Yabancılar
Yabancılar
Genç Bir Rock Grubunun
Kurgu ile Gerçek Arasındaki
Hikâyesi

Küçük yaşta aldım sazı elime 
Dertli dertli vurdum sazın teline 
Uyma dedim, uydun eller sözüne 
Kayseri türküsü

IV. Ömer’in çocukluğu - Evdeki yabancı

Kış, 2017

Ömer, bilgisayar masasının başında —kaçıncı bölümünde olduğunu artık takip edemediği— How I Met Your Mother dizisini izlerken, eşofman altının belini sıkan lastiğinden nasıl kurtulabileceğine dair planlar yapıyordu. Yirmi dakikalık bölüm bittiğinde, yaptığı tüm tasarılar esneme nöbetine yenik düştü. Dizüstünü kapatıp daha önce yalnızca küçük bir parça ısırdığını çok iyi hatırladığı Kinder Süt Dilimi’ni ağzına götürdü. Yan tarafında duran ve biriktirdiği harçlıklarıyla satın aldığı bas gitarına gururla baktı, ama bu ne biçim yarıyıl tatiliydi be, dilinin üzerinde kayan süt dilimine yazık olacağını bilmese bas bas bağıracaktı.

Aslında —az sayıdaki arkadaşıyla GameX gibi dijital oyun fuarlarına gitmelerini ya da McDonald’s’ta yemek yemelerini saymazsak— Kadriye Moroğlu Anadolu Lisesi’nde, yabancı dil bölümü üçüncü sınıf öğrencisi olan Ömer, günlerini odasında Amerikan dizileri izleyerek, video oyunları oynayarak, Blink-182, Sum 41, Green Day, Mor ve Ötesi, Manga gibi grupları dinleyerek ya da gitarıyla alıştırma yaparak geçirirdi; içine kapandığı apartman dairesi kendisini sanal ağlarla dış dünyaya bağlıyordu.

Ömer, çok sevdiği Blink-182 grubunun tişörtüyle, odasında

“[...] özellikle de annelerimize sesleniyorum. Lütfen çocuklarınızla ilgilenin, onları yalnız bırakmayın. Dışarıda kimlerle vakit geçirdiğini sorun, eve kaçta döndüğüne dikkat edin. Odalarından saatlerce çıkmıyorlarsa neler yaptıklarını bilin, aynı evde bir yabancıyla yaşamayın. Maalesef ve maalesef, en çok da büyüme çağındaki gençlerimiz bu bonzai illetine tutuluyor. İlgisiz anne babaların bunda kabahati çok, hatayı çocuklarında değil kendilerinde aramalılar. Çocuğunuzu tek başına bırakmamaya dikkat edin… İlgi ilgi ilgi, çocuklarımızı kötü alışkanlıklardan ancak böyle koruruz. Danışanlarım bana…”

Ev işlerini öğleden sonraya bırakmamış olmanın dayanılmaz hafifliğiyle salondaki kanepeye uzanmış olan Halime Hanım, bir süredir televizyonda danışanlı manışanlı bir şeyler anlatan, pantolon askılı yaşlı adamın son söylediklerini duyunca ve üzerine de, İstanbul’da bonzai kullanımının semt semt nasıl arttığına dair bir VTR seyredince, soluğu çocuğunun odasında aldı. Allaha şükür iki tane gül gibi kız evlat büyütmüştü ama bu sonuncu bir acayipti; bütün gün niye dışarı çıkmıyordu? Yoksa dinlediği o müziklerle ‘bomzai’ falan mı enjekte ediyordu kendine odasında?

“Anne bir kapıyı çal ya!”
“Sus! Ben senin annenim, girerim.”
“Yine ne oldu?”
“Sen şimdi söyle bana, ‘bomzai’ içiyor musun Ömer? Bana doğruyu söyle.”
“Ne? O nerden çıktı ya?”
“Televizyonda diyor, bizim buralarda da çok yaygınmış. Bomzai!”
”Daha önce öyle bir rock grubu duymadım!”

Dizilerde sık sık gördüğü donut’ı mesela, dünyadaki bütün uyuşturucu ve uyarıcı maddelerden daha çok merak eden Ömer, kısa sürede yatıştırdığı annesinden —hazır odasındayken— kendisinin üç dört fotoğrafını çekmesini istedi: Üzerinde Sex Pistols’un “God Save The Queen / Did You No Wrong” 45’liğinin kapağının yer aldığı tişörtünü giydi, güneş gözlüğünü taktı, bas gitarını boynuna geçirdi. Çekilen fotoğraflardan en uygun olanını seçip (cool bro, gelsin like’lar!) Facebook’ta profil fotoğrafı yaptı.

Ömer’in Facebook hesabında yüz yüze tanışmadığı ama ‘ortak arkadaşlar’ nedeniyle eklediği birçok kişi vardı, dört beş gün sonra mesajını aldığı Paşa da bunlardan biriydi: The Foreigners diye bir grupları varmış, İngilizce cover’lar çalıyorlarmış, tam da bu aralar bas gitarist arıyorlarmış. Kendisi aralarına katılmayı hiç düşünür müymüş? Ömer, gelen mesaja o kadar sevindi ki, uzun zaman sonra ilk defa dışarı çıktı, ama apartmanların arasında dolaşmaktan başka yapacak bir şey bulamadığı için kırk dakika içinde eve döndü. Koridorda paltosunu çıkarırken marketten Kinder Süt Dilimi almayı unuttuğunu fark etti ama umursamadı, çünkü annesi kendisine ‘ağlayan kek’ ya da ‘yalancı brownie’ falan yapardı şimdi. Odasına doğru yürüdü, rock star’lığa giden yollar gerçekten çok zorluydu, öyle diyorlardı.

III. O bateri pedalı şimdi yerlerde, belki de çöpçünün yorgun elinde

Sonbahar, 2017

“Kanka! Senin makine yanındaydı değil mi?”
“Aynen kanka, bak kutusunda.”
“Bir fotomu çeksene, Instagram’ıma atayım… Survivor’a başvurduğumda sanaldaki tarzımız belli olsun!”
“Geç şöyle o zaman, hoca başlamadan hemen çekelim abi. Yalnız beni de etiketleyeceksin, yoksa valla çekmem.”
“Ayıpsın kanka… Bu bankın üzerine çıkarsam, nasıl olur? Bir dakika… Kardeş… Duymuyor galiba… Alo?”

Öğle sonrasında, fakültenin bahçesindeki bir bankta oturan 19 yaşındaki Paşa, Arctic Monkeys’in “No Buses” parçasını gözlerini kapatmış dinlerken ayağıyla da ritme eşlik ediyordu. İstanbul-Bakü arasında durmadan gidip gelen bir otobüsün içindeki yolculardan biri, Alex Turner’dı şimdi; kendisini böyle hayal etmek gerçekten iyi gelmişti ona. Koluna birisinin dokunduğunu hissedince irkildi.

“Aptal poser’lar, ne olacak!” diye düşünerek ve “Tabii tabii, ben de zaten şimdi gidecektim”ten sonra da gülümsemeyi ihmal etmeyerek, oturduğu banktan sadece bir dakikalığına kalkmasını rica etmiş öğrencilerin yanından ayrıldı. Bu diyalog, Yabancı Uyruklu Öğrenci Sınavı’ndan gayet yüksek bir puan alarak yerleştiği İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne, Radyo TV ve Sinema Bölümü’ne dair hayal kırıklıkları içinde en ufak olanlardandı.

Şimdi Paşa, Küçükçekmece’ye doğru giden bir metrobüsün cam kenarında, hâlâ sırtında duran çantasının müsaade ettiği kadar oturabilmişken, önünden akıp giden şehre dair de hayal kırıklıklarını düşünüyordu. Bakü’de ailesiyle yaşarken, gidebileceği en batıdaki şehir olduğu için tercih ettiği şu İstanbul, aslında kendi içinde, hep kaçmak istediği doğunun binbir tonunu barındırıyordu; bunu yaşadığı Fatih semti sayesinde çok iyi tecrübe etmişti. Ve yine, post-Sovyet ülkelerindeki şehirlerin bir merkezi-çarşısı olurdu; buranın ise Kadıköy’ü, Beyoğlu’su ve Beşiktaş’ı, hatta Avcıları’ı falan vardı, sık sık aklı karışıyordu. Yaşamak evet burada çok pahalıydı ama neyse ki, ilk defa İstanbul’da tattığı ve çok sevdiği etsiz çiğköfte dürüm sadece üç liraydı.

Yanında oturan türbanlı kadının susmak nedir bilmeyen bebeğiyle göz göze gelmemeye çalışarak bol nar ekşili dürümünden bir parça ısırdı ve Azerbaycan’daki kız arkadaşını düşünmeye başladı, ama metrobüste olduğunu hatırlayarak bundan vazgeçti; ailesini düşündü. Babasının Nokia 6500’ünden kendisine dinlettiği The Beatles parçaları hâlâ aklındaydı, ama şimdi kendisi de bir “Let it Be”, “Something” “Come Together” kadar iyi olmasa da bazı parçalar yazıyordu. Mesela ilk Türkçe parçaları olan “Mesafe”, en sevdiği işleri arasındaydı: İki ülke arasındaki kilometrelerle sınandığı yetmiyormuş gibi, şimdi de İstanbul’un ilçeleri arasındaki uzun yollarla sınanıyordu, olsundu zaten çiğköfte sosunun da acılısını severdi.

“Mesafe”, Yabancılar

Kendi ülkesinde kalsa ve yine müzisyen olmak isteseydi, önünde iki yol olacağının farkındaydı; Vaqif Mustafazadə’leri çıkarmış memleketinde ya kesinlikle iyi bir caz gitaristi-piyanisti olması gerekiyordu ya da ailesi-çevresi bu sevdadan vazgeçmesini isteyecekti. Azerbaycan’da müzisyen olmak isteyenler için kesinlikle ara seçenekler yoktu; orada kendisi gibi rock’çı adayları —İngilizce albümler hazırlamak üzere— bir yolunu bulup Birleşik Krallık’a ya da ABD’ye gitmeye bakıyordu. Bu nedenle Türkiye, müzisyenler için tam bir cennetti; burada her türde, her yaştan müzik yapmaya niyetli birçok insan vardı. Al işte, kendi grubundaki arkadaşları: Ömer, Emre ve Yasin… Onlarla Cennet Mahallesi’ndeki stüdyoda buluşup kulaklarına estiği gibi çalmak, genellikle de Arctic Monkeys ve The Strokes parçalarını cover’lamak, gerçekten kendisini bu aralar ayakta, daha doğrusu şehrin ritminde tutan tek şeydi.

“Abi, bizimkiler geldi mi?”
“…”
“Abi, ben geldim. Selam.”

Bilgisayarda uzun saatler okey oynadığı için gözleri kanlanmış, stüdyonun sahibi orta yaşlı adam, Lark marka sigarasından derin bir nefes çekip Paşa’nın suratına sarımsak kokusuyla karışık bir duman üfledi.

“Hı? Sen mi geldin? İyi ki geldin… Mayıdanoz.”
“Yo abi, ne maydanozu? Bizimki The Foreigners… Türkçesiyle Yabancılar. Hep çalıyoruz ya.”
“Biliyorum lan! Mayıdanoz kalmış dişinde, onu diyorum ben!”
“Ha öyle mi, pardon.”
“Ama sen geç geç içeri, ben geliyorum.”
“Tamam abi... Sen niye ge…”
“Söyle seninkilere de, bir yere kaçayım demesinler!”
“Niye abi, bir sorun mu oldu, hayırdır?”
“Hadi geç içeri!”
“...”
“Forınız bilmem ne şeymiş, peh… Önce azıcık Türk olun lan, insan olun!”

Sırtından ter damlamaya başlayan Paşa, —aklındaki sorularla birlikte ve zaman zaman da arkasını kollayarak— zemini fayans kaplı, bodrum gibi karanlık bir koridordan geçip stüdyoya doğru yürüdü. Saatini 5 + 5 + 5 + 5 liraya kiraladıkları bu hiç de iç açıcı olmayan stüdyo, Küçükçekmece’de eli enstrüman tutan gençlerin ancak PlayStation salonuna gitmekten sıkıldıklarında vakit geçirdikleri bir yerdi. Müzik aletleri eski, hamam böcekleri punk’çıydı. Paşa, bateristleri Emre’nin eğitim aldığı İstanbul Arel Üniversitesi’nden kendilerini izlemek için zaman zaman stüdyoya getirdiği arkadaşlarının heyecanını gördüğünde, grup olarak daha iyi stüdyoları hak ettiklerini düşünürdü. Bu gençler, grubunun ilk hayranlarıydı.

Yabancılar,
Küçükçekmece’deki stüdyoda

İzbe stüdyonun bir kenarına yaslanmış, tişörtünü öfkeyle dişleyen Ömer, sonunda Paşa’nın geldiğini görünce “Abi bittik, bütün müzik hayatımız bitti abi! İflas edeceğiz, yok olacağız! Ben anneme ne diyeceğim ya!” diyerek atıldı.

Baterinin yanında bağdaş kurmuş olan Emre ve Yasin, çölün ortasında az önce ölmüş atlarını seyreden kovboylar gibi kara kara düşünüyordu. İkisine meraklı gözlerle bakan Paşa, karşısında ağlamaklı ses tonuyla konuşan Ömer’e “Niye lan ne oldu?” diye sordu.

“Abi, Emre baterinin pedalını kırdı yanlışlıkla. Gitmiş bir de biz çalışırken adama yumurtlamış… Ulan Emre ya!”
“Hadi ya, ee?”
“Adam pedalın parasını vermezseniz çıkamazsınız dedi, seni bekliyordu son sözlerini söylemek için.”
“Dur bakayım… Bir pedal için mi bu bebekler gibi ağlamanız? Şerefsizin elektrik su faturasını biz ödüyoruz verdiğimiz kiralarla, ayıp lan bu yaptığı.”
“Bütün müzik hayatımız bitti valla… Ben de yine sadece liseli falan olacağım.”
“Saçmala şimdi Ömer! He, bir pedal için grubumuzu dağıtalım.”
“1.000 lira diyor, hemen ödeyemezsiniz kimlik bırakırsınız dedi. Bir daha da çaldırmayacakmış.”
“Öyle mi dedi Emre?”
“Evet, aynen öyle dedi.”
“Mesela beni sınır dışı mı ettirecek?”
“...”
“...”
“Biz de bundan sonra şu bahsettiğim Stüdyo Dodo’da çalarız, ne olacak? Hallederiz bir şekilde… John Lennon’ı öldürmüşler lan, bizim bu mesele de dert mi yani şimdi?”
“Aslında pedal çok eskiydi Paşa, valla benim suçum yok.”
“Tamam tamam, adamla konuşup halledeceğiz… Bu arada gelirken çiğköfte aldım size, bol nar ekşili… Aç ayı indie rock yapar mı, yapmaz!”
“Ooo!”
“Paşa’ya bak ya.”
“Valla ilk albümünü yapana kadar bu gruba kimseyi dokundurtmam! Daha yeni ilk Türkçe şarkımızı yaptık ya, azıcık kendinize inanın… Yabancılar’ız lan biz… Aynen aynen, daha The Foreigners falan değil, Yabancılar’ız biz! Bu iyi oldu.”
“Topluma yabancıyız, bir o kadar da haklıyız!!!”
“Ha, bu daha da iyi oldu Ömer!”

II. İki müzisyenin ‘7’ saati

Yaz, 2018

Yabancılar’ın, Beyoğlu’ndaki Stüdyo Dodo’da borç harç kayıtlarını yaptığı, dört parçalık ilk EP’si Mesafe, YouTube ve Spotify’da yayımlamıştı. EP’ye gelen sayılı yorum içinde solistin, yani Paşa’nın sesinin pek iyi duyulmadığı ağırlıktaydı. Paşa, ilk EP’lerinin az ses getirmesine üzgün, Ömer ise gelecek güzel günlere kadar (“Hiç olmazsa ikinci EP’mize kadar bekleyelim abi!”) umudunu korumakta kararlıydı.

Yine, Beyoğlu ve Kadıköy’de, çoğunu punk’çıların oluşturduğu amatör gruplarla (Parazit Kolektif) birkaç kere sahneye de çıkmış olan grupta anlaşmazlıklar başlamıştı. Paşa’nın yakın arkadaşı Yasin (arkadaşları onu çekik gözleri nedeniyle ‘Çinli’ diye çağırırdı), bu konser serilerinde tanışma imkânı bulduğu punk’çıların cazibesine kapılmış ve artık yaptıkları müziği beğenmez olmuştu. Yabancılar’ın punk rock rüzgârındaki yerini almasını istiyordu, ama karşısında Ömer ve Paşa’nın Arctic Monkeys-The Strokes benzeri müzik yapmaktaki direncini bulunca, gruptan ayrılarak Asperger adlı punk grubuna dahil oldu. Oysa ki yakın zamana kadar indie rock yapmak konusunda, gruptaki herkesten daha istekli olan kendisiydi; grubun içinde Çin seddi gibi bir şey belirmişti şimdi.1

Kadıköy’deki Zeuve bar konserinden

O yaz, Marmara Üniversitesi Fransızca Öğretmenliği Bölümü’ne yerleştiğini öğrenen Ömer, grupta elektro gitar çalmaya başlamıştı ve Yetkin adındaki bir yakın arkadaşlarının da gruba bas gitarist olarak dahil olması gündemdeydi. Yasin’i punk’çılara kaptıran Ömer ile Paşa arasında gelişen dostluk, artık grubun temel itici gücü olmuştu; Ömer, annesinden izin almayı başardığı zamanlar Paşa’nın Çapa’daki evinde kalıyordu.

19.05 Ömer, “Abi Spotify’daki aylık dinleyici sayımız 332 olmuş! Üç saat önce 330’du, inanabiliyor musun ya, müthiş!” diye sesini yükselttikten sonra elinde biriktirdiği çekirdek içlerini bir seferde ağzına attı. Kanepenin diğer ucunda yayılarak oturan Paşa, tişörtünün içinden geçirdiği sol eliyle çenesini kaşıyordu, sağ elindeki telefonundan gözünü ayırmayarak “Hı, öyle mi?” dedi; “Ya bak online görünüyor ama hâlâ aramıyor!” Bahsettiği kişi, Bakü’de yaşayan kız arkadaşıydı.

20.07 Masaya koydukları dizüstü bilgisayardan bir Oasis konseri seyrederlerken Paşa aniden yerinden zıplayınca gövdesine yasladığı Lipton Ice Tea dolu fincan kanepenin ortasına devrildi; umursamadı, “Çok pis gaza geldim! Hadi, biraz çalışalım,” dedi. “Tamam abi ama acıktım ben. Ne yesek acaba?” diye sordu Ömer, birazdan gitara dokunacak parmaklarını çekirdeğin tuzundan nasıl ayırabileceğini düşünürken. Paşa, gri beresini başına geçirmeden önce ıslak kanepeyi sildi, “Kanat olabilir!” dedi; “Ucuz oluyor burada, kanat kanatlandırır!”

Ömer ve Paşa, Çapa’daki evde

21.13 Paşa’nın WhatsApp’tan üst üste yolladığı mesajları internetini kapattıktan sonra okuyan Nilüfer, “Mesafe” parçasına YouTube’dan yorum yazan hemcinslerinin izini sürmekle meşguldü. Paşa, kız arkadaşının offline olduğunu bir kez daha görünce, ağzına bir kanat parçası atarak “Yemekten sonra da şu son besteye mi çalışsak? Ama hiç yazacak söz gelmiyor aklıma,” dedi. Ömer, “Boş ver, sen yine bulursun bir şeyler abi. Ben riff’leri yazdım zaten…” dedikten sonra ekledi: “Senin bereyi biraz da ben mi taksam acaba? Şu yaz günü çok sıcak olmadı mı kafan?” Paşa, “Yağmurlar yağıyor şimdi dışarıda, puslu bir hava var aslında… Ha, bir dakika! Bu sözler nasıl?” diye sordu. “Indie rock’çıya her yer İngiltere, helal sana!” diye ellerindeki yağa aldırmadan alkış tuttu Ömer.

22.50 Paşa ağzında sigarasıyla, eski indie’ci yeni punk’çı Yasin hakkında sinirli sinirli konuşuyordu: “Bir de gelmiş bana diyor ki, sen yeni Kaan Boşnak mı olacaksın, bırak bu işleri!” Ömer, paketten bir sigara alıp yaktıktan sonra tam araya giriyordu ki Paşa devam etti: “Gitsin o bangır bangır müzik yapan yeni dostlarıyla üç akor basma kolaycılığına kaçsın! Biz bu müziğimizle Türkiye’de tekiz! Etraf zaten punk’çı dolu, biz farklıyız lan!”

İlk punk’çılarımızdan
Tünay Akdeniz’in (Grup Çığrışım)
70’li yıllarda yayımlanmış parçaları,
 2017 yılında
The Godfather of Turkish Punk LP’sinde toplandı, kaynak: Discogs

23.40 Dizüstünde Cosmos: A Spacetime Odyssey belgeselinin bölümlerinden biri oynarken, “Vay be! Şu koskocaman evrende, biz bir hiçiz gerçekten” diye düşündükten sonra “Sen Yuri Gagarin’i biliyor musun Ömer? Bizim Sovyet kozmonot hani?” diye seslendi Paşa. Yirmi dakikadır tuvalette olan Ömer, “Yok, bilmiyorum. Bir dakika beklersen geleceğim…” deyince Paşa, “Onu anladım ben!” diyerek kahkaha attı. İce Tea’sinden bir yudum almak isterken temkinliydi. Tam da o an WhatsApp’tan kız arkadaşının aradığını gördü, eli ayağı birbirine dolandı, fincan yine devrildi.

00.50 Paşa, uzun bir süredir diğer odada telefonla konuşuyordu. Ömer, Paşa’nın anadilini pek bir komik bulurdu. Arkadaşının, kız arkadaşına bağırdığını duyunca gülmeyi bırakıp gitarıyla çalışmaya devam etti. Kendisi de yakın bir zamanda kız arkadaşından ayrılmıştı; şu kızlar gerçekten sürekli ilgi istiyordu, o kadar ilgi istiyorlardı ki bir erkek olarak, müzisyen olarak kendine zaman ayırmaları mümkün değildi, ama yine de yalnızlık çok kötüydü be.

01.30 Paşa, gitarını çalarken pek bir düşünceliydi. “Abi, kız arkadaşından sonra çalışmak zor geliyorsa, bırakalım…” dedi Ömer. Odadaki müzisyen afişleri arasında gözünü gezdirdikten sonra “Buldum!” diye heyecanla ayağa kalktı Paşa. Çalıştıkları besteyi mırıldandı ve cümleler ağzından dökülmeye başladı: “Her şey böyle olmamalıydı / Hepimiz bu oyunun / Birer küçük parçalarıydık / Bu büyük evrende anlamsız şeylere / Ne de büyük anlamlar yükledik”

02.12 Yeni parçaları “7”nin sözlerine son hâlini verdiğinde, Ömer’in kafasındaki bereyle kanepede uyuduğunu gören Paşa, gitarıyla diğer odaya gitti ve parçanın ilk versiyonunu kız arkadaşına dinletmek için ses kaydı aldı. Af dilemek istiyordu, mesajına “Sen olmasan, bu şarkıyı yazamazdım ben!” notunu iliştirdi. Tek tık görünce endişelendi. Kız arkadaşı ise o sıra gözleri yaşlı bir şekilde Bakü-İstanbul uçak biletlerinin fiyatlarını karşılaştırıyordu; telefonun şarjı da asetonu da bitmişti, aslında çok öfkeliydi. Aman neyse, Paşa’nın paşa gönlü bilirdi, bilgisayarını kapatıp uyudu. Telefonu şarjdayken uyumaktan korkanlardandı.

“7”, Yabancılar

I. Özgün’ün not defteri

İlkbahar, 2019

Özgün, Yabancılar’ı2 Spotify’ın dehlizlerine daldığı o günlerden birinde keşfetmişti. Aylık dinleyici sayıları üç bin küsur olan grubun ikinci EP’si Kapüşon yeni yayımlanmıştı ve çıkış parçası olarak seçilen “7” için —fakülteden ödünç alınan kamerayla— İstiklal Caddesi’nde çekilen klip pek bir heyecan vericiydi. Manifold’a müzik üzerine yazacak yeni konu düşünürken denk geldiği bu çocuklarla bir buluşma gerçekleştirse ortaya ilgi çekici bir yazı çıkabilirdi. Evet, yazacaklarının uzun bir süre Azer Bülbül metninin gölgesinde kalacağını biliyordu ama yine de hayattı bu, hiç belli olmaz, her an her şey olabilirdi.

Özgün üç gün sonra, Yabancılar’ın genelde vakit geçirdiği Beyoğlu’ndaki Stef Coffee’de buluşabileceklerine dair bir mesaj aldığında, contası yıprandığı için gittikçe daha da acı kahveler yapan moka pot’una sövmekle meşguldü ve Bluetooth hoparlöründen Mor ve Ötesi’nin ilk albümü Şehir (1996, Ada Müzik) duyuluyordu. Bazı tanıdıklarına Yabancılar’ın parçalarını yollayarak fikirlerini öğrenmek istemişti; gelen yorumlar genelde grubun bestelerinin güçlü, sözlerinin ise basit olduğu şeklindeydi. “Yahu Harun Tekin’in grubu da müzikal yolculuğuna tıpkı bu çocuklarınki gibi başlamadı mı?” diye düşündü; “Elbette yaş alınca sözleri güçlenir, ama müzikal yetenek sonradan kazanılmaz ki!”

Şimdi, Paşa, Ömer ve Yetkin’le üç saati bulan bir görüşmenin ardından Hazzopulo Pasajı’ndaki Kahveci Mustafa Amca Jean’s’te oturuyordu. Tadı bulaşık suyunu andıran çayını içerken gözlemlerini madde madde aklının not defterine geçirmeye başladı:

Paşa, Ömer ve Yetkin’le
Stef Coffee’deki görüşmeden

- 2000’li yılların çocukları pek bir şey okumuyor, neredeyse tamamen görsel kaynaklardan besleniyor. Bunun iyi mi kötü mü olduğuna dair ahkâm kesmek, yazılı olanın yerini aşama aşama görsele bıraktığı sürecin doğrudan ‘kurbanı’ 80’li ve 90’lı yılların çocuklarının pek haddi olmasa gerek. Bir ara kuşak olarak, kendi bocalamalarımızın hıncını yeni kuşaktan çıkarmamalıyız.

- Yabancılar üyelerinin plak, CD ve kasete dair hiçbir anıları yok, ama küçük yaşlardan itibaren Dream TV, MTV, Eurovision’la (ve sonrasında YouTube ve Spotify’la) sıkı bağları var. Ömer ve Paşa’nın, Kadıköy’deki Aylak barda verilen konser biter bitmez eve dönüp —Türkiye’nin katılmadığı— Eurovision’u soluksuz seyretmeleri buna en son örnek sayılabilir.

- Müziklerini insanlara sunmak açısından internetin kendilerine büyük bir imkân tanıdığının farkındalar, ama özellikle YouTube’daki yerli yabancı içerik bombardımanından (“Barış Özcan yine iyi abi, bir de Ruhi Çenet diye denyo var!”) hoşnut değiller. Çünkü —kendilerini de düşünerek— insanların günlük bir video izleme kapasitesi olduğunu, bu nedenle de grup videolarının olması gerekenden daha az takipçiye ulaştığını düşünüyorlar.

- Yaptıkları müziği indie rock olarak tanımlıyor ve dinleyicilerinin büyük kısmının Alsancak-Kadıköy-Kızılay’da vakit geçirmeyi seven, “güvenlikli sitelerde yaşayan, iyi ailelerin çocuklarının” oluşturduğunu söylüyorlar. Ama kendilerini herhangi bir semtin grubu olarak değil, bir İstanbul grubu olarak görüyor ve talep olduğunda “Şırnak’ta, Bolu’da dahi” sahne alabileceklerini vurguluyorlar.

- Yine de grup üyeleri için Türkiye, bir yolunu buldukları zaman terk edip Avrupa’ya ya da ABD’ye gitmek istedikleri bir yer. Ekrem İmamoğlu’nun ilk seçimde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilmesi, kapısının önünde bavullarıyla bekleyen birçok arkadaşımın yurtdışı planlarını askıya almasına sebep olmuştu. Yabancılar ise, İmamoğlu’nu birçokları gibi “sempatik” buluyor ve —ikinci seçime gerek duymaksızın— belediye başkanı olarak kabul ediyor ama yarın öbür gün, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde karşısında yer alacak ismin “yumuşak huylu” İmamoğlu değil, “dobra dobra konuşan, sert adam” Muharrem İnce olması gerektiğine inanıyor…

Pijamalarla çıkılan bir konserde Ömer

- Yeni kuşak için “homofobi”, “ataerkillik”, “ifşa” gibi kelimeler, üzerine uzun uzun kafa yorularak sonradan öğrenilen kelimeler değil. Mesela, arkadaşlarından biri, LGBTİ kimliğiyle bilinen bir arkadaşlarına en ufak bir kötü davranışta bulunduğunda “homofobik” denilerek ortamlarından dışlanabiliyor ve yine bir erkek olarak, karşı cinsle gönül ilişkilerine yelken açtıklarında çok dikkatli davranmaları gerektiğini düşünüyorlar.

- Her biri, tek başına vakit geçirmeye çok önem veriyor ve bu keyiflerinden bir şeyler koparacağına inandıkları gönül ilişkilerinden de kaçınıyor. Grup üyelerinden biri, flört sürecinde olduğu genç bir kadının ısrarla kendi evine gelmek istediğini anlattıktan sonra kıkırdayarak ekliyor: “Evimde fare var diye kaç kez yalan söyledim, kız korkup gelmedi tabii, oturdum dizimi izledim!”

- ‘Bilmediğinden, görmediğinden korkan’ anne babaların Sarıyer, Küçükçekmece ve Fatih gibi birbirinden uzak ilçelerden gelip Beyoğlu’ndaki stüdyoda rock müzik yapan çocukları bunlar… Ve onlar gibi ilçeler arası sık sık gidip gelen binlerce genç. Son yıllarda, İstanbul’un bir ucuyla diğer ucu arasındaki mesafenin metrobüs, metro, Marmaray ve otobüs gibi ulaşım araçlarıyla daha da çok kısalmasının ‘mobil’ bir genç tipi yarattığını söyleyebilirim. Yeni kuşağın, birbirinden farklı hayat tarzları barındıran ilçeler arasında bu kadar sık gidip geliyor oluşu, sanırım uzun vadede önyargılarla arasına mesafe koymaya meyyal bir kuşak yaratacak. Beylikdüzü ile Pendik arasındaki yolculuk, bir metrobüs ve bir de otobüs değiştirerek, artık sadece bir buçuk saat sürüyor.

- Yeni kuşak arasında punk rock gerçekten büyük bir yükselişte. Gençler, İstanbul’da —yeniden keşfedildiğini fark ettiğim— bu müzik sayesinde kıyafetlerinden arkadaşlıklarına, yiyip içtiklerinden hangi barlarda ve kafelerde takılacaklarına değin, büyük ve cazip cevaplar alıyor gibi. Yasin’in de dahil olduğu Asperger grubunun parçaları için seçtiği “İlber Ortaylı Olmak İstiyorum”, “Torbacıdan Gelen Bayram SMS’leri”, “Yaz Okulu” gibi isimler bu konuya dair genel bir fikir verebilir. Tünay Akdeniz’li Türkçe punk rock’tan bugünlere… İnsan gerçekten hayret ediyor.

Beyoğlu Sineması’nın
kadınlar tuvaletinden bir duvar yazısı, fotoğraf: Gizem Baykal

- Sigara içmeyi seven grup üyelerinin alkollü içkilerle arası pek yok. Hükümetin alkol fiyatlarını yüksek vergilerle, Everest dağının zirvesine doğru çekmesi yeni kuşak üzerinde etkili olmuşa benziyor. Mesela, sahne aldıkları mekânların kendilerine ikram ettiği bir iki birayı dinleyicilerine satıp elde ettikleri o parayla tavuk pilav yediklerinden gülümseyerek bahsediyorlar. Kahveyi ve çayı çok seviyorlar. Evet, çay.

“Abi, çay vereyim mi, he? Çay iç, çay…”

Yeni Türkü’nün “Ebruli” parçasını (Benim adım Ebruli / Biraz gerçek, biraz rüya / Yalanımı sevsinler, yalansız dönmüyor dünya) dinleyen Özgün’ü daldığı düşüncelerden çıkaran kişi, oturduğu masanın yanına bir kez daha gelip çay vermek için elini sinsice tepsisine götüren esmer garson oldu. “Çay may istemiyorum artık,” diye düşündü, “Eve gideyim de şu Yabancılar yazısını yazayım.” Ev, çok uzun zamandır Beyoğlu’ndan iyiydi.

Yabancılar’ın Spotify’daki sanatçı sayfası.

1. İstanbullu punk’lar ile indie rocker’lar arasında bir çekişme yaşandığı ortada. Asperger grubunun da hikâyesini kendi ağzından dinlemek iyi olabilir. Sonuçta indie rock da, punk da, arabesk de caz da bizim.

2. Türkiye müzik tarihindeki ilk ‘Yabancılar’, 1967 yılındaki Altın Mikrofon yarışmasına “Ağıt” türküsü düzenlemesiyle katılıp sonrasında ortadan kaybolan Ankaralı menşeli bir garage-psych grubudur.

{fotoğraflar: aksi belirtilmedikçe Yabancılar arşivinden}

gençlik, İstanbul, müzik, Özgün Çağlar, popüler kültür, punk, rock, Yabancılar