2007) albümleri —reklam desteği olmadan tabii— müzisyene göre 100–150 bin adet, menajeri Kocadağ’a göre de 70–80 bin adet satmıştır.

Yeryüzünden bakıldığında durum böyledir ama tersten bakıldığında, Azer Bülbül İmparatorluğu’nun, 2000’lerden itibaren yayımlanan her albümle ‘yeraltında’ yeniden yapılandığı fark edilmektedir; imparatorluk, müzisyenin ölümünün üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, tebaasına her gün kattığı yeni kuşak üyeleri sayesinde de çok uzun bir zaman yaşayacak gibi görünmektedir.

Tek tek parçaların YouTube aracılığıyla havada dolaştığı bu nevzuhur imparatorlukta zaman, ses kalitesi veya albüm kavramları yoktur; bazen sadece bir parça, tebaadan birinin hayatının son parçası olabilmektedir.

Bu bağlamda müzisyenin “Ben türümü değiştirmeyi düşünmüyorum. Biz sevda ulaşılmazlığını anlatıyoruz. Bizim türümüzde Türkiye’de bizim gibi yaşayanlar, sevenler, ulaşamayanlar, varoşlar var. Zengin fakir olduğu müddetçe, sevda ulaşılmazlığı vardır.” şeklindeki ‘sınıf’ göndermeli yerli ve milli yorumu hatırlanmalıdır.

kaynak: Sabah

Dirty young man

Herr Bülbül’ün parçalarında beste, sözlerin emrindedir. Orhan Gencebay veya Müslüm Gürses parçalarında güçlü sözler, güçlü bestelerle desteklenirken, Herr Bülbül’ün parçalarının gücü sözlerindedir.

Ama sözler de nihayetinde gücünü, —parçalarında kendini yaşadığını belirten— Bülbül’ün yorumuyla kazanır.

Arabeskin büyük babalarının parçalarını dinlerken bestenin güzelliği, çoğu zaman sözleri unutturur ama böyle bir şey Herr Bülbül’ün parçaları için geçerli değildir. (Orhan Gencebay, örneğin “Yarabbim” bestesine söz olarak solucan deliği açmaya yarayacak formülleri yazsaydı, emin olun Türkiye Uzay Ajansı yine bu sene kurulurdu.)

Herr Bülbül, —“Kalemin Kırıldı”, “Zoruna mı Gitti”, “Başaramadım”, “Zordayım”, “Borcum Bitmedi”, “İyi Değilim”, “Alıştım”, “Yarınsızım Ben”, “Yaralım”, “Başımıza Gelene Bak”, “Dayanamıyorum” örneklerinden anlaşılacağı üzere— parçalarında derdini söz oyunları yapmadan, hayattan süzülen en basit şekliyle aktarır. Tam da bu nedenle, dinlediğim ilk günden beri Herr Bülbül bana Charles Bukowski’yi çağrıştırmıştır; Amerikan edebiyatının ve gönüllerimizin biricik yazarı Bukowski’nin de şiir ve öykülerindeki gücü, üslubunun yalınlığından kaynaklanıyordu. (Bukowski çağrışımına kızanlar, Yılmaz Özdil çağrışımı gelmemesine şükretmeli!)

Herr Bülbül, sadece sesi güçlü bir yorumcu değildir; albümlerindeki birçok parçanın ya sözlerini yazmış ya da bestesini yapmıştır.14 Burada ilginç olan nokta, kariyerinin ilk günlerinde üçüncü kişilerin parasızlığını, yalnızlığını, çaresizliğini, isyanını, darlanmasını anlatan Herr Bülbül’ün kendi kaderinin de zamanla parçalarıyla iç içe geçmesidir, kısa bir süre sonra Subutay da parçalarında anlattığı karakterlerden birine (Azer) dönüşmüştür. 

Bu bağlamda Herr Bülbül’ün “Ben kendi üzerime yazarım tüm şarkıları, ama bütün insanlar arasında benim gibi yaşayanlar var demek ki bir duygu paylaşımı oluyor. O andaki psikolojim neyse onu yazıyorum, onu söylüyorum.” sözleri dikkat çekicidir.

Erken gördüm hayatı
Yaşamaktan soğudum
Ben bir genç ihtiyarım
Hızlı yaşadım yoruldum

kaynak: Sabah

“Ben felekle hiç aram iyi değildir”

Herr Bülbül, 20 Kasım 2010 tarihinde Kırıkkale’de yayın yapan Radyo 71’e, Alemin En Kralı Cemil’e konuk olur. YouTube’da yer alan görüntülere göre Herr Bülbül, az önce bitirdikleri canlı yayını radyocu Cemil’le birlikte stüdyoda dinlerken, kariyerinin ışıltılı günlerinin anlatıldığı kısımda kendini tutamaz ve ağlamaya başlar. Ve yine başka bir ses kaydına göre, program kendisinin “Felek” parçasıyla kapanış yaparken, alkollü olduğu anlaşılan müzisyen küçük ve dokunaklı bir veda yapar; Herr Bülbül, daha o zamanlar tüm Türkiye’ye güle güle demek ister gibidir.

Ses kaydının tam çözümü şöyle:
“Efendim, bu türkü de benim en çok sevdiğim türkülerimin arasında biriydi. Çünkü ben felekle hiç aram iyi değildir. Çünkü felek hiçbir zaman yüzümüze güller yapmadı, biz... Öyle değil mi beyefendi, sen biliyorsun değil mi Cemil Bey? Cemil arkadaşım çok iyi bir yayıncı, çok iyi bir programcı. Ama biz felekten yana şanslıyız, ne yapacağız? Bütün Kırıkkale halkının; büyüklerinin ellerinden, küçüklerinin gözlerinden öperim. Ben Azer Bülbül, hayırlı akşamlar diliyoruz, tamam mı benim babam? Allahaısmarladık sağ olsun, sağ olun…”

Tamam Azer Baba’m, açtığın solucan deliğinden sana bin selam! Carl Sagan gibi senin de yıldızlararası tozun bol olsun; hiç de merak etme, parçaların ve anındır senden bize kalan.

Sen nasıl feleksin, ben nasıl insan 
Bir sana bak felek bir de bana bak 
Ben de bir insanım her insan gibi 
Bir bana bak felek bir de ele

Bir fayda görmedim ben senden felek 
Hiçbir işte bana kâr ettirmedin 
Nice güzel sevdim nazlı edalı 
Hiçbirini bana yar ettirmedin

Taç ettin başıma kara sevdayı 
Üstüme üstüme saldın belayı 
Zehir ettin bana aşkı sevdayı 
Her zaman ağlattın sen beni felek

Azer Bülbül’ün sevdiğim parçalarını
bu
playlist’te topladım.*

* Ayrıca Spotify’da hazırladığım diğer playlist’ler mevcut.

1. Bu ve bundan sonraki alıntılar Azer Bülbül parçalarından.

2. Mesaj, İnkılâp Kitabevi, 1987.

3. Farklı adla yeniden yayımlanmış olanlar hariç 19 albüm ile 6 derleme-düet albümü.

4. 1990 yılında Mustafa Topaloğlu, abi Hilmi Topaloğlu ve Burhan Aydemir’ce kurulan; Mahsun Kırmızıgül, Özcan Deniz, Erdal Çelik gibi isimlerin albümlerini yayımlamış kısa ömürlü müzik firması; Prestij Müzik’in selefi.

5. Azer Bülbül’ün yıllar yıllar sonra, duraklama ve dağılma döneminde yani, Kürtlere olan ilgisi, “Caney”, “Keje”, “Ne Sayarsan Say” parçalarında görüleceği üzere, özel isimlerden, popüler kelimelerden (Örneğin, Kürtçe “Dedim ki” anlamına gelen “Mıgo” kelimesi) müteşekkil kültürel bir bağa evrilir; Bülbül, Türkiye’de çok nadir bir şekilde, tüm etnik kimliklerden insanları etrafında ‘tutan’ bir müzisyendir.

6. Müzisyenin bu ve bundan sonra alıntılanan sözleri, Ayça Örer’in kendisiyle yapmış olduğu röportajdan: “Müslüm Dede Oldu Artık Baba Benim

7. Milliyet, Pazar Postası, 27.12.1997, s. 2.

8. Milliyet, 25.05.1999, s. 32.

9. Meltem Yılmaz’ın müzisyenin menajeri ve yakın dostu Mustafa Kocadağ’la röportajı: “Vefasız bir dünyadayız”, Bavul, sayı: 5, Şubat 2016.

10. Azer Bülbül’ün hayranlarıyla olan derin bağını anlamak için 2010 yılındaki Diyarbakır konserinin görüntüleri izlemek gerekir.

11. Azer Bülbül’ün Ahmet Kaya’yı çağrıştıran vokali için “Başımda Bela Var” (2002) parçası dinlenmelidir.

12. Bülbül, son albümü Duygularım’da Yıldız Tilbe’nin “Aşk Laftan Anlamaz ki” parçasını yorumladı ve yine Tilbe’yle “Gidiyorum” parçasında düet yaptı.

13. Elenor Müzik’in sahibi Muhteşem Candan’ın aktardığına göre, arabeskçilere 70’li yıllarda ayda sadece bir kez TRT’ye çıkma izni veriliyordu; arabesk parçalar da TRT Radyo’da haftada sadece bir kez çalınıyordu.

14. Maalesef Azer Bülbül’ün, Müslüm Gürses-Burhan Bayar ya da İbrahim Tatlıses-Burhan Bayar ilişkisine benzer, sabit ve yer yer müzisyeni iyi anlamda kontrol altında tutan bir müzikal ilişkisi-dostluğu olmamıştır; her yeni albümünde söz yazarları, besteciler değişiklik göstermiştir. Ama yine de ‘ne gibi’ söz yazarlarıyla çalıştığını anlamak için Fikret Sebas ya da Hamza Dekeli’nin hayatları incelenebilir. “Zoruna mı Gitti” parçasının söz-müziği Sebas’a aittir.

arabesk, Azer Bülbül, müzik, Özgün Çağlar, popüler kültür