Maltepe Feyzullah Mahallesi,
fotoğraf: Gülşah Aykaç, Şubat 2026
Bebekle Dışarıda:
Evden Çıkmak

Bebekle dışarıda olmak, her şeyden önce içeriden dışarıya çıkmak, “ev”den çıkmak demek.

Evden çıkmak… Bu kez bir değil iki kişi ve bir bebek arabası olarak…

İlk çıkışlardan biri ise:

Önce cesaret, bebek şaşırıp ağlarsa biraz sabır ve kararlı derin bir nefes. Doğru zamanda çıkmak çok önemli. Dışarının kalabalık saatleri seçilmese daha iyi. Bebek aç olmamalı, eğer reflüsü varsa çok tok da olmamalı. Beslenmiş, gazı çıkarılmış ve temiz, yani en temel ihtiyaçları giderilmiş olmalı. Bebek arabası, bebeğin üzerini örtmek için soğuktan yeterince koruyacak bir örtü, ortam nasıl olur belli olmaz diye emzirme sırasında kullanılan ve boyna da geçebilen ince kumaştan bir örtü, bebek arabasının üzerini örtmek için rüzgâr çıkınca başvurulacak bir örtü daha, rüzgâr çok sert eserse diye bu örtüden daha kalın yedek son bir örtü, …, belki de arabanın üzerini hiç örtmemek gerek, örtülerle dolup şişmiş bebek bakım çantasının son kontrolleri, dezenfekte edildiğinden emin olunan bir emzik ve bebek arabasına asılı kutusu, kutuyu hiç dezenfekte etmedim oysa, telefon, cüzdan, anahtar da elimde, …, kedi içeride kaldı, ocağın altı kapalı, …, bu arada kendime aynada hiç bakmadığımın ani gelen farkındalığı, …, yüzümü yıkayıp dişimi fırçaladıysam güneş kremi çok da dert değil, bu sefer de taranmamış saçları da asansörde bağlayalım, hızlıca dışarı çıkabilmek için hazırda bekletilen hep aynı kıyafetleri giymenin özgürlüğü…

Güvenliği standartlara uygun bir çelik kapı. Çelikle sınırlandırılan evden ve kapı önündeki beyaz mermer eşikten atılan ilk adım.

Apartmanın içi.

İlk günlerde evden uzaklaşmadan dışarıda olma denemeleri yaptığımız apartman bahçesi.

Hava güzelse, bahçede bebek üzerine konuşmak isteyen ama karşısındakini hiç dinlemeyen ve kişisel mesafeye saygı göstermeyen komşuyla karşılaşma korkusu.

Apartman bahçesinin kapısı.

Ve nihayet işte kaldırım! İşte sokak! Çok da uzaklaşmayalım, bebek ağlarsa ya da örtülerin koruyuculuğundan şüpheye düşersek döneriz.

Üç parçada uyunmuş beş ila altı saatlik bir uykunun sabahında uyuşuk adımların, varlığından şimdilik muzdarip kasların, anne-oluşun şifası sokak…

Nedir evden çıkmanın tüm tedirginliğine ve risklerine rağmen bu büyüsü?

*

Evden dışarı çıkmanın, ev ve bakım işlerinin merkez üssünü bir süreliğine geride bırakmanın, kendi kimliğini bu kez anne olarak yeniden inşa etmekle bir bağı var.

Öyle ya, ev –içerisi– daha çok annenin, dışarısı ise babanın alanı. Kadınlar evin düzenini ve işleyişini üretir; ev yaşantısının süreçlerini ve mekânlarını organize eder; eve ve aile üyelerine ücretsiz ve güvencesiz bakar.1 Türkiye’deki sosyal güvencesizlik, bakım emeğinin değersizliği, kreş ve gündüz bakımevlerinin karşılanamazlığı, doğum sonrası izinlerin yalnızca annenin evde kalarak çocuğa bakmasına yönelik düzenlenişi gibi durumlar içeri ile dışarı, ev ile sokak, özel ile kamusal arasındaki cinsiyetli ve adaletsiz bölüşümü daha da pekiştiriyor. 

Her şeye rağmen bebekle dışarı çıkabilmek, sürekli yinelenen bakım işlerinin ve bir bebekten sorumlu olmanın fiziksel ve zihinsel yükünü bir nebze yatıştıran bir eylem…

Annenin evden çıkmasının sağladığı hafifleme ya da çıkamayışının neden olduğu çelişkili ve zor ruh hâli ile edebiyat ve sinemadaki farklı anlatılar üzerinden empati kurabiliriz. Melissa Kesmez’in “Annemin Çadırı”2 (2019) adlı öyküsü bu minvalde bende yer etmiş olanlardan biri. Öyküde anlatıcı, anne ve babasıyla deprem sonrasında bir süre bir çadırda yaşar. Birkaç gün içinde anlatıcı ve baba eve döner, fakat anne çadırda yaşamaya devam eder. Annenin eve ısrarlı dönmeyişi ve çadırdaki ferahlığı evi tamamen terk etmesinin ilk adımıdır. Baba, bu gerilimli süreci balkondan izler.

Edebiyattan sinemaya uyarlanan Lynne Ramsay’nin yönettiği Geber Aşkım (2025) filminde de özellikle bir sahne evden çıkmakla can alıcı bir biçimde ilişkileniyor. Filmin içeriğine ve nasıl yorumlandığına elimden geldiğince az değinerek bu sahneyi betimlemek istiyorum: Bir kadın ve bir adam bebek bekledikleri süreçte büyük şehirden kırsala taşınırlar. Taşındıkları ev bir çayıra açılır, çayır ise ormana bağlanır. Bahsettiğim sahnede kadın ve adam bir konuda çatışma yaşamıştır. Adam, evin dışındaki çayırda bir işle meşguldür. Kadın onu bir süre içeriden, cam kapı arkasından izler ve bir anda kapıya tüm gücüyle çarpıp camı kırarak evin verandasına düşer. Filmde kadın, hem adam hem de çevresindekiler tarafından sistematik olarak içeriye sıkıştırılmıştır. Farklı sahnelerde ihmal edilişinin ve yalnızlaşmasının bedensel tezahürlerini izleriz. Kırsalın ıssızlığı ve yalnızlığı içinde evden dışarıya çıksa bile özgürleşemediğini ve kendi kimliğini yeniden inşa edemediğini hissederiz. Camı kırıp yaralanarak kendisini dışarıya atmış olsa bile, evden çıkamaz. Dışarısı içeriden farksızdır, koskocaman bir içeriye dönüşmüştür; yeniden kimliklenmesi için ona bir alan açamaz.

Evden çıkamayan, üzerine kilit vurularak eve kapatılan, evden çıksa bile kentte hareket edemeyen, pazar, hastane, komşu ya da okul dışında bir yere gidemeyen kadınlar için anne ve kadın olma pratiği bir nevi yazgıya dönüşmüş gibi. Nitekim Seray Şahiner’in Ülker Abla’sı3 bu yazgıyı evden tamamen çıkıp bir hastanenin kayıt dışı hasta bakıcısı olarak yaşamaya başlayarak sekteye uğratır. Bunu biraz da oğlu artık büyümüş olduğu ve evde olmadığı için yapabilmektedir. Yaşlandığı için güçlenmiştir ve evdeki annelik görevi tamamlanmış gibidir. Ülker Abla üçüncü bir yer edinir: Kentin yani dışarısının korkulu sokaklarından, nüfus cüzdanıyla kayıtlara geçeceği devletli alanlardan ve aynı zamanda evin yani içerisinin cehenneminden kaçmıştır.4

Kırk yaşında, bedensel engeli olmayan, evden çıkabilme ayrıcalığına sahip, ekonomik olarak bağımsız, orta sınıf bir anne olarak dışarı çıkmamın yeniden kimliklenmem ya da başka bir deyişle yeni bir kendilik hissi kazanmam ile bağı üzerine düşünüyorum. Kendimi her seferinde, evin bunaltıcı ama güvenli ortamından kopmanın risklerini iç sesimle müzakere ederken yakalasam ve hâlâ çoğu zaman bedenimi neredeyse sokağa atıyor gibi evden çıkabilsem de5 dışarı çıkmak fark edebildiğim bir iyilik hâli sağlıyor. 

*

Willem R. Boterman ve Gary Bridge, Amsterdam’da orta sınıf ebeveynlerin kent deneyimleri üzerine etnografik bir araştırma yürütürler (2022).6 Katılımcılarla, anne ve baba olmadan önce ve olduktan iki yıl sonra ebeveyn-oluş süreçlerinde kenti nasıl deneyimlediklerini, hayatlarında nelerin değiştiğini konuşurlar. Araştırmacılara göre çocuk sahibi olmak kişinin şehirde nasıl yaşadığını, zamanı ve mekânı nasıl deneyimlediğini ve kim olduğunu yeniden kuran büyük bir dönüşüm sürecidir. Sınıfsal durumdan ve toplumsal cinsiyetten bağımsız düşünülemeyecek bu dönüşüm sürecinde anne ve babanın zaman ve mekân algısı, kentin tüketim peyzajlarıyla ilişkisi, hareket özgürlüğü ve beşerî ilişkileri yeniden şekillenir. Canlı bir kent merkezinde hayatını sürdürmek kimi anne ve baba için önemlidir, çünkü geçmişten gelen sosyal yeniden üretim ilişkilerini devam ettirmek isterler.7 Öte yandan çocukları daha doğal, hava kalitesi açısından daha sağlıklı ve güvenli bir ortamda büyüsün diye canlı kent merkezinden dingin çeper semtlere taşınmayı tercih eden ya da merkez ile çeper, sosyal canlılık ile doğal dinginlik arasında kalan anne ve babalar dikkat çeker. Bu noktada sanırım zamanın “yeteri kadar iyi”8 ebeveynliğinin en belirgin özelliği ortaya çıkıyor: çelişkili hisler. Benim de etrafımda, kendisini hareket özgürlüğünü yitirmiş, sorumluluklar nedeniyle ağırlaşmış hisseden ya da tam aksine rutinlerle yaşamaya başladığı için zaman ve mekânla ilişkisini daha iyi kurduğunu söyleyen ebeveynler var. Üretim ve tüketim ilişkilerinde yeterince hızlı olamadığın için sistemin dışına itilmiş hissetmek ile ebeveynliği bir tür yavaş ve bedensel yaşama pratiği olarak deneyimlemek arasında bir çelişki ortaya çıkıyor. Araştırma benzer çelişkilerin yanı sıra, anne ve babanın deneyimleri arasındaki farklılıkları da görünür kılar. Annenin daha fazla zihinsel ve fiziksel yük alması nedeniyle daha fazla özgürlüğünü yitirmiş ve izole hissetmesi söz konusudur. Sistemsel ve kurumsal düzenlemelerin anneyi birincil bakım veren olarak tayin etmesinin yanı sıra izole olma durumunu pekiştiren şey benim için herkes uyurken uyanık kalmak. Zira annenin uyku yoksunluğu yıllar sürebiliyor ve uyumamak evin zamansallığını tamamen farklılaştırıyor. Yakından okuduğum ve burada teorik kısmına değinmediğim araştırma sonuç olarak, her gün değişen dinamikleri ve çelişkili hisleriyle ebeveyn-oluş sürecinin önemli bir boyutunun evden çıkmak ve kente karışmak olduğunu düşündürüyor (Boterman ve Bridge, 2022). Dışarı çıkmak bakım verenler için bakım emeğinin kent deneyimini dönüştürdüğü bir eyleme evriliyor.

Bebekle evden çıkmamın anne olarak kimliğimi ve kendilik hissimi yeniden inşa etmemle şüphesiz güçlü bir ilişkisi var. Bu ilişki kentsel/mekânsal, bedensel ve duygulanımsal; aynı zamanda sınıflı ve cinsiyetli.

Peki, öyleyse nereye gidiyoruz bugün?

1. Gülnur Acar Savran, “Kadınların Emeğini Görünür Kılmak: Marx’tan Delphy’ye bir Ufuk Taraması”, Praksis, 10: 159-210, 2003.

2. Melissa Kesmez, Nohut Oda (İstanbul: İletişim Yayınları, 2019).

3. Seray Şahiner, Ülker Abla (İstanbul: Everest Yayınları, 2021).

4. Funda Şenol, Anneannemin Söylemediği Şarkılar adlı yeni yayımlanan kitabında –evden çıkan kadının aksi istikametinde– eve dönen erkeği betimler. Bu erkek “yaşlandığı, işsiz kaldığı ya da bir hezimete uğradığı” için zayıflamıştır ve kamusal alandan çekilmek zorunda kalmıştır; bu nedenle “eve döner.” Eve dönen erkek metnini tam da bu yazıda evden çıkan kadını yazarken okudum ve çok güçlü bir gözlem olduğunu düşündüm. Funda Şenol, “Eve Dönen Erkek”, Anneannemin Söylemediği Şarkılar içinde, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2025), 67-72.

5. Ben bu yazıya son hâlini verirken Maya dördüncü ayının sonlarına yaklaştı. Üç ve dördüncü aylar bebeklerin gelişim sıçraması yaşadıkları, bakım verenleri için zorlayıcı olabilen aylar. Ayrıca ani saç dökülmesi, yaklaşık bir yıl sonra yeniden regl olmak gibi annenin de bedeni bir eşiği daha atlıyor. Dördüncü ayın ortalarına doğru Maya yeni becerilerini hissettirmeye başladı. Örneğin şimdiye dek bebek arabasında uyurdu, ama artık dışarıda olduğu zamanın önemli bir kısmında etrafa bakmaya, mekânlar ve insanlarla ilişki kurmaya başladı.

6. Willem R. Boterman ve Gary Bridge, “The transition to parenthood in urban space: Continuity and disruption of embodied experience and spatial practice”, Urban Geography, 43(8), 1165-1184, 2022.

7. Bu yazıyı yeni nesil bir kahvecide, yanımda arabasında uyuyan Maya ve önümde bilgisayarım açık yazarken ben de benzer bir hissi deneyimliyorum.

8. Charlotte Sidebotham, “Good enough is good enough!”, The British journal of general practice: the journal of the Royal College of General Practitioners, 67(660), 311, 2017.