Kafkaesk Bir Absürt Kara Mizah Örneği: Korkusuz Korkak
The Missouri Breaks (1976) tuhaf film. Sevdim mi sevmedim mi emin değilim. Yıllar önce izlemiştim, yakın zamanda tekrar izledim. Arthur Penn’in filmiymiş meğer. Bir de Bonnie and Clyde’ı (1967) izlemiştim Arthur Penn’den. İki film de benzer şekilde sıkıcı. The Missouri Breaks’te ortada bir suç öyküsü var ama hakkı verilerek anlatılmamış sanki. Özgün bir yönetmenlik anlayışı veya tekniği de yok. Yine de filmin özgün bir yönü var: Melezlik. Yer yer doğrudan bir komedi filmini andıran sahneler ve diyaloglar mevcut. Bunların mizahi öğeler olduğunu anlamak başta zor oldu. Filmin dramatik yapısı güçlü bu yönüyle. Salt komedi, suç filmi, dram, gerilim falan değil; hikâye gerektirdiği zaman, gereken anlayışı görüyoruz. Senfonik.
Döneme özgü pratikler çok gerçekçi canlandırılmış. Keza sıradan detayların da bu şekilde gösterilmesi filmi inandırıcı kılıyor. Saç sakal tıraşı, tırnak kesmek, iş kurmak, at sürüsü çalmak… Bu ve benzeri detaylar sayesinde, komedi veya dram olmaktan çok, her yönüyle başarılı bir dönem filmi olmuş The Missouri Breaks. Penn’in yönetmenlik anlayışının özgün yanı budur belki de. Ama hikâyenin sıkıcı ve yavaş anlatıldığı da ayrı bir gerçek. Kasvetli bir film ayrıca. Marlon Brando bu kadar eksantrik bir karakter yaratmasaydı daha etkileyici bir film çıkabilir miydi ortaya? Brando yaşlandıkça kendi karikatürüne dönüşmüş sanırım. Yaşlılık bu değil midir zaten?
*
İyi senaryo da iyi yönetmenlik gibi fark ettiriyor kendini. Chinatown (yön. Roman Polanski, 1974) ve Blue Collar (yön. Paul Schrader 1978), Robert Towne ve Paul Schrader. Chinatown’ın prodüksiyon tasarımı ve sanat yönetmenliği gayet iyi; yönetmenliği ise sorunlu değil ama özgün de değil. Blue Collar’da da durum aynen böyle; lakin onun hem yönetmeni hem de senaristi Paul Schrader. Gerçekçi ve canlı bir anlatımın yanında, doğru zamanda girilen dönemeçler de hikâyenin iskeletini sağlam kılıyor.
*
One Flew Over the Cuckoo’s Nest’te (yön. Miloš Forman, 1975) R.P. McMurphy’nin tımarhaneye transfer olmadan önce ikamete mahkûm olduğu “çalışma çiftliği” [working farm] Jerry Schatzberg’ün Scarecrow’ında da (1973) karşımıza çıkıyor. İki filmde de aynı mekân kullanılmamış; farklı mekânlar aracılığıyla iki filmde de aynı kavrama rastlıyoruz sadece. Türkiye’de olmayan bir kavram, bir kurum, bir anlayış bu. Hafif sayılan suçlar veya “kabahatler” nedeniyle, görece kısa süreli cezaların infazı için insanların kapatıldığı ve çalıştırıldığı çiftlikler bunlar. Tabelasında yazana göre mahpusları çalıştırarak ıslah etmeye, topluma yeniden kazandırmaya çalışıyor bu kurum. Türkiye’deki karşılığı ıslahevi olabilir kısmen. Bildiğim kadarıyla oralara sadece on sekiz yaşından küçükler alınıyor ama. The Panic in Needle Park (1971) da bir Schatzberg filmiydi. Scarecrow daha olgun bir iş olmuş. Hikâye anlatımı da önceki filme göre daha başarılı. Ayrıca Yeni Hollywood döneminde Al Pacino sürekli bağırıp çağırmıyor, haykırmıyor. Robin Williams’ın dalga geçtiği gibi: “I have that voice!”
*
Robert Altman’dan sadece M*A*S*H’i (1970) izlemiştim daha önce. That Cold Day in the Park’ı (1969) sıkıcı bulacağımı düşünüyordum, durgun olduğunu tahmin ettiğim için. Gerçi hikâye yavaş ilerliyor, burjuva dünyası da izleyeni yabancılaştırılabiliyor ama hikâye özgün ve yönetmenlik çabası takdire şayan. Hikâyeyi anlatırken geri çekiliyor Altman; hikâyeyi gösteriyor. Karakterler konuşmazken de seslerle imajlar montajlanarak, böylece anlam üretilerek, hikâyenin devam etmesi sağlanmış. Getting Straight’te (1970) Richard Rush da aynı çabayı göstermişti. Getting Straight gibi bu film de aynı adlı bir romandan uyarlanmış. Yeni Hollywood yönetmenleri auteur olmak istedi ama Woody Allen dışındakilerin kariyerlerini pek de tanımlayan bir unsur değil auteur’lük. Örnek aldıkları Fransız ve İtalyan yönetmenlerin aksine filmlerinin senaryolarını bizzat yazmıyorlar; filmlerini çoğunlukla romanlardan uyarlıyorlar. Demek ki Yeni Hollywood’u besleyen bir çağdaş edebiyat var o sırada Amerika’da. Ken Kesey, Charles Webb, Ken Kolb…
That Cold Day in the Park çok güzel bir film, yavaşlığı beni yer yer sıkmış olsa da. Epey vasat filmlerinin var olduğunu bildiğimden Altman’a karşı önyargılıydım. Ancak çok uzun bir kariyeri var ve kötü işlerinden sonra tekrar iyi bir iş üretebiliyor bu uzun kariyer boyunca. Sanırım. Bu filmin sevdiğim bir yanı da farklı toplumsal sınıflardan karakterlerin hayatlarını kesiştirmesi. Hal Ashby çok güzel becerir bunu.
*
Getting Straight gibi Richard Rush’ın The Stunt Man’i (1980) de bir roman uyarlaması. Yeni Hollywood’u besleyen edebiyat tahmin ettiğimden daha mı geniş acaba? Film etkileyici. Yeni Hollywood yönetmenleri romanları sinemaya doğrudan uyarlamıyor genellikle; bazı katmanları çıkarıp bazılarını ekliyorlar. Roman olan The Stunt Man daha etkileyici ve daha derinlikli olabilir ama Rush, özgün ve ciddiye alınması gereken bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlamış. Getting Straight’ten sonra çektiği Freebe and the Bean (1974) yavan bir filmdi oysaki. Sevdiği hikâyeleri anlatmakta mahir olduğunu söyleyebiliriz belki Rush’ın: Hem Getting Straight’te hem de bu filmde aradan çekilerek durumları göstermeyi başarmış, perspektif ve zoom aracılığıyla. Bir sahneden diğerine, içerik itibarıyla keskin, anlam itibarıyla yumuşak bir şekilde, fark ettirmeden geçiyor. Getting Straight gibi The Stunt Man’in de yer yer teatral bir havası var. İlerideki filmleriyle üslubunu olgunlaştırdı mı acaba? Nedendir bilmem ama sanmıyorum. Galiba böyle düşünmemin nedeni, o ilerideki filmler çekildiğinde Yeni Hollywood döneminin sona ermiş olması. Dönemin başlarında çekilen hemen her filmde, kısa süreliğine bile olsa Vietnam Savaşı hatırlatılırdı. The Wild Angels’ta (yön. Roger Corman, 1966) bile, Midnight Cowboy’da (yön. John Schlesinger, 1969) olduğu gibi, radyodaki haber bültenlerinde dinlemiştik savaşla ilgili gelişmeleri. Savaş artık çok uzaklarda kaldığından, gazilerin maruz kaldığı savaş sonrası travması da burjuva karakterler tarafından aşağılanıyor. The Deer Hunter (yön. Michael Cimino, 1978) ve Rolling Thunder’da (yön. John Flynn, 1977) olduğu gibi savaştan dönen askerlerin kendi memleketlerinden umduklarını bulamadığını da gösteriyor Rush bu filmde. Ancak The Stunt Man’i henüz okumadığım için, filmde yer alan savaş ve askerlikle ilgili ayrıntıların romanda da yer alıp almadığını bilmiyorum.
Amerikan sineması, film, Murat Can Kabagöz, sinema, Yeni Hollywood