Algoritmanın Zevki: Kadraj Mimarlığı ve Hatırlamanın Direnci

Çankaya’nın Oran mahallesinde her gün yürüdüğüm yollar neredeyse hiç değişmiyor. Aynı sokaklar, aynı kaldırımlar, aynı market önleri… Aynı otobüs durakları, aynı sokak köpekleri, aynı trafik ışıkları, aynı yaya geçitleri. Aynı simitçi, aynı pastane. Kentin bu parçası, her gün kendini tekrar ediyor gibi gelse de “Aslında hiçbir şey tam olarak aynı kalmıyor.”

Her gün yürürken bu tekrarın içindeki küçük farklılıkları arıyor gözüm. Bence hayat büyük değişikliklerle değil, çoğunlukla küçük değişimlerle kendini ele veriyor. Dikkatini verdiğinde şehrin de yıprandığını, eskidiğini, yenilendiğini, yok olduğunu, yeniden doğduğunu görüyorsun. Bazen bunu kendime küçük bir oyun gibi kurguluyorum: Yürüyüş yolumdaki “sapmaları” yakalamaya çalışıyorum. Benim için zaman çoğu kez büyük olaylarla değil, küçük kaymalarla belirginleşiyor.

Mahalle postanesinin önündeki duvarda bir harpuşta vardı mesela. Kenarı köşesi kırık, çatlak. Düştü düşecek gibi. Bir gün kuvvetli bir fırtınadan sonra onu yerde gördüm. Yaklaşık bir hafta sonra parçalandı. Yağmurla yumuşadı, kuruyunca kırılganlaştı, üzerine basan ayaklarla, rüzgârla ufalandı. Yaklaşık bir ay sonra kalanları bir görevli süpürdü, çöpe attı. Garip olan şu ki duvar eski hâlini bilmeyenler için hâlâ “tam” görünmeye devam etti.

Ama ben biliyorum: Orada bir zamanlar bir harpuşta kırığı ve küçük bir zaman kanıtı vardı.

Bir de bir sokak köpeği… Yürürken bana eşlik eden. Hep aynı noktadan katılırdı yanıma, bir süre beraber yürürdük. Oran Çarşı’nın orada benden ayrılır, çöp kutularına doğru giderdi. Sonra bir gün yok oldu. Ertesi gün de yoktu. Sordum… “Çoktandır yok” dediler.

Varsın yok olsun. Algoritmanın zevkine karşı kırık bir harpuşta ve kayıp bir köpek benim hafızamda hâlâ birer direnç noktası gibi duruyor.

Kaybolmak ne kadar sessiz bir şey. Elbette bir bina yıkılınca herkes fark eder. Bir insan bağırınca birileri duyar. Ama bir köpek, bir kırık harpuşta, küçük bir iz… Gözümüzün önünden çekilince sanki hiç olmamış gibi olur. Oysa bence şehir dediğimiz şey, tam da bu küçük eksilmeler ve ilavelerle değişiyor. Şehir değiştikçe biz de değişiyoruz fark etmeden.

Gerçek fotoğraftan
dijital illüstrasyon (2026) ve
“Yürüdüğüm yollar” (Oran, Ocak 2026), Meltem Sarul izniyle

İşte tam burada çağımızın asıl yanılgısı geliyor aklıma: “Neden güzel olanın, kıymetli olanın sadece ‘görünen’ olduğuna inanıyoruz?”

Bence bugün güzel dediğimiz şey artık eskisi kadar masum değil. Güzel dediğimiz şeyin etrafında bir düzenek var: görünürlük endüstrisi. Bir şeye sahip olmakla yetinmiyor, onu herkese göstermeyi istiyoruz. Kendimizin beğenmesi yetmiyor, beğenildiğini de kanıtlamak ve onaylatmak istiyoruz. Bir şeyin ne kadar kıymetli olduğu onunla kurulan bağdan çok, onun aldığı onaya bağlanıyor.

Sanırım fark etmeden şunu yapıyoruz: “Kendi gözümüzle değil, ekran gözüyle bakıyoruz.”

Ekran derken sadece telefon ekranından söz etmiyorum. Ekran artık bir ara yüz. Bir filtre. Bir seçici. Keskin bir hakem. Adeta görünmez bir küratör gibi çalışıyor: Neyi göreceğimizi, neyi önemseyeceğimizi, neyi seveceğimizi ve neyin “güzel” sayılacağını sessizce belirleyen o. Ben bugün artık o dilsiz hakemin adını koymak istiyorum: “algoritma”.

Peki algoritmanın beğenisi var mı? Belki de asıl soru bu olmamalı. Asıl soru şu olmalı: “Algoritmanın beğenisi bizim zevkimizin yerine geçebilir mi?”

Beğeni dediğimiz şey eskiden kişisel bir iç ses gibiydi. Şimdi ise beğeni bir performans kriterine dönüştü. Güzel olan artık sadece güzel olduğu için değil, daha çok görünür olduğu için güzel olarak algılanıyor. Güzel olan artık sadece estetik bir mesele değil, bir “hız meselesi”. Hızlı görünen, hızlı tüketilen, hızlı paylaşılan, çok tıklanan, çok onaylanan, daha çok izlenen…

Algoritma büyük olanı seviyor. Parlak, kusursuz ve şatafatlı olanı. Tek bakışta “etki” yapanı seviyor. Daha çok izleneni, daha çok beğeni alanı.

Ama gerçekte hayat çoğu zaman büyük bir etki yapmıyor, ince bir iz bırakıyor. Ve tam da bu yüzden çağımızda estetik artık “güzel” olmakla yetinemiyor; “kadraja girmek” zorunda kalıyor. Bu yüzden güzel dediğimiz şey giderek bir varoluş değil bir sunuş biçimi oluyor.

Bugünün şehirleri de böyle değil mi sanki? Birbirine benzeyen kafe içleri, birbirine benzeyen “iyi ışıklar”, birbirine benzeyen duvar sanatları, fotoğrafta iyi duracak köşeler, pano duvarlar… Her yer aynı kadraja hazırlanıyor. Çoğu zaman mekânlar yaşanmak için değil, “görüntülenmek ve paylaşılmak için” tasarlanıyor.

Bir restorana giriyorum mesela, dekorasyon “mükemmel”. Renkler uyumlu, ışık kusursuz, köşeler rafine… Ama içimde hiçbir şey kıpırdatmıyor. Sanki mekânın kendisi yok, sadece görüntüsü var. Sanki o mekân yemek için değil “paylaşılmak için” hazırlanmış. Bu hissiyatıma sadece beni bağlayan bir de isim takıyorum: “kadraj mimarlığı”.

Hissettiğim kadraj mimarlığında bence ölçü şu: “İyi mekân” değil “iyi fotoğraf veren” mekân. Kadraj mimarlığında mekânın “hafızasından” çok “etkisi” konuşuluyor. Mekân bir anlık parıltıya dönüşüp unutuluyor. Çekilen fotoğraflar telefon arşivinde kalıp bir tür dijital kalabalıkta kayboluyor çoğu zaman. Oysa bence mimarlık, sadece görüntü üretirse insana dokunmayı bırakır. Çünkü mimarlık dediğimiz şey, sadece gözle değil, bedenle de anlaşılan ve yaşanan bir olgu. Bazı mekânlar bu yüzden hâlâ güçlü, çünkü “görünmek” için değil, “hissedilmek” için yaratılmışlar.

Mesela Japon mimar Tadao Ando’nun (1941– ) Işık Kilisesi’nde [Church of the Light], mimarlık bir “gösteriden” çok sessiz bir deneyimdir. Mekânın etkisi fotoğrafta değil, mekânın kendisinde kurulur: ışığın duvardaki yarıktan içeri girişi, sessizliğin yoğunluğu, bedenin bilinç dışı yavaşlaması… Orada insan görüntüyü tüketmekten çok deneyimin içine yerleşir.

Mesela Portekizli mimar Álvaro Siza’nın (1933– ) Boa Nova Çay Evi’nde… Mekân, manzarayı “fon” gibi kullanmaz. Deniz, rüzgâr, kaya, ışık hepsi mekânın bir parçası gibi çalışır. Orada da iyi bir fotoğraf karesi yakalamak mümkündür elbette. Ama asıl mesele kadrajdan çok daha fazlasıdır, içeride kalma isteği…

Günümüzde ise tasarımların çoğu “kontrol edilemeyeni” dışarıda bırakmaya çalışıyor. Çünkü bu, algoritmaya göre düzen tutmaz olandır.

Bazı durumlarda mimar başka bir yol dener: Yok etmeden, silmeden onarır, iyileştirir. Tıpkı Fransız mimarlar Lacaton & Vassal’ın Paris’teki Tour Bois-le-Prêtre dönüşümünde olduğu gibi (2009-2011). Burada mimarlar yıkıp yeniden “ideal bir görüntü” yaratmak yerine, var olanı estetik bir şova çevirmeden dönüştürmüşlerdir.

Şimdi aklımdan şunlar geçiyor: “Güzel olan her zaman bağırmaz. Güzel olan her zaman kadraja sığmaz.”

Beğeni dediğimiz şey yalnızca beğenmek değildir, bir bağ kurma biçimidir bana göre. Ve bağ günümüz algoritmasının ölçemediği bir şeydir. Algoritma izlenme, tıklanma, paylaşım sayılarını ölçüyor ama tereddüdü, hatırlayışı, özlemi, hayal kırıklığını veya umudu ölçemiyor. En azından şimdilik.

Ben her gün Oran’da yürümeye devam ediyorum. Görkemli bir yol değil. Bir başyapıt değil. Vitrine konacak bir güzellik asla değil. Ama gerçek. Çünkü küçük değişimleri yakalıyorum. Çünkü eksileni, ekleneni fark ettirecek kadar doğal.

Ve benim için önemli olan şey şu: “Görünmeyeni hatırlamak.”

Güzel dediğimiz şeyi yeniden kişisel bir yere çekmeliyiz diye düşünüyorum. Algoritma beğenisini bir kenara bırakıp beğeniyi yeniden kendi mahrem ve masum alanımıza taşımalıyız aynı çocukluğumuzdaki gibi.

Bir şeye “kadraja sığdığı için” değil, “iz bıraktığı için” değer vermeliyiz.
Belki de güzellik yeni bir kayıt değil, bir hatırada gizlidir.
Ben o harpuştayı hatırlıyorum mesela.
Ve o köpeği hatırlıyorum; umarım sağ ve sağlıklıdır.
Belki de beğeni dediğimiz şey budur: “Kaybolduğu hâlde hatırlamak.”

Algoritmanın zevkine teslim olmak en kolayı. Ama kendi zevkini korumak –yani kendi hatırlama biçimini korumak– bir dirençtir.

Küçük, sessiz, kimsenin fark etmediği bir direniş. Kadraja sığmayanı –kırık bir harpuştayı, kayıp bir köpeği– hafızada tutmak gibi.

algoritma, ekran, güzellik, hafıza, kent, Meltem Sarul, şehir, tekrar