Kimsenin Gitmediği Yerler

Dalış küresine yüklendi yine varlığımın belli belirsiz ışımaları. Aşağı iniyoruz. Daha aşağıda da bir şeyler var. Biliyorum bunu ama çok zor devam etmek. Basınç artıyor, hissetmemeliyim doğru, ne yazık ki temel fizik yasaları derinlere gittikçe ters yüz olmaya başlıyor. Yüzüme bakmak istiyorum, camdaki yanılsama, silindikçe silinen, suyun üzerinden el mi sallıyorlar, son bir şarkı dolanırken kulaklarımda tüm bağlar epriyor ve okyanus dev canavarların yuvası, Leviathan gölgelerde dolanıyor, aşağı göndermekten vazgeçmiyorlar, sanırım kabullendim artık, uzaklaştıkça genişleyen karanlıkta kaybolmaya hazır mıyım, belli değil, bitmeyen cümlelerin tamamlanamayan paragraflara evrildiği hayatı yaşıyorum, ki emin ol nefret ediyorum soru işaretlerinden, noktalı virgüllerden, tırnak işaretlerinden, hepsini çizip attım, uzun zaman oldu, oysa şimdi her hafta geri dönüyorlar, kolektif bilinçten dimağıma taşan kâbuslarla birlikte, uyanabilirim ümidiyle yutkunuyorum, bedenimin sınırlarına ulaşmak zorundayım, kendimi ele geçirmem gerekiyor, yoksa ne, cevabı bulmak bile istemiyorum.

Artık geride kaldı caka satma ritüellerine güzelleme yazanlar, geride kaldı damarları solucanlarla tüketen zehirli voodoo, kafatasımda elektrik sıçramalarıyla dağılıveren nefret kuantası, orada piyasanın vampir dişlerinde sindirilen orta yaşlılarla mücadele ede ede ufalandık çünkü, gökyüzünde uçak izleri kimyasal çizgilerle karışırken fazlasıyla komplo teorisine maruz kalıyoruz, küçücük çocukların zihnini kuşatan didaktik klişelerle darmadağın edilmiş topluluğumuz, birbirinize yaklaşın, çemberin içine giremez karanlığın elçileri, ateş yavaş yavaş sönüyor, nesillerden nesillere geçen altın buhurdanlığı tutuşturuverin, beni dinleyin evlatlar, buradan çıkış yok, sahte yıldızların piksellere ayrıldığı ‘tele-kubbe’de dünya düzdür diye diye aşağılanan bir avuç şüpheciden başka eksantrik kalmadı, bu nedenle tamamıyla başarısızız, olmadı, olmayacak ve biz zincirin son halkasıyız, silsile tükenişe yaklaşmakta, fakat sıkın dişleri, enseyi karartma demek için çok geç, yine de üç nokta.

Kelimeler sansürlenmiş, ahbaplar arasında yalanlardan galaksiler peyda oluyor, gecenin pelerininde ucubeleşen siluetler gereksizce halüsinojen bir yaşam sürmekle övünüyor, bense demonte ettiğim klavyenin harfleriyle anlam bütünleri kurmaya bilenmişim, sıradanlığın dokungaçlarıyla boğuluyor benliğim, uzak akrabası gibi korkunun bu boyun eğmişlik, içime içime konuşuyorum, yapılması gerekenlerin efendilik ettiği karnavalda zincirlenmişim, müşterilere teşekkür ediyorum, benimle eğlenme inceliğini gösterdikleri için, tavandaki camın kırılmasını bekliyorum, bir parça yıldız ışığına tesadüf etmek düşüyle, oysa çadırı örtüyorlar akşam olunca, bir kap yemek, bir kap da tebessüm, ellerim pençelere uzadıkça insan olma vasfına yabancılaşıyorum, sevdiğim kim varsa düşüncelerinde gezinmeyi bırakmışım, terk edildim ortalık yerde, kasa dairesinde pişmanlıklar, travmalarımı temize çekecek fırsat olmadı, artan basıncın içinde tempo tutmayı sürdürmeliyim, çıkış sağ ya da sol değil, çöken ütopyaların parçalarından yapboz oluşturmak mı, yaşının ötesinde yaşlanan yeni yetmelerle kelime yarıştırmak kadar zor bu, tabii şöyle bir detay var ki, henüz yaşıyoruz ve daha vazgeçmedik, iyi şakaydı kabul et.

Şehrin dalga dalga hoyratlaşan aura’sını içine çekerek çatılardan gözlüyorsun insancıkları, bravo görevini layıkıyla yapıyorsun, zamanın başında ne yapmak için seçildiysen zamanlar sona ermeye yaklaştığında da aynı pozisyondasın, aferin diyecek bir ses kalmadı oysa, su damlaları yosunlanan borulardaki küçük deliklerden beton zemine akıyor. Vasatlığın gözlerdeki parıltıları çaldığı çağ kapını çalıyor, çatıdaysan geriye sadece gökyüzü kaldı, cesaret o zamanlar gerekliydi, yollar aşıldı ve gezegen kombinasyonları görülmemiş açılarda kilitlendi, Merkür retro’sunda geçen koca bir ömrün hesabını soramazsın, fazla da seçenek kalmadı, yutkunmak evet, farkındalıkla yutkunmak, şehrin panoramasında duman ve enformasyon bulutlarının yükselişine şahitlik etmek, köşede, kenarda, yeni bir sonsuzluk doğacakmışçasına beklemek, oyun bu, oynamayı sever misin, soru işareti asla ama asla yok.

Bedava biletler dağıtan gösterinin son talihlilerindensin, erkekliğin sorunlu maskelerini deneyen binlercesi dolanırken koridorlarda, endamına sahip çıkan muteber kadınlara katılmaya davet edilmişsin, geleceğin terk ettiği çocukları gördükçe trajedini umursamaz olmuşsun, hızla mayalanan düşünceler, demlenmeye bıraktığın ne varsa çürüdü, öpücük bekleyen dolgun dudakların susuzlukla ödüllendirildiler, dostun zannediyordun beni, içimdeki yenilmişliği henüz keşfetmemiştim, affetmeni istesem, bunu yapmamalısın, çölleşen iklimin mihmandarları teşrifimizi bekliyor, senin, sevdalarının, dalış küresinin içinde bulacaklarının, ne keşfedersen keşfet kalbine yakın tut, kıymetli olana sıkı sıkı sarıl, ve ne olur yüzüme bakma bir daha, maskeyi sökmem uzun sürdü fakat yüzümdeki boya silinmiyor.

Sen, bilinmeyen ziyaretçi, en iyi okurunum diyerek gelmiştin, pastel renkli esvaplara bürünmüş, misk ü amber sürünmüştün, incecik parmaklarının eklemleri öylesine sanatlı, usulca bıraktın siyah orkideyi, akşam uyuyacak bir odan var mı bilmiyordum, yağmurun gürültüsü harlı, gökkuşağını bekliyorduk, şemsiyen dayanabildiğince izledin sönen ateşi, tufandan önceki arzularını anımsayarak, zamanında not etmişsin cümlelerimi ve anlaman gerekeni anlamışsın, usulca gülümsedin, azıcık utangaç, kırılgan dediler seni ilk defa görenler ya da vahşiliği kamuflajlanmış, dalış küresinin son yolculuğundaki o şarkıyı mırıldanıyordun, gökyüzüne bakıyorduk, ben dolu dolu kahkahalar atacağımı hayal ediyordum, yanaklarımı şişire şişire, okudun demek yazdıklarımı, sevdin mi, beğendin mi diye defalarca soruyordum. Böyle ummamıştım diyecektin, tiksinerek yüz çevirecektin benden, belki ilk değil ama son terk eden sen olacaktın, nasıl bir anda belirdiysen hışımla kapatacaktın yüzüme kapıyı.

Tasarımdan tek anladığım Zima mavisi karelerle döşenmiş bir havuzken bu akademisyenlerin arasında yanlış yerdeyim evet, ben de önemliyim sizin kadar demek için arıyorum ‘aferinli’ karnelerimi, önemsediğim günlerde maun komodinin çekmecelerinde saklamıştım teşekkür ve takdirlerimi, bugünse duyguları oyuncak yapmışlarla tıkınmaktayım şatafatlı masalarda, vahşetin kendisiymişçesine yiyorum, içtikleri çamurumsu sıvıyla süslüyorum ziyafetleri. Eski günlerin anısına diye diye çığırtkanlıktayım, dileniyorum kalburüstüler mahallesinde, yükseklerde gururla yaşayanların bakmamayı seçtiği rakımdayım, burada yazlar kurak, kışlar da, baharlar tuzlu ve öteki mevsimler rengârenk filtreler ardında tesellili, seksek dörtgenlerinde ne de güzel günler geçmişti, hislerin melodisiyle besleniyorduk, eller açıklanmayan duyguların göstergeleri, posta güvercinlerinin özgürlüğünden emin olduğumuz zamanlardı, kızıl erik fırtınalarında koşuşturmaktan geri durmadığımız.

Şiirlerden tefeül eyleyen kızlarla erkeklerin yoldaşlığında mı parlayacak başlangıçlar, sirenlerle çakarlar sararken şehri, cevapsız aramalarla sallanan salonlarda uykusuzluğumla baş başayım, mimarlık öğrencilerinin intihar ettiği yılların hüznünü henüz atamamışım üzerimden. Dikkatle yüzümü izliyor, yutkunuyorsun, batır dalış küresini, umut eden varsa, buraya acı çekmeye mi geldik diye soran Fanny Brawne’ı hatırlat onlara, ikonalar arasında hayaletlerle karşılaşabilirsin, gökkuşağının renkleriyle dağılan ilham kutsayacak ikimizi de, gökyüzüne bakmaya devam et, yedi renk, tek tek prizmadan yansıyacak hepsi, gözlerimiz ışıyacak, fakat gerisi şaibeli.

fotoğraf: Josh Pierce izniyle

Ömer Altan