Aman Dikkatli Ol,
Ön Sıralarda Otur
Bus [otobüs],
kaynak:
USA Today

Küçük bir Amerikan şehri olan Raleigh’de —queer ulaşım araçlarının en yaygınları bisiklet ve kaykay dışarıda bırakılırsa— kendimi neden en çok otobüslere yakın hissettiğime değinmek istiyorum.

1. Aidiyetsizlik / tekinsizlik / arabasızlık

Gündelik hayatta Raleigh ile bir aidiyet ilişkisi kurmamı zorlaştıran ve beş ayın sonunda kendimi hâlâ buranın yabancısı hissetmeme neden olan birçok etken var: Kredi kartı kullanma zorunluluğu ve kullanılma biçimleri; bir pazarlama taktiği olarak marketlerde fiyatları sürekli değiştirilen ürünleri kampanyada yakalamanın önemi; “nasılsınız?” sorusunun çoğu zaman mesafeli samimiyetsizliği; sokakta her zaman koşan birilerinin olması; sincapların, kırmızı kuşların, bin yıllık görkemli ağaçların ve ne yazık ki hamam böceklerinin bu şehrin yaygın sakinleri olması; okyanustan karaya yaptığı yolculuğu çevrimiçi grafiklerle takip ettiğimiz isimleriyle müsemma kasırgalar. Şaşırdığım, tuhaf bulduğum, hayran kaldığım, içimde mutluluklar uyandıran, ayak uydurduğum ya da uyduramamakla eğlendiğim pek çok farklı neden… Elbette geldiğim coğrafyadaki —çoğumuz için telaşlı— büyük şehir hayatlarıyla karşılaştırıldığında tüm bunlara alışmak çok da güç değil. Hatta bunlara karşı duyulan yabancılık hissi sevilebilir ve bu yabancılığın bizzat kendisi bir çeşit aidiyete dönüşebilir. Ondan değil midir ki Arap, Akdeniz, Türk marketleri arasında mekik dokuyarak akşama ne pişireceğimizin derdinden hoşlanıyor oluşumuz?

Mekânlar üzerinden bu şehirde kendi varlığımı düşünmeye başladığımda aidiyetsizlik dışında yoğun bir duygu daha sarıyor içimi: Tekinsizlik. Oysa reklam kültürü tarafından dayatılan sürekli iyi olma hâlimize pek de uyan bir duygu değil bu. Hele de doğanın tüm olası felaketlerine karşı sizi koruyan, sizi bilgilendiren, kendinizi her tekinsiz hissettiğinizde basmaya hakkınız olan acil durum butonlarıyla kampüs çevresini donatan, sizi bir tür tedbir rejimiyle kuşatan bir kent yönetimi tarafından sarıp sarmalanmış bir ‘öğrenci kentli’ye dönüşmüşseniz. Karşı kaldırımdan mutlaka koşarak geçen o insanın, size yönelttiği “nasılsınız?” sorusunun cevabı hep “iyiyim” oluyorsa mesela.

Fakat çayırları, gölleri ve su kanallarını çevreleyen yeşil patikalarıyla, verandalı kasaba evleriyle, tek katlı küçük dükkânları, kafeleri ve ikinci el plakçılarıyla, önemli bir kısmı eşofman giyinen üniversite öğrencilerinin olduğu kocaman kampüsüyle, şehrin bir anda bitebildiği yerlerde otoyolların üzerinden taşan sonsuz ve sık orman dokusuyla hayli barışçıl görünen bu güzel şehirde hem gündüzleri hem de gün karardıktan sonra yürürken kaldırımdaki yalnızlığımı ve yürüyen bedenimi garipsemeden edemiyorum. Yürüyen beden olmak ve böylelikle arabasızlığın en mühim etiketini taşımak, tekinsizliği duyumsamamın en önemli sebebi.

Alışık olduğumuz kol saatleri kadar yaygın biçimde kullanılan aktivite ölçer saat ve outdoor kıyafetleri taşımıyorsanız, kent merkezinden —yürüdüğüm kadarıyla— altı yedi mile kadar kentin pek çok yerine kaldırım kullanarak ulaşma şansı varsa da yürümek garip karşılanıyor. On yedi yaşında araba kullanmaya başlayabildiğin, arabaların ve benzinin büyük bir kesim için satın alınabilir olduğu Amerika Birleşik Devletleri ve kent dokusunun doğanın içine yayılarak geniş geniş yerleştiği Raleigh gibi bir şehirde çoğu kişinin ulaşım için araba kullanıyor olması elbette şaşırtıcı değil. Benim gibi arabaya para ayır(a)mayan veya araba kullanmayı tercih etmeme imkânı olan kişiler içinse yürümek dışındaki diğer alternatif otobüse binmek.

2. Otobüs / halk / ‘komünite’

Bu görselle ilk kez geçtiğimiz aylarda
bir sunumda karşılaştım. Küresel/ekolojik savaşın işareti olarak arabalılık ve arabalılık ayrıcalığının coğrafi olarak
eşitsiz bölüşümünü hatırlatmak üzere
not düşüyorum (kaynak: I Love Arab Oil).

Otobüse ilk bindiğim gün arabasızlığın ve otobüslerin bambaşka bir yönü ile karşılaşıyorum: Arabasızlar yani tekinsizliğin atfedildiği bedenler. Bazıları taşıdıkları poşetlerden anlaşılan evsizler ya da her gece aynı evde uyumayanlar; çoğu Afroamerikalı, sık sık işsiz kaldığını düşündüğüm işçiler ya da belki işsizler; birbirine benzer ama Raleigh’in genelinde duyduğumdan farklı bir aksanla konuşan, eşofmanlı kolej öğrencilerinden farklı giyinen alternatif genç insanlar. Ortadoğululuğumdan ya da yüzümde olduğunu düşündüğüm şaşkın ifadeden anlaşılıyor olsa gerek yeni yetme duran göçmenliğim, az parayla geçiniyor olmam ve arabasızlığım otobüsteki varlığımı hemen kabul edilebilir kılıyor ve beni otobüs halkına dahil ediyor.

“Otobüs halkı” diye düşünürken memleketi özlemeden edemiyorum. İç sesim Türkçe konuşuyor olduğu için halk kelimesine takılı kalıyorum. Memleketten çok uzakta bir yer olan otobüs koltuğumda, çevrimiçi sözlükten kelimenin İngilizce karşılıklarını inceliyorum. İngilizcedeki hiçbir kelime tam olarak halk kelimesini karşılamıyor. Belki biraz community [komünite] ama public [halk] ölçeğinde. Bazı kelimeleri çevirmenin olanaksızlığı kelimelerin ve yaşamı oluşturan gerçekliklerin coğrafi özgüllüğünden kaynaklanıyor. Halk kelimesi Türkiye bağlamında ırksal değil, ama daha çok etnik ve kültürel çeşitliliği çağrıştırıyor. Elbette Türkiye’deki diversity, yani çeşitliliğin tarihi ve bugün kentlerdeki hâlleri Amerika’dan çok farklı. Amerika’da da kent içinde, özellikle metropol kentlerde, mahalleler ölçeğinde bir ayrışma olduğundan ve dolayısıyla dünya ölçeğinde bir benzerlikten söz edilebilir. Fakat Kuzey Karolina gibi metropol yerine daha küçük ölçekli şehirler ve ilçelerden oluşan eyaletler için sosyal-sınıfsal ve coğrafi olarak ırksal çeşitliliğin mahalle yerine, sınırları keskin biçimde tanımlı birbirinden hayli kopuk bölgeler ve ilçelerle de ayrışması söz konusu olabiliyor.

Bir yerlerde mekânsal ayrışma ne kadar görünmez gibiyse o kadar tekinsizlik hissettirir gibi bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Ayrışma insanların biricik bedenlerinde görünür oluyorken, Raleigh gibi görece ‘beyaz’ ağırlıklı kentlerde görünmez olması çok çelişkili bir durum oysa. Tekinsizliğe karşı sizi uyaran ve kimimize kendisini çok barışçıl hissettiren bir organizasyona sahip kent —bu görünmezlikten de olsa gerek— sizi aniden ürkütebiliyor. Raleigh’de bir yerden bir yere gitmek için araba kullanmıyor ve yürüyorsanız, günün herhangi bir saatinde her an tekinsizlik hissetmek mümkün. Tekinsizliğin atfedildiği bedenlere ise sokakta rastlamıyorsanız, otobüs içerisinde rastlayabilirsiniz. Otobüsün eşiğinden içeriye bir adım attığınızda başka bir Amerika sizi karşılıyor. Otobüs içinde ilk kez kendimi halktan birisi gibi ve bir ‘komünite’ye ait hissediyorum. Bu Türkiye’de bir otobüste ya da bakkalda, mahalledeki durakta, çok azı kalan çaycılardan birinde hissettiğime benzer bir duygu.

3. Otobüsler

Raleigh’de her otobüs firması ve rota birbiri içine geçen ama birbirinden farklı dinamiklere sahip ‘komünite’lere ait. Kalkış, varış ve mola durakları olarak istasyonları değil de varsa Çin mahallesi, yoksa Çin marketlerini kullanan ve Çinli şoförleri olan şehirlerarası Çin firması otobüslerinin yolcularının bir kısmını elbette ki Çin kökenli Amerikalılar oluşturuyor. Yeterince erken bilet alırsanız beş dolar gibi küçük bir meblağ karşılığı seyahat edebileceğiniz şehirlerarası Megabus otobüslerini ise çoğunluğu Afroamerikalılardan oluşan bir ‘komünite’ kullanıyor.* İki katlı bu otobüslerde üst kat ve alt kat, ön koltuk ve en arka koltuk arasında fiyat farkı ve dolayısıyla belirgin bir hiyerarşi var. Üst katta ve en üst katın en önünde ya da ön saflarında yer alabilmek için fazladan para ödemeniz gerekiyor. Özellikle uzun yolculuklarda, her iki otobüste de cips, hamburger ve patates kızartması gibi çeşitli junk food’lar bol bol tüketiliyor. Mola yerleri de bu tarz yiyecek ve içecekleri en kısa sürede satın almak için tasarlanmış gibi. Kulaklıktan taşan rap müzik ve ona hafiften eşlik eden sesler duymak da kolaylıkla yan koltukla sohbet etmek de mümkün. Ayrıca otobüsün içinde kaba olma, üzgünlüğünüzü dilediğinizce yansıtarak surat asma özgürlüğü var. Türkiye’de sert mizaçlı kent sakinlerinden mustaripken böyle düşüneceğim hiç aklıma gelmezdi, ama Amerika’da otobüslerdeki somurtkanlığımı gerçekten bir çeşit özgürlük olarak yaşıyorum.

Kuzey Karolina’nın birbirine yaklaşık kırk dakika mesafedeki üç üniversite şehri arasında servis veren, araştırma üçgeninin ekspres otobüsü GoTriangle otobüslerinin kitlesi genellikle öğrenci, fakat arasında bazen çoğunluğu oluşturacak şekilde ‘çeşitlilik’, yani Afroamerikalılar oluyor. Bu durumlarda bence hepimiz tabletinden makale okuyan genç öğrenciyi fona yerleştirip yol boyunca kendi düşüncelerimize dalıyoruz. Raleigh ve Durham arasındaki rotada, Afroamerikalı kesim otobüs garında iniyor ve otobüs hattı Duke Üniversitesi’nde son buluyor. Eğitim ücretli ve pahalı olduğu için Türkiye’deki gibi bir ‘öğrencilik’ durumu yok ve bu iki kesim arasında sınıfsal bir ayrışma olduğu çok aşikâr. Fakat yine de öğrenciler ile gelir seviyesi düşük kesimin otobüs içerisinde uyumlu olduğunu düşünüyorum. Şehir içi GoRaleigh halk otobüsleri ise, neredeyse homojen bir şekilde daha çok tekinsizlik atfedilen gelir seviyesi düşük Afroamerikalılar tarafından kullanılıyor. Her iki otobüste de bilet parayla otobüs içerisindeki bir makineden alınabiliyor. Diğer seçenek öğrenciler ve öğrenci olmayanlar için sürekli kullanımda daha ucuza gelen pasolar. En çok dikkatimi çeken şey ise, GoRaleigh şehiriçi otobüs ‘komünite’sinin paso kullanmak yerine çoğunlukla bozuk parayla otobüse binerken bilet alması. Bunun ‘komünite’nin gelir seviyesine ilişkin başka bir gösterge olduğunu düşünüyorum.

GoRaleigh, Raleigh şehiriçi otobüsleri, kaynak: raleighnc.gov

Bu yazıya başlamış olduğum sırada özellikle Amerika’da doğmuş ve büyümüş pek çok kişiyle otobüsler üzerine sohbet ediyorum. Konu pek çoğunda “aman dikkatli ol” ya da “ön sıralarda otur” şeklinde kapanıyor. Yıllık üniversite eğitim parasını biriktirmek için dönemini dondurup restoranda çalışarak para biriktiren, kendini beyaz Amerikalı —ama— parasız, genç ve biseksüel olarak tanımlayan ve şehiriçi otobüs kullanan bir kadın olarak K. ile birbirimize otobüs deneyimlerimizi anlatıyoruz. Şehiriçi ve dışı otobüslerde, otobüs içinde ‘komünite’ gibi hissetme duygusunu kendisinin de deneyimlediğini heyecanla anlatıyor. Buna karşılık nadiren ve mecburen otobüse binen herhangi birisinin çok gergin bir atmosfere neden olduğu zamanlar da olduğunu söylüyor. Bir keresinde otobüste, bir sonraki otobüsün bilet parasını avuç içinde saydıktan sonra yüzünde umutsuz bir ifade beliren ve sonra kafasını büyük bir cesaretle kaldırıp “50 cent’i olan var mı?” diye soran bir adamdan bahsediyor. “Ben garsonum, her zaman nakit param vardır” dediğini ve elini hemen çantasına attığını, tam o sırada otobüsteki diğer beyaz kadının “ben olsam bunu yapmazdım” şeklinde kendisini sesli olarak uyardığını ve sonraki durakta kadın indikten sonra bile devam eden müthiş gergin bir ortam oluştuğunu anlatıyor: “Bunu söyleyen kişiyi duymuyor gibi yaptım, parayı sakinlikle adama verdim, ama ‘komünite’ duygusu o anda bitmiş ve yerini o ağır gerginlik almıştı.”

0.

Kentin bazı mahallelerinde kendi içine kapalı alanlarda yaşayan Afroamerikalılar aynı zamanda otobüsün içi ve dışı olarak sosyal ve sınıfsal olarak ayrışıyor. Otobüs bu anlamda yeri sabit bir mahalleden farklı olarak aramızda dolaşan mobil bir ayrışma mekânı gibi. Fakat kendimi en çok şehirlerarası ve şehiriçi otobüs içlerinde seyahat ederken Amerika’ya ait hissediyorum. Çünkü otobüslerin kendimi çoğu zaman içinde hissettiğim kuvvetli bir ‘komünite’ duygusu ve bu duyguyla örülen bir bütünleştirici bir mekânsallığı var. Otobüs içinde hiçbir zaman dışlanmadığımı ya da her zaman kendimi oraya ait hissettiğimi söyleyemem. Ama arabasızlığın bir göstergesi olarak sınıfsal durumun yarattığı bir ortaklaşma ve yolda olmanın verdiği duygunun ‘komünite’ inşasında payı büyük. Raleigh’de okulda, kafede, kütüphanede ya da bazen tedirginlikle eve yürürken değil de otobüslerin içinde zihnimde bazı şarkılar, şiirler ve şehirler dönüyor. Ve sanırım yavaş yavaş rap müziği de sevmeye başlıyorum.

* Şehirlerarası çift katlı bir otobüs içerisini görmek için güzel bir haber: “Married on a Megabus: Lucky Couple Bound Ties Knot on Atlantic City-Bound Bus” 

ABD, aidiyet, Gülşah Aykaç, otobüs, Raleigh, sınıfsal ayrışma, tekinsizlik, toplu taşıma, yabancı