Yerle Yüzleşmek

Küratör Toleen Touq’la Beyrut’ta tanıştığımdan beri (2015) takip ettiğim; misafirlik programı, workshop ve yerel olanla ilgili bir şeyler yapma kaygısı güden; Toleen’in de dahil olduğu üç kadın tarafından kurulan ve yürütülen Spring Sessions’ın 2019 açık çağrısını gördüğümde düşündüğüm ilk şey çölde film seyretmenin çok tuhaf olacağıydı. “Arriving Elsewhere” [Başka Bir Yere Varmak] başlığı altında, Parastoo Anoushahpour, Faraz Anoushahpour ve Ryan Ferko’nun yürüteceği ‘kolektif film workshop’u için yapılan açık çağrı metnindeki ‘bir yeri temsil etme’ kaygısı, boş bir alanın ya da ‘hiçbir yer’in olmadığının ön kabulünü görünce üretimimdeki bazı dertlerin bu endişeler aracılığıyla müzakere edebileceğini düşündüm.

Sinema, performans, konuşma gibi etkinliklerden oluşan dört günlük Cinema Qamar bağlamında gerçekleştirilen bu workshop için çöle dayanıklı olabileceğini düşündüğüm kıyafet ve eşyalarımı bavula doldururken (not: gerçekten hiçbir şey çöle dayanıklı değil) fikir-duygu dünyalarımın kesişiminde (işler genelde o kesişimde oynaştıktan sonra ortaya çıkıp sonra tekrar yine bu kesişimde saklanarak bir sonraki işle iletişim kurup arkanızdan dolap çeviriyorlar) ilk defa Fogo Adası’nda dillendirmeye başladığım acı ve acıya ev sahipliği yapan bedenler fikri vardı. Manifold sayesinde kelimelere dökmüş olduğum gibi mesafe ve mesafeyi müzakere etmeye çalışırken beliren bu acı fikri, ifade etme, dillendirme, temsil ve anlatıya verilen biçimler ve bu biçimlerin araziyle olan ilişkisi üzerine düşüncelerimden oluşuyor. (Arazi, Aslı Seven’in ‘landscape’e tekabül eden çevirisi, hatta kendisinin “Arazi Olmak” başlığı altında topladığı araştırması ve bu araştırma üzerine yaptığımız konuşmalar da üretim sürecime büyük katkı sağladı, sağlamaya devam ediyor.)

Workshop’un ilk buluşması, Amman’daki MMAG Vakfı’nın birkaç binadan oluşan mekânının avlusunda gerçekleşti. Workshop’a Amman’ın tepeli yapısında, bir şehir vadisine bakarak başlamış olmamızı manidar buluyorum: Çoğu zaman sanatsal üretim, şehirle arazi arasında gidip gelmenin gerginlikleri üzerinde duruyor. Amman’daki ilk buluşmada video ve filmler seyrederek başlıyoruz tanışıklığımıza. İsmail Bahri’nin 32 dakikalık, daha önce de seyretmiş olduğum Foyer [Fuaye] filmi, yeni bir yerde, yeni insanlarla birlikte bambaşka bir anlam kazanıyor benim için. Bahri, basit bir görsel araç inşa ediyor: Kamerasının yaklaşık 10-15 santim ötesine yerleştirmiş olduğu yarı geçirgen beyaz kâğıt parçası, kamerayı ışık ve rüzgâr gibi değişkenleri ve sesi kaydeden bir araca dönüştürüyor. Bahri’nin bu tuhaf gözüken kameralı aleti, diyalogları başlatan bir aracıya dönüşüyor. Bir süre sonra anlıyoruz ki Bahri birçok farklı yerde çekim yapmış, birçok kişiyle konuşmuş. Kameranın kapandığı ama ses kaydının devam ettiği bir yerde, uzakta olduğunu anladığımız askeri karargâhı çektiğini düşünen askerlerin sorgusunu duyuyoruz; gerginleşen konuşma, zaten pek bir şey görmediğimiz beyaz ekrana alıştığımızı, siyah ekranın yine beyaza dönüşmesi isteğimizi şiddetli bir şekilde hissettiriyor. Askerlerin uzaklaşırken özür dilemeleri, siyahtan tekrar beyazın farklı tonlarına dönüşen ekran biz dinleyici-izleyicileri rahatlatıyor.

Şair CAConrad’ın şiir yazma süreciyle ilgili video, CAConrad’ın (soma)tik şiir ve eko-şiir kavramları üzerinden şiir ve dilin, itiraf etme ve fabl gibi biçimleri, yas tutma ve salma, salınma gibi hâllerle ilişkilendiriyor. CAConrad’ın (soma)tik egzersizlerinde kullandığı dil, egzersiz komutlarından çok çevremizle, diğer insanlarla yeni bir ilişkilenme biçimi önermektedir; bu önermenin de çıkış noktası aslında kendi bedenimiz ve bu bedenin içindeki farkına varmamış olduğumuz potansiyellerdir.

CAConrad’ın her gün gün batımında yapılabilecek ve her gün bedenin farklı bir kısmına yoğunlaşılan (kafanın içi ve dışının ayrı tutulması, hâlâ üzerine düşündüğüm fikirlerden biri) (soma)tik egzersizine Amman’da başlıyoruz ve bu egzersizdeki ‘kalemin ve dilin, zihinle ilişkisinin kopacağı bir hızda yazmak’ beni üretim süreçlerindeki kopmaların bu hızla ve bu hıza ulaşmaya çalışırken yolda bıraktığımız yüklerle mi ilişkili olduğunu sormama neden oluyor.

Cips ve kahve molalarıyla uzattığımız bir yolculuktan sonra Wadi Rum Çölü’nün girişindeki köye vardığımızda, herkes telefonları hâlâ çekerken son paylaşımlarını yapıyor, son mesajlarını atıyor; bir hafta boyunca cep telefonlarının kullanılamayacağı bilgisine önceden sahip olsak da, hepimizin bir şekilde arzuladığı bu kopukluk hâlinin ilk birkaç saati, hatta ilk bir iki günü tarif edilemeyen bir sessizlik gibi.

Bu endişeli varışı takip eden süreçte, her günün akışını belirleyen yemek saatleri ve ritüelleri dışında, workshop’un on bir bedeni olarak kendimize özgü bir ritim bulmaya başlıyoruz. Hemen her gün birinin önerdiği bir egzersizle, birlikte uyuduğumuz yarı açık çadırdan uzaklaşarak yollara düşerek bir taraftan birbirimizi tanıyoruz, bir taraftan da kamera ve ses kayıt cihazlarıyla birlikte yapabileceğimiz bir film üzerine çalışmaya başlıyoruz. İlk gün, “göz” diye tabir edilen, taşların doğal olarak oluşturduğu bir göz alanına doğru giderek elimizle kameraları bazen kapatıp bazen açarak çoğumuzun ten renginin Wadi Rum’un kızılımsı kumlarıyla görsel olarak benzeşmesini de fırsat bilerek çekimler yapıyoruz. Jon Wang’in 2018 tarihli From Its Mouth Came a River of High-End Residential Appliances [Ağzından Pahalı Ev Aletlerinden Oluşan Bir Nehir Akıyordu] filmi aklıma geliyor. Belki de telefonsuzluğun getirdiği bir dış sessizlikle, iç sesimin bir voiceover’a dönüştüğünü fark ediyorum. Wang, bu etkileyici kısa filminde Hong Kong’daki yüksek binaların aralarındaki geçiş köprülerine yakınlaşan drone çekimleriyle, bu görüntülerle ilk başta ilgisini kuramadığımız bir voiceover’ı birleştirerek görüntünün gerçeklikle zaten kaygan olan ilişkisini delik deşik ediyordu. Bütün film boyunca yakınlaşılıp uzaklaşılan delikler, iğneden iplik geçirmek isteyip de geçirememenin sinir bozucu etkisini filme yayarak izleyicilerin mimari yapı-bedenlerle olan ilişkisini kurcalıyordu. Wadi Rum’daki tecrübemde de sürekli olarak bu gerginliği müzakere ediyorum; görme, bakma, izleme, hayran olma, acizlik, anlatma, aktarma, mevcudiyet ve tabii bütün bunların iş ya da üretimleri ne kadar işgal edebileceği, ne kadar sızabileceği meselesi.

Gerçekleştirdiğimiz ikinci bir egzersiz de radyo yayını olarak özetlenebilecek yayın yapma, sesin arazideki yayılma potansiyelleri. Çoğu şehirden uzak yer gibi, Wadi Rum’da da önemli askeri üsler var. Çölün önemli bir yer tuttuğu bir ülkede, askerlerin de eğitimlerini çölde alması, çölde kalması hayli mantıklı olsa da bizim film ve ses kayıtları içinde yüzdüğümüz durumda, nispeten yakınımızda var olan bir askeri üs fikri telsizler ve sesin yayılma, iletilme hızı ve mesafeleri üzerine düşündürüyor. Telsiz bir mikrofonla ekipman olmadan çıkabileceğimiz en yüksek noktaya tırmandıktan sonra gruptan bir kişi, kulağın işitip işitmediğini test etmek için kullanılan cümlelerin olduğu bir PDF’in açık olduğu telefon bir elinde, diğer elinde telsiz mikrofon, grubun geri kalanından uzaklaşmaya başlıyor. Bizim görevimiz, bu cümleleri duyduğumuz gibi yazmak. Bir süre sonra ekran kapanıyor, şifreyi bilmediği için açamıyor ve kendi benzer cümleler uydurmaya başlıyor. Birden geçen sene kaybettiği arkadaşı, duygu dünyasıyla ilgili cümlelerle birlikte Donald Trump’a ettiği küfür aynı sayfaya kaydediliyor. (Askeri üs yakın olduğu ve Ürdün ordusu ABD destekli olduğu için telsiz mikrofonla küfretmiş olmanın önemli bir direniş olduğunu söylüyor yanımıza geri döndüğünde.) Bir süre sonra Batool’u gözden kaybediyoruz, telsiz mikrofonun sinyali de kayboluyor; Batool’u ne kadar preker koşullarda gruptan uzaklaştırdığımızı fark ettiğimizde sesi çok çıkanlar ismini haykırmaya başlıyor, diğerleriyse onu ‘nasıl takip edebiliriz’i planlıyor. Bu sırada tepenin öbür tarafından yanımıza tırmanan bir adam, misafirlerin uyuduğunu ve çok ses çıkardığımızı söylüyor bize. (Çölde hep yalnızmış gibi hissetsek ve davransak da aslında etrafımızda birçok turistik kamp var, bunu bazen uzaktan fotoğrafımızı çeken insanlar olduğunu fark ettiğimizde de şaşkınlıkla hatırlıyoruz.) Batool’u bulup yanımıza geri getirdiğimizde kucaklaşmaların arasında endişe ve bir nokta olarak gördüğümüz kişinin kelimelerinde kaybolmamızın aslında bizi bir araya getiren, duygusal bir tecrübe olarak ne kadar dönüştürücü olduğundan bahsediyoruz.

Batool’un gözlerimizden yittiği an, beni dil ve görsellerdeki soyutlamanın beden ve araziyle olan ilişkisine geri getiriyor. İma edilen bedenler ve o bedenlerin zamansal ve mekânsal olanlarla bağlarını kurcaladığım bugünlerde, kaybolma, kaybedilme ve arazinin bu kayıp olan ilişkisinin çok yönlülüğü, üretilen imge ve durumlar arasında çizgisel bir ilişkinin olamayacağını hissettiriyor. Çizgisel bir akışın tarihi, kültürel ve sosyal belirlenmişliklerle kurulabilecek ilişkisi, imgeleri koordinat olarak önermenin belki de daha farklı bir önerme üretebileceğini düşündürüyor. İmgelerin acıyı ve hâlleri tutma potansiyeli, arazinin insan bedenlerini nasıl koruyabileceği, kucaklayabileceği üzerinden aktarılabilir mi?

Arazi, bütün bedenleri kapsayan bir beden ve belki de bu yüzden fizikselliği aşıp, dilin bir bütün olarak yaşayabileceği bir alan. Dil, bütün yönleri, eylemleri ve tepkileri anlatırken bir çapa işlevi görüyor; kuşbakışı baktığımız arazi, dilin bütün saklama potansiyellerini de tutuyor, aynı arazinin bütün bedenlere ev sahipliği yapması gibi.

Cinema Qamar’da izlediğimiz Neil Beloufa’nın Kempinski’sinde (2007) bir arazi önermesinin ne olabileceğinin ipuçları gizlenmiş sanki. Mistik ve animist bir yer üreten Beloufa’nın floresan ışıklarla kendilerini aydınlatan karakterleri gerçek olamayacak kadar gerçek, sihirli bir dünyayı aktarıyorlar izleyiciye. Çölün arka fonda olduğu film gösteriminde, floresan ışıkların projeksiyon aracılığıyla aktarılan parıltısıyla ay ışığının aydınlattığı izleyiciler aslında bu tecrübeye hâkim olan sorunun kalbine giderek alan, mekân ve yer arasındaki farklarla yüzleştiriliyor. Yerin içine yerleşerek, yerle yüzleşmenin imgesel üretimdeki yerini sorgularken projeksiyonun ışığı, bu yüzleşmeyi aksatarak bir sanrıya baktığımızı hatırlatıyor.

{fotoğraflar: Amman ve Wadi Rum, Ürdün, Nisan 2019, Merve Ünsal}

atölye çalışması, çöl, Merve Ünsal