Bu Akşam
Ücrasında Şehrin

Yumuşak bir ezgi duymayalı uzun zaman olmuştu. Tipografik tasarımın yeni arayışlarıyla doluydu duvarlar; içeride umutlu bir hava, hafif bulutumsu, tavanda yoğunlaşmaktaydı. Kapıdan çıkıp yürümeye başlayınca manzara karanlıklaşıyor ve sis etrafı kaplamaya başlıyordu, kömür, egzoz vesaire.

Alt sokakta “skrrt skrrt” sesleri arasında upuzun tişörtler giyen gençler ellerinde mor sıvı dolu karton bardaklarla zıplıyorlardı, artık şehir başlamıştı ve konuşulan tüm ihtimaller imkânsızlaşmaktaydılar. Walt Disney ideal şehri aramış ve Disneyland’ın yanına EPCOT* adlı geleceğin yaşam alanını kurmuştu, sonra işler umduğu gibi gitmedi ve EPCOT da bir başka eğlence parkına evrildi. Tüm ütopyalar zamanla bozuldu, onca kitaptaki onca diyagramla onca program, hepsinin içinden geçiyorduk, ben, grafik tasarımcılar ve zıplayan yeniyetmeler. Böylece şehir bir büyük zihin parçasından denizanasımsı bir jöleye dönüşüverdi. Planlar yerini kayıp hülyalara bıraktı, insanla çevresi arasındaki yabancılaşma arttıkça arttı. Şehir bizi kendinden uzaklaştırdı.

Şehir aslında yabancı değildir insana, doğanın içinden türetilmiştir. Tüketilmişse doğa, şehir bir nihai gerçeklik gibi doğa ile değiş tokuş edilmişse, darlanır insan, kaçmak ve yok olmak ister. Çünkü böylesi anlayışsızlığı ne doğa ne de şehir teskin edebilir. Uzun bakışmalarla katedilir trafik lambaları, yüzler yüzleri izler, tanımadan biri diğerini, kadınlar ve erkekler, her sabah ve her akşam aynı yöne hicret ederler. Şiirsiz değildir yaşam sokaklarda, şehrin kendi müziği de güzeldir, gümbürtü kutuları, basket sahalarında smaç sesleri, düdükler, sirenler ve kornalar. Kocamış çiftler duraklaya duraklaya caddelerdeki gençliği temaşa eder. Şehrin de melodisi vardır amma unutulmuştur. Cazın yitip gidişine benzer bu unutuş. Güzel olan ne varsa Lethe ırmağına dökülüverir. Şimdi ölmekte olan yalnız canlılar değildir artık, ölümsüzlük de ölmektedir. Doğa, müzik ve mutlak olan doğurmuştur şehri, oysa şehir insanlarını medeniyetten öteye savurmuştur. Ve herkes atomize olmaktadır yeni çağın elektrik elektrik çakan metropollerinin gölgesinde, yirmi dört saat, kesintisiz.

Böylesi manzaraları seyre dalar şairler. Defterlerine hızlı hızlı notlar alır, kelimeler gibi görünen bol renkli imgeler çiziktirirler, nefeslerini tutarak, geçmişten uzanan gümüşi bir sicimle belli belirsiz görüntüler çekerler gelecekten. Şehrin kuytusunda dolaşır, hastayla zayıfa dostluk ederler. Kalbi kırılmış çocukları avutmak için birkaç satır, birkaç satır da sokaktaki kimsesiz hayvanata, dizelerle kutsayarak betonla plastiği, canlılığa yeni imkânlar sunarlar. Şehrin şiirle uyumu mu muharebesi mi bu, bunu da kimseler düşünmeden gömülür duyarlıklar ve metropolis çarkları dönmeye devam eder. Weldon Kees’in söylediği gibi, “Bir cümlenin parçaları, havada asılmakta, / Düşünceler zihinde cam gibi kırılmakta”dır.

O Weldon Kees ki caz çağının dinamizmiyle dalgalanan takım elbisesini son bir kez düzeltip altın köprünün oralarda bir yerlerde yeryüzünden kayboluvermiştir. O Weldon Kees ki yeteri kadar tanınmamış, yeteri kadar takdir görmemiş, sadece küçük hayatını büyütmek için üretip durmuş, denemiş ve yenilmiş, daha çok denemiş ve daha çok yenilmiştir. O Weldon Kees ki parmaklarını piyanosunda dolandırarak buğulu sokaklardaki siluetleri melodiye bürümüş, kısa öyküler yazmış, resimler boyamış, deneysel filmler çekmiştir. O Weldon Kees ki otuz yaşında kısa öyküler yazmayı bırakmış ve Son Adam isimli ilk şiir kitabını yayımlatmıştır. İşte O Weldon Kees “Zihninde Dingin Bir Şehir İnşa Etmek” şiirinde şu dizelerle seslenmiştir:

Yitime ve utanca rağmen
Ve zamanın kasırgalarına, inşa edilebilir:
Bir sığınak, gölge veren ağaçlarıyla birlikte, daimi
Tüm diğer şehirler ölürken ve solup giderken.

Kayıp ve acılı ömürler sürüp, geride kalan büyük kültür atlasına notlar düşmek midir sanatçıların ödevi? Nasıl olur da çaresizlik böylesi yeniden doğurur kendini? Tornasında zanaatkârın mükemmellik dövülür ve zanaat mükemmellik tutkusuna katılan bir tutam ilhamla sanata dönüştürülür. Bu memuriyetin ucundan tutar nice kutlu kişi, kaldırarak insanın eğik başını arşa, varlıkta ne varsa yansılayan dev bir aynanın tekevvününe canlarından can taşırlar. Fakat neden bunca nadide çaba karşılığında trajediler trajedileri kovalar ve güzellik arayanın payına ıstırap düşer daima?

Karanlığın içinde ateşböcekleri yüzdürmek ister insan fakat şehir despottur, gasbeder doğal ritmi, uyku borçlarıyla kamçılar. Çalışırız. Çalışmak özgürleştirir derler. Bedenin reddedilişine tutunmaktayızdır. Elimizde sadece bu safsata kalmıştır. Dizeler unutulmuş ve geçersiz, iyi dilekler gülünç, mantık insan ötesi ekonomik güçlerin emrine amadedir. Düşüncelerimiz sıkışık zamanların çocuğudur. Hayat bir ölçüm birimidir, ne kadar çabalama sığdırabilirsin içine, sonra da ne kadar yükseltebilirsin piyasa değerini, sonra da ne kadar uzun yaşayabilirsin.

Yaşamak. Paranın, aşkın, sevginin, ailenin, başarının, tatminin ve nedametin yer değiştirerek kaleydoskopik kompozisyonlar oluşturduğu bir kısacık serüven. Cevapları anlamadan, soruları bile yarım yamalak kavramışken ansızın terk edivermek tüm inşa ettiklerimizi. Bu reva mıdır demeden önce hediyeyi fark etmek, tam da bu yüzden bozuk düzene olan tutsaklığımızdan daha fazla tiksinmek. İşlerin neden olması gerektiği gibi basit ve insanca olamadığına üzülmek, mırıldanırken Keats’in meşhur dizelerini,

Güzellik hakikattir, hakikat güzellik, —hepsi bu
Dünyada bildiğin, ve bilmenin gerekli olduğu.

“Ne anlatıyorsun?” derler. Hızlı trenler ve metrolarla evlerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Haberleri izleyip içlerini bunaltmak ya da fotoğraflara bakıp doğadaki yaşantıya özenmek için. Yine de üstelerler, “ne anlatıyorsun?” Şehir onların kontrol etme eğilimlerini semirtmiştir. Bilmeleri gerekir, hemen anlayıp paketlemek isterler. “Ne anlatıyorsun?” Gülümsemek gerekir bazen, bazen yutkunmak, bazen de açıklamamak için direnmek, küçümsenmeyi göze almak. Ancak bu gerginlik bir şeyler kazandırabilir bize, kavrayamıyor olmanın doğurgan basıncı.

Şehrin içinde kilitli şimdi her şey. Hem sen hem de o, senin iğrendiğin. Bir arada yaşamayı beceremezsiniz çünkü şair değilsiniz, şiiriniz yok, tüketirken tükenmişsiniz. Çünkü hiçbir kıymetin hükmü devam edemez acının sürekli göz ardı edildiği bir dünyada. Burası çürüyen bir krallık Hamlet ama sen kararsızlığına devam et, bizler de gündeliğimize bakalım, önemli olan bugündür, yarın ve yarın aynısını yaşayacak olsak da. İlk ışık yandığında birileri fark eder belki, sonra etraf karanlığa gömülür. Gece şehrin içinde doğanın nefesini dolandırır. Gökyüzünün renklerinde öylesi parlaklıklar yakalamak mümkündür ki. Gecenin gelişi zihinde birikmiş tortuyu ıslahata sürükleyebilir. Bunlar çalınmış cümlelerdir, özenle biriktirilirler köşede, çünkü ya şehir insana fazla gelmektedir ya da insan şehre.

Modern zamanlarda hüküm sürerken eğlence açlığı, korkutucudur saf gerçeğin ölümlü gözleri. Buna bakmaktan kaçmıyor ise insan, yalnız ve küskün, dışlanıverir topluluktan, uzağa, öylesi uzağa. Böylece başlar terk ediş, Omelas’tan uzaklaşanlar, mülksüzler ve diğerleri, bir belirsiz kafile arşınlar patikaları, şehir küçüldükçe küçülür ufukta. Çocuklar geride kalmıştır, hepsi odalarında hapis, müziklerine gevelemeler karışmıştır. Acılar ve ifadenin lehimlenmesi midir şehir yoksa daha geniş bir etkinlikler silsilesi mi, ne zaman anlaşılır hakikat, bilirsiniz ancak çok geç olduğunda.

fotoğraf: Hande Yıldırım

* EPCOT: Experimental Prototype Community of Tomorrow

kent, Ömer Altan, şehir, Weldon Kees