Corrientes Bulvarı,
2011, fotoğraf: Dani Oliver
(CC BY-NC-ND 2.0)
Buenos Aires Defteri
Corrientes Bulvarı

Villa Crespo’daki eve taşındığım ilk gün ev arkadaşım Adrián birbirimizi daha iyi tanımamız için ilk akşam yemeğimizi Serrano meydanında, diğer adıyla Plaza Cortázar’da yemeyi önermişti. Havanın güzel olmasını fırsat bilip gece geç saatlerde meydandaki restoran ve kafelerin sandalye ve masaları toplanana dek sohbetimize devam etmiştik. Konuştuğumuz konular çoğu zaman ikimizin de sevdiği yazarlara, onun tiyatro benim ise sinema tutkuma bağlanıyordu. Adrián, Mexico City’de Latin Amerika’nın en iyi devlet üniversitelerinden biri olan Meksika Ulusal Otonom Üniversitesi’nde felsefe okumuş ve 2007 yılında Buenos Aires’e taşınarak Buenos Aires Üniversitesi’nde dramaturji yüksek lisansı yapmaya başlamıştı. Üniversitedeki derslerinden geri kalan vaktinin çoğunu Mauricio Kartun, Vivi Tellas gibi Arjantin’in en önemli tiyatro yönetmenlerinin verdiği oyunculuk ve oyun yazarlığı atölyelerine katılarak ve bol bol yeni oyunlar izleyerek geçiriyordu. Ona oyunları hangi tiyatro salonlarında izlediğini ve en çok nerelerde vakit geçirdiğini sorduğumda bana: “Corrientes Bulvarı’na gitmelisin, birçok tiyatro salonu, kitapçılar, sahaflar, sinemalar orada. Emin ol Buenos Aires’te en fazla vakit geçireceğin yerlerden biri Corrientes Bulvarı olacak.” demişti. Abasto’dan çıkıp nihayet Corrientes Bulvarı’na vardığımda, Adrián’ın bahsettiği tiyatro salonları ve sinemaların geniş bulvar boyunca her iki tarafta sıralandığını gördüm.

Büyük tiyatro ve sinema salonlarının, kafelerin ve pizzacıların arasında konumlanmış sayısız kitapçının önünden geçerken, aklıma öğlenleri Córdoba Bulvarı ve Thames Caddesi’nin kesiştiği köşede yemek yediğim kafenin yaşlı garsonunun söyledikleri geldi. Sohbetimiz esnasında bana Buenos Aires’in dünyada kişi başına ortalama en fazla kitapçının ve psikanalistin düştüğü için eşsiz bir şehir olduğunu söylemişti. Tanıştığım diğer porteño’ların* da diline dolanmış bu büyük iddianın ilk kısmının doğru olup olmadığını sadece Palermo’daki kitapçı sayısına göre saptamam elbette imkânsızdı. Fakat Corrientes Bulvarı boyunca yürürken yirmi beş kitapçı sayınca epey şaşırdım. Bu kitapçılardan birinin vitrin düzenine hayran kalınca önünde epey bir vakit geçirdim. Güney yarımküreye eylül ayıyla gelen ilkbaharla vitrinin arka plan duvarı açık sarıya boyanmış ve duvara Buenos Aires’te kasım ayında açmaya başlayan baharın habercisi jakaranda ağacının mor salkımları çizilmişti. Duvarın ortasına da psikanalizin kurucu düşünürleri Sigmund Freud, Carl Gustav Jung ve Jacques Lacan’nın fotoğrafları koyulmuştu. Fotoğrafların bittiği yerde de gökkuşağı renkleriyle: “Baharla birlikte kendinizi keşfetmeye hazır mısınız?” yazılmış, vitrinin altına da büyük bir özenle Freud’un, Jung’un ve Lacan’ın kitapları sıralanmıştı. Vitrine benimle birlikte dikkatli bir şekilde bakan beyaz saçlı, şık giyimli bir kadın kitapçının kapısında bulvardaki hareketliliği izleyip sakince sigarasını içen kitapçıya, vitrinde duran Freud’un rüyalarla ilgili kitabını işaret ederek fiyatını sordu. Kitapçı fiyatı söyleyince de “kalsın” diyerek bana doğru döndü, gülümseyerek “anlaşılan bilinçaltımda yatan şeyleri başka bir bahara keşfetmem gerekecek, çok pahalıymış” dedi.

Buenos Aires’te kitaplar gerçekten de epey pahalıydı. İlk önce bu fahiş fiyatların —diğer semtlere görece daha pahalı olduğu şehre geldiğimden beri söylenen— Palermo’ya özel olduğunu düşündüm. Fakat sonradan şehrin göbeğinde sıralanmış kitapçılara girip çıktıkça, bu fiyatların her yerde geçerli olduğunu anladım. Belki de bu yüzden bulvarın üzerinde en fazla iş yapan yerler sadece ikinci el kitap satan kitapçılardı.

Onları, hemen önlerine koydukları içi kitap dolu, üzerlerinde 20, 40, 60 peso yazan metal sepetlerden ayırt ettim. Ivana’ya göre ikinci el kitapçılarda istediğim her kitabı bulabilirdim, yeni çıkmış bir kitap bile çok kısa sürede ellerine düşüyordu.

Corrientes Bulvarı’ndan,
fotoğraflar: Sena Akalın

Bulvarın üzerindeki bazı kitapçılara girip çıktıkça, İstanbul’daki kitapçılardan pek alışık olmadığım konuşmalara da denk geldim. Örneğin Libreria Hernández’de, eline Agatha Christie’nin Roger Ackroyd Cinayeti kitabını alıp kasaya doğru giden bir müşterinin yanına yaklaşan kitapçı, ona hiç Georges Simenon okuyup okumadığını sorduktan sonra hızlıca raflardan Simenon’un bir kitabını çıkarıp her cinayeti ustalıkla çözen meşhur komiser Maigret’yi anlatmaya koyuldu. Konuşmayı dinlediğimi belli etmemek için yanlarından uzaklaşsam da, durduğum yerden kitapçının Maigret’yi anlatmayı bitirdikten sonra, bu sefer de coşkulu bir sesle Arjantinli yazar Jorge Borges’in en sevdiği dedektif hikâyelerini derlediği kitaptan övgüyle bahsedişini duyabiliyordum. Bu konuşmayı dinlerken Adrián’ın, Buenos Aires’teki kitapçılarla ilgili söyledikleri de aklıma geldi. Ona göre işinde deneyimli kitapçılar iyi berberlere benzetilebilirdi. Bu yüzden sıkı bir okuyucu, aynı kendine uygun bir berber bulduğunda yaptığı gibi iyi bir kitapçıya rast geldiğinde artık başka bir kitapçı aramayı bırakıp kendi kitapçısına sadık kalıyor, onun büyük emek verdiği bu işten para kazanmaya devam etmesini istiyordu. Bu sayede de Buenos Aires’te büyük kitapçı zincirleri henüz hâlâ bağımsız kitapçıları ele geçirememişti.

Adrián bana “Burada insan sevdiği bir kitapçıya uğradığında sanki zaman duruyor ve çoğu zaman kitapçıdan sonra verilen randevuya ya da gitmen gereken yere geç kalıyorsun.” demişti. Ona göre porteño’lar, şehirdeki kitapçılara çoğu kez kitap almak için gitmiyorlardı. Boş vakitlerinde yeni çıkan kitapları hemen okuyup, gelen okuyucuların zevklerini saptayıp, onlara özel tavsiyeler vermekte ustalaşan kitapçılarla sohbet etmek için kitapçıya uğramak da başlı başına bir sebepti. Libreria Hernández’den çıkarken son bir kez arkama dönüp, konuşma uzadığı için bir tabureye oturmuş sohbet etmeye devam eden kitapçı ve onu ilgiyle dinleyen okura baktım.

Corrientes’de yürümeye devam ederken büyük küçük birçok tiyatroyla da karşılaştım. Üstlerinde oyuncuların resimlerinin sıralandığı oyunların saatleri yazılıydı. Bazı oyunların afişleri büyük reklam panolarını kaplıyordu Arjantin’inin önde gelen telefon firmalarının finanse ettiği bu oyunların oynandığı tiyatroların gişelerinde insanlar uzun sıralar oluşturmuştu. Adrián, porteño’ların, tiyatroya neredeyse sinemayla aynı sıklıkta gittiklerinden de söz etmişti. Kendisi tiyatroyla yatıp kalktığı için başta abarttığını düşünmüştüm. Fakat ne zaman elime La Nación, Página 12, Clarín gibi ülkenin önemli gazeteleri geçse, başkentteki eğlence kültür sayfalarına baktığımda küçük kutucuklar içerisinde reklamı verilen onlarca tiyatro oyunu görüyordum. Gerçekten de sinemaya gider gibi tiyatroya gidiyor olabilirler miydi? Bu soruyu da zamanla cevaplayacağım sorular arasına ekledim.

Adrián, Corrientes üzerinde çoğunlukla genel izleyiciye hitap eden büyük prodüksiyon oyunların veya müzikallerin gösterildiğini, bağımsız oyunların ise şehrin farklı semtlerinde ara sokaklarda kurulmuş küçük salonlarda hatta bazen evlerde gösterildiğinden bahsetmişti. Dikkatimi çeken bir başka şey de konuşmamız sırasında sık sık değindiği, beraber atölyelere katıldığı oyuncuların çoğunun aslında gün içerisinde başka işlerle meşgul olmasıydı. Bir oyunculuk atölyesinde tanışıp kısa sürede çok yakın arkadaş olduğu amatör oyunculardan biri olan Miguel, 54 yaşındaydı ve yıllardır muhasebecilik yapıyordu. Bundan birkaç sene önce boş vakitlerinde oyunculuk atölyelerine gitmeye başlamış. Çok kısa bir süre sonra rol aldığı oyunlardan birini izlemeye gelen ünlü bir tiyatro eleştirmeninin oyunculuğundan övgüyle bahsetmesiyle de çok ses getiren üç bağımsız tiyatro oyununun kadrosuna dahil olmuştu. Amatör tiyatro oyuncuları ve yönetmenleri, kiraları büyük salonlara göre çok daha uygun olan, kendi mahallelerindeki küçük tiyatro salonlarını tercih ediyorlardı. Seyircilere sattıkları biletlerle sadece salonun kirasını ve oyunda kullandıkları malzemenin masrafını çıkarabiliyorlardı. Adrián’a birçok farklı meslekten gelen bu insanların günlük hayatta uğraştıkları işlerden sonra, provalara nasıl vakit ayırdıklarını sorduğumda, bana Arjantin’deki yüzlerce amatör oyuncunun hafta içi işten çıkar çıkmaz akşam yedi buçuk gibi başlayan provalara katılıp gece yarılarına kadar çalıştığını anlattı. Ona göre işin sırrı gün boyu içilen mate çayıydı.

Bulvar boyunca yürümeye devam ederken, bir hayli acıktığımı ve yorulduğumu fark ettim. Bulvarın üzerindeki şehrin en ünlü pizzacılarından El Güerrin’e uğramayı daha önceden kafama koymuştum. Köşedeki gazete ve dergilerin sıralandığı kiosk’ta bulmaca çözen adama pizzacının adresini sordum. Bana eliyle ileriyi işaret edip iki blok öteye doğru yürümemi söyledi. El Güerrin’in tabelasını önümde gördüğümde açlıktan artık midem kazınıyordu. Her şeyi yiyebilirdim. Uzun bir tezgâhın üzerinde tabaklarından, ağızlarına doğru sünen bol peynirli dilim pizzaları hızlıca yiyen birkaç iş adamına baktıktan sonra arka kısımdaki masalardan birine oturdum. Elimdeki menüye bakıp, bol mozzarella’lı ve soğanlı fugazza’dan ve bir de Napoli usulü mozzarella, sarımsak ve domatesli napolitana’dan birer dilimle yanında içmek için de Arjantin’in ‘milli’ birası Quilmes’ten sipariş ettim. Garsonun getirdiği iki dilim de hayli kalın ve bol malzemeliydi. Odun fırınından daha yeni çıkmışlardı. Önümdeki pizza dilimlerini hızlıca bitirdikten sonra açlığım bir türlü yatışmadığı için bir dilim fugazza daha sipariş ettim ve biramı yudumlayıp içeri hızlıca girip çıkan onlarca müşteriyi gözlemlemeye başladım.

Buenos Airesde bir pizzacı,
fotoğraf: Sena Akalın

* Porteño: Liman şehri Buenos Aires’de yaşayanlara verilen isim.

Buenos Aires, Buenos Aires Defteri, kent, sahaf, Sena Akalın, şehir