Dönüşüm Anının Tasarımcısı:
Iris van Herpen

4 Nisan sabahı, bir önceki akşam New York’ta gerçekleşen Game of Thrones prömiyerinin fotoğraflarına uyandık —ve benim gözlerim uzun süre tek bir fotoğraftan başkasını görmedi. Gwendoline Christie’nin bir fotoğrafıydı bu (izleyenler için Brienne of Tarth); Game of Thrones’un alevli arka planının önünde, kızıl tonlardaki duman desenli Iris van Herpen elbisesinin içinde tüm ihtişamıyla duruyordu. Elbisesindeki dumanları tanımlamak için “desen” sözcüğünden başkasını kullanamam ama, yine de sanki bu sözcükle haksızlık ediyormuşum gibi hissetmekten kendimi alamıyorum. Oyuncunun havaya kaldırdığı kolları ve bedeniyle arka plan arasında öyle bir geçiş vardı ki, “moda tarihinde varoluş amacına bu denli kavuşmuş bir elbise daha bilmiyorum” dedirtti bana. Çok iddialı bir cümle biliyorum; ancak bu, çok iddialı bir andı.

Bu çok özel bir andı, ancak Iris van Herpen için özel durumlar bir istisna teşkil etmiyor. Tasarımcının beden etrafında inşa ettiği eserleri ne zaman belirse ‘özel’ anlara aracı oluyorlar. “Moda sanat mıdır?” tartışmasının soru işaretinde yaşayan ‘avangard’ tasarımın en belirgin örneklerinden bazılarını sunan tasarımcı, heykelsilikle akışkanlığı aynı ustalıkla fethediyor.

“Avangard”, sözcük olarak öncülüğe işaret ediyor; bulunduğu döneme göre ileri, deneysel edebiyat, sanat, tasarım […] anlamına geliyor. Günümüz moda terminolojisi için bu doğru olmakla beraber, avangard moda tasarımı anlamsal olarak “hazır” veya ”gündelik” tasarımın karşısında bir yerde kalıyor. Van Herpen’in de söylediği gibi “sanatın nerede bitip, modanın nerede başladığını anlamak gittikçe zorlaşıyor.”

Iris van Herpen, Moda Tarihinin En Avangard Tasarımcısı” başlığıyla yayınlanan röportajında tasarımcı, modayla ilişkisini şu şekilde anlatıyor:

“Şahsen ben, modayı birçok insanın gördüğü gibi, sabitlenmiş bir şey olarak görmüyorum. Modayı değişmez bir şey gibi düşünerek kendimi sınırlamak istemiyorum… Daha ziyade onu tam gözlerimizin önünde dönüşen bir şey olarak düşünüyorum. Tasarlamaya başladığımda, nerede biteceğini bilmek istemiyorum. Cevaplayamayacağınız soruların arayışına çıkmak gibi bir şey. Eylemden, ellerin hareketinden gelmeli, kafadan değil.”

Tasarımcının yenilikçi ve kalıpların dışında kalan tasarımında en büyük rol oynayan faktörlerden biri “güzelliğin disiplinlerarası bir yerde” olduğunu düşünmesi. Modayla ilgilenmeye başladığı ilk yerin çocukluğundaki dans deneyimi olduğunu anlatıyor: “Dans aracılığıyla beden ve bedenin mekân ve hareketle olan ilişkisiyle ilgilenmeye başladım. Kıyafetlerde de beni çeken şey bu; benzer bir dönüştürücü güçleri var.” Tasarımcının çocukluğunda dans aracılığıyla keşfettiği bu beden, mekân ve hareket arasındaki ilişki, günümüzde tasarım anlayışının yapı taşlarından biri:

“Biçimin işlevi takip ettiği ifadesine katılmıyorum. Bunun yerine ben bedeni tamamlayan ve dönüştüren, bu yolla duyguyu da dönüştüren biçimler arayışına giriyorum. Beden için ve bedenin içinde sonsuz önem taşıyan hareket, benim işim için de aynı derecede önem taşıyor.”

Disiplinlerarasına düşkünlüğü, işbirliğinin bu denli üretiminin merkezinde yer almasına yol açıyor. Kariyeri boyunca sık sık farklı disiplinlerden sanatçılarla ortak çalışmalara imza atan tasarımcı, ilk ortak üretimini Amsterdam’daki Stedelijk Müzesi’ni tasarlayan Benthem Crouwel mimarlık grubuyla yapmış. Müzenin mimarisini bir lavaboya benzettiği için “su” hissini taşıyan bir giysi tasarlamak istemiş ve bunu nasıl başaracağını bilemediği noktada mimarların kullandığı üç boyutlu baskı teknolojisi ilgisini çekmiş. O noktada henüz 3D baskı teknolojisi giysilerde kullanılabilecek kadar gelişmemiş olduğu için sonuçta tasarımını elle üreterek hayata geçirmek zorunda kalmış olsa da, bu teknolojiden yararlanma fikrinin ilk tohumlarının atıldığı nokta olarak bu deneyimi anıyor. 2013’te suyun akışını yakalama fikri, yeni bir işbirliğiyle tekrar ziyaret ediliyor. Canlı olarak yayımlanan bu süreçte Daphne Guinness’in üzerine fırlatılan sular, Nick Knight tarafından yüksek hızda fotoğraflanıyor ve bunların arasından bir kareyi seçen van Herpen, bir hafta boyunca suyun hareketini beden üzerinde inşa etmekle meşgul oluyor. Van Herpen’in işbirlikleri saymakla bitmiyor; Björk ve Lady Gaga gibi sıradışı stilleriyle tanınan sanatçılarla sık sık yolları kesişiyor, New York Balesi için kostüm tasarlıyor…

Iris van Herpen, “Splash!”, 2013,
yapım videosundan ekran görüntüleri

Van Herpen tasarımının alametifarikası, yeni teknolojilerin detaylı bir el işçiliğiyle birleştirilmesi. Bu nedenle tasarımcı, kendi üretimini “organik fütürizm” olarak tanımlıyor. Iris van Herpen, ana akım moda sektöründe 3D baskı kullanımıyla yan yana anılan ilk isimlerden birisi. Ancak bu detaylı işçilik ve yoğun fiziksel formlar, van Herpen tasarımını somut düzleme hapsetmiyor. Van Herpen tasarımları, her koleksiyonda belirgin bir hikâye, bir tema ve bir duygu aktarıyor. Küratör Ninke Bloemberg’in “avatar’ımsı” olarak tanımladığı tasarımları, ilhamını “bilim ve teknolojiden” ziyade “bilimkurgu ve fantastik dünyadan” alıyorlar. Bu vizyonun en gerçekçi şekilde hayata geçirilmesine yardımcı olan ileri teknoloji üretim metotları, tasarımcının zengin duygusal ve düşünsel anlatımına müdahale etmiyor.

Moda kuramcısı profesör Anneke Smelik’e göre1 van Herpen’in tasarımları, çoğu zaman bir dönüşüm anının temsili olarak okunabilir: Çeşitli koleksiyonlarında 3D baskı yardımıyla hayata geçirilen tasarımları, duman bulutlarından, akan sulardan, dönüp dolaşan yapraklardan veya kemiklerin kıvrımlarından inşa edilmiş izlenimi yaratıyor. Crystallization’da (2011) bu “dönüşüm hâlini”, suya dönüşmek şeklinde, bir dalganın soyut formunda yakalamayı başarıyor. Refinery Smoke (2008) koleksiyonunun tasarımlarını giyenlerse adım adım dumana dönüşüyorlar… Van Herpen tasarımlarında mankenler, bedenin sınırlarını aşarak bir aradalık anını yakalıyorlar —Fragile Futurity’de (2008) insanla hayvan, Mummification’da (2009) insanla mumya, Capriole’de (2011) iskeletle beden, Chemical Crow’da (2008) insanla cyborg, Escapism’de (2011) sanalla fiziksel arasında yer alırken, Hybrid Holism (2012) veya Wilderness Embodied (2013) koleksiyonlarında ise özne, organik olanla yapay olan arasında yer alıyor. 2014’te, Biopiracy koleksiyonunun defilesinde, sanatçı Lawrence Malstaf ile gerçekleştirilen bir işbirliğiyle mankenler, lateks örümcek ağlarında asılı kalmış izlenimi veriyorlar. İlerleyen dönemlerdeki koleksiyonlarında van Herpen, tasarımının imzası niteliğindeki 3D baskıyı el dokuması kumaşlar ve çelik gibi alışılagelmedik malzemelerle beraber kullanıyor.

Iris van Herpen, “Capriole”, 2011,
kaynak: Iris van Herpen
Iris van Herpen, “Syntopia”,
fotoğraflar: Morgan O’Donovan,
kaynak: Iris van Herpen

2017’de gerçekleşen ve ilk izlediğimde büyülendiğim, sonrasında defalarca kez izlediğim Aeriform koleksiyonunun videosuna bir daha geri dönüyorum. Hâlâ ilk izlediğim kez kadar etkileyici: Bu kez van Herpen’in ilhamının merkezinde olan Danimarkalı grup Between Music, podyumun etrafına yerleştirilmiş devasa akvaryumların içerisinde enstrümanlarını çalarak tüyler ürpertici bir müzik icra ediyorlar. Grubun performansı, dalgıçlar, fizikçiler, nörobilimcilerle yıllarca süren çalışmalar sonucu kendileri için özel inşa edilmiş enstrümanlarla su altında çalınan “ses heykelleri” olarak tanımlanıyor.2 Çalışmaları, bedenle elementler arasındaki alışılagelmiş ve ‘doğal’ ilişkinin ötesinde. Bambaşka kulvarlarda olmakla birlikte, van Herpen’in çalışmalarıyla belirgin paralellikler gösteren bu grubun müziğinin tasarımcıyı etkilemiş olması hiç şaşırtıcı değil. Van Herpen’in tasarımlarına bürünmüş mankenler, bu müzikli akvaryumların arasından süzülmeye başladığında ise, beyin duyduklarıyla gördükleri arasında benzerlikler kurmaya başlıyor… Zira van Herpen’in yarı-transparan kumaşlarla harmanlanarak işlenen kılçıksı yapıları, su altında ses dalgalarının görüntüsü olarak hayal edilebilecek bir şekilde ivmeleniyor. Van Herpen’e göre bu koleksiyon ilhamını hava elementindeki somutluk ve hafiflikten, ışıkla gölge arasındaki alandan ve bununla beraber havanın olmadığı sualtı ortamında beden ile etrafındaki elementler arasındaki ilişkiden alıyor. Van Herpen, aynı koleksiyonda yer alan ve bedenin etrafında adeta bir tüy gibi uçuşan metal baloncukları yaratırken mimar Philip Beesley ile işbirliği yapmış.

Iris van Herpen, “Aeriform”,
fotoğraflar: Morgan O’Donovan,
kaynak: Iris van Herpen

2019’a geldiğimizde, Shift Souls koleksiyonunda “hareket”, bir kez daha başrolde. Podyumda süzülen kıyafetler, ilk bakışta ikiye ayrılıyor. Bu iki grubun birincisi, Gwendoline Christie’nin de üzerinde gördüğümüz rengârenk ‘bulut’ elbiseler. Van Herpen’in en kumaş ağırlıklı tasarımlarından bazıları olan bu elbiselerin yarattığı algı ise bambaşka bir elemente ait; yarı saydam katmanlar, kumaştan ziyade bedeni saran gaz bulutlarıymış izlenimi yaratıyor. Bedenin nerede bitip elbisenin nerede başladığını, elbisenin etrafını saran havadan nerede ayrıldığını ayırt etmek çok güç. Bu bulut-elbiselerle podyumu paylaşan diğer grup elbise ise daha grafik bir nitelik taşıyor; neredeyse topografik haritalara benzeyen çizgilerle birbirinden ayrılan kumaş katmanları, kendilerini giyen bedenin etrafında hareketli bir heykel oluştururken bazı noktalarda bir yüzün hatlarıyla, diğerlerinde ise bir kuşun siluetiyle bir belirip bir kayboluyorlar. Bu genellemelerin dışında kalan birkaç tasarım da mevcut; pilili dokusuyla yerçekimine meydan okuyarak mankenin vücudundan uzaklaşan gece mavisi elbise defileyi açıyor. Bir başka istisna olan ve vücudu sımsıkı saran elbise ise her adımda, her harekette çocukluğumuzda oynadığımız gökkuşağı renklerindeki plastik spirallerin kendiliğinden merdivenden inişini hatırlatarak bedenin etrafında açılıp, kapanıyor; saydamlaşıp opaklaşıyor. Koleksiyonun zengin ilham dünyası eski yıldız haritalarındaki mitolojik kimera (bedeninin farklı kısımları farklı canlılara ait olan yaratık) figürlerine dayanıyor.3 Aynı zamanda bu koleksiyonda gerçekleştirilen başka bir işbirliği ve ilham kaynağı ise, su içerisinde yarattığı sıvı renk bulutlarını fotoğraflayarak hareket ve uçuculuk üzerine çalışan, eski HASA mühendisi sanatçı Kim Keever’ın işleri. Van Herpen, kendisiyle gerçekleştirdiği ortak çalışmayla bu podyumda gördüğümüz bulut-elbiseleri yaratmış.

Iris van Herpen, “Shift Souls”,
fotoğraf: Molly SJ Lowe,
kaynak: Iris van Herpen

Kendisine her yerden gelebilecek ilham ve ortaklıklara açık olduğu için, Iris van Herpen’in yapabileceklerinin sınırını kestirmek hayli güç. Örneğin 6 Mayıs 2019’da gerçekleşen MET Gala’ya, sadece kendisinin yapabileceği, ama kendisinden beklenmeyecek bir kreasyonla katıldı. Broadway’de bir tiyatro şirketinin yöneticisi olan Jordan Roth, bu senenin MET Gala temasının “Camp”4 olacağını duyduğu anda giyeceği şeyin “hem performans hakkında hem de kendi içinde bir performans” olacağına karar verdiğini söylüyor. Bu vizyonunu hayata geçiren de van Herpen olmuş: Daha önceki koleksiyonlarında gördüğümüz görsel illüzyon yaratan teknikleri kullanarak yarattığı tasarım, tiyatro perdesi desenli bir pelerin şeklinde; en azından Roth’un kolları kapalıyken görüntü bu. Fakat Roth, galanın pembe halısı üzerinde kollarını kaldırmaya başladığında görüntü değişiyor ve tüm ihtişamıyla perdeleri açık, boş bir tiyatro salonu var karşımızda. Aynı giysiye arkadan bakıldığında ise, Roth’un hareketleriyle beraber, pelerinindeki sahnenin üzerinde kendisinin görkemli bir temsili beliriyor.

Iris van Herpen’in bir tasarımcı olarak bıraktığı his, sürekli devinim hâlinde olan tasarımlarının bıraktığı hisse benzer. Güçlü tekniği, çalışmalarının iskeletini oluşturuyor, ancak ilhamı, önüne çıkacak bir sonraki soru işaretini bekliyor. Kendisi de dürüstçe söylüyor: “Önümüzdeki yıllarda ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum, ama zaten bilmek de istemiyorum…”

1. Delft Blue to Denim Blue: Contemporary Dutch Fashion kitabı içerisinde “Cybercouture: The Fashionable Technology of Pauline van Dongen, Irıs van Herpen and Bart Hess” bölümü (s. 253–269), ed. Anneke Smelik, I.B. Tauris (2017).

2. Bkz.: Collections, Aeriform.

3. Bkz.: Collections, Shift Souls.

4. “Camp”: “Çirkin olanın bilinçli kullanımına dayalı bir estetik” veya “stilize rüküşlük.”

Eda Çakmak, Iris van Herpen, moda, moda tasarımı