Yeşilçam’dan
Kafkaesk Bir Absürt Kara Mizah Örneği: Korkusuz Korkak

Natuk Baytan’ın Korkusuz Korkak (1979) filmi, Kemal Sunal’ın başrolde yer aldığı filmlerin en meşhurlarından ve en eğlencelilerinden biridir. Yönetmen Natuk Baytan ile senarist Erdoğan Tünaş’ın absürt mizah anlayışı, senaryonun yüksek temposu ve tabii ki Sunal’ın oyunculuğu bir araya gelince hem komik hem de kült bir film ortaya çıkmıştır. Ancak biraz dikkatli bir şekilde izlendiğinde veya hikâyenin satır araları okunduğunda, bu filmin neden kült bir eser hâline geldiği daha iyi anlaşılır.

Mülayim Sert (Kemal Sunal) eski İstanbul’un yoksul bir mahallesinde yaşayan, otuzlu yaşların sonunda, dar gelirli ve bekâr bir adamdır. Sabahları işe yetişebilmek için tren saatlerine göre güne başlar. Evinin önünden geçen 06.45 treniyle yataktan fırlar, 07.45 treniyle evden çıkar; 08.00 treniyle mahalle kahvehanesinin önüne, 08.30 treniyle de işyerine varır. Mülayim, yalnız bir adamdır. Her gün görüşüp konuştuğu komşuları, tanıdıkları ve iş arkadaşları vardır ama gerçek anlamıyla hiçbir dostu olmadığı gibi hiç akrabası da yoktur. Üstelik görüştüğü insanlar tarafından saygı görmez; her fırsatta aşağılanır ve alaya alınır. Ofis elemanı olarak çalıştığı şirketin patronu (Nejat Gürçen) ve müdürü (Zafer Önen) çeşitli bahanelerle onu hem sürekli angarya işlere koşturur hem de maaşından kesinti yapar. İş arkadaşları ise Mülayim’in zayıf karakterini istismar ederek kendi işlerini de ona yaptırır. Şirkette en çok çalışan ama en az kazanan Mülayim’dir. Hem mahallede hem de işyerinde sürekli aşağılandığı için Mülayim, içinde bulunduğu şartlara itiraz edemeyecek kadar zayıf olmakla beraber, sinik biri hâline gelmiştir. Muhatap olduğu insanların kendisinden daha değersiz olduklarını bilir ama çok küçük bir dünyası olduğu için bu çevreye ve yetersiz maaşına muhtaç olduğunu da bilir. Elindekini kaybetmemek için kendisine reva görülen muameleye razıymış gibi görünür. Fakat bir savunma mekanizması da geliştirmiştir. Başrole kendisini yerleştirdiği ve dinleyenlerin arzularını uyandıran uydurma hikâyeleriyle muhataplarının bütün dikkatini üzerinde toplar, herkes pürdikkat onu dinlerken de inanmak istedikleri bu hikâyelerin palavra olduğunu yüzlerine vurur: “Mesela yani!” Alametifarikası olan bu sözle Mülayim kendisinin değil, onu aptal yerine koyanların aptal olduğunu vurgular. Üstelik patronuna ve müdürüne karşı da oldukça açık sözlüdür, hatta onların yüzüne karşı küfrettiği bile olur ama bu durum bir sorun yaratmaz; çünkü Mülayim üç kuruşluk maaşına muhtaçsa, onlar da angarya işlerini hallettirmek için Mülayim gibi kimsesiz bir enayiye muhtaçtır. 

Mülayim’in sorunlarından biri de sağlığıyla ilgilidir. Sağlık durumunu öğrenmek için hastanede bazı testler yaptırması, test sonuçları belli olana kadar da sadece haşlanmış patatesle beslenmesi gerekir. Mesai arkadaşları öğle tatilinde ofiste kebap yerken Mülayim onlara imrenerek bakar. Ancak sağlıklı olduğu anlaşılırsa istediğini yiyip içebilecektir. Ne var ki doktor (Renan Fosforoğlu) kötü haber verir: Mülayim amansız bir hastalığa yakalanmıştır ve en fazla altı aylık ömrü kalmıştır. İşte bu aşamadan itibaren filmin hikâyesi, tıpkı Namuslu’da (yön. Ertem Eğilmez, 1984) olduğu gibi, yön değiştirir; ana karakter de kendisinin karşıtına dönüşür. Çünkü ismiyle müsemma bir insan olan Mülayim, yakında öleceğini öğrendikten sonra biraz da soy isminin hakkını vermek için sert bir insana dönüşür. Bu dönüşüm iki boyutludur. Nasıl olsa altı ay sonra öleceği için Mülayim artık hor görülmeye katlanmaz ve herkese haddini bildirir; öleceği günü beklemek yerine de bizzat kendisi ölüme gitmek ister. Akşam evine yürürken mahallesinin polis kordonuna alındığını görür; ne olduğunu sorunca birilerinin saatli bomba bıraktığını öğrenir. Bomba imha ekibi gelene kadar mahalleye girmek yasaktır. Bu, sırf senaryoya hizmet etmesi için yerleştirilmiş bir ayrıntı değildir; zira 1979 yılı, 12 Eylül 1980’deki askeri darbeden önceki dönemde hem paramiliter faşist çetelerin (kontrgerilla) hem de buna cevap olarak sosyalist devrimci örgütlerin şiddet eylemlerinin son ve en yüksek seviyesine ulaştığı yıldır. Nitekim filmin başka sahnelerinde de ülkenin o anki durumuna laf arasında değinilir. Karaborsa, yağ ve gaz kuyrukları, grevler… Mahalleye bomba koyulması da bununla ilgilidir. Acaba bombayı sağcılar mı koymuştur, yoksa solcular mı? İşte Mülayim böyle bir ortamda yaşar. Ancak filmin çok küçük bir bütçeyle çekildiği her hâlinden bellidir. Dışarıda çekilen planlarda dönemin toplumsal sorunlarının yansımalarına rastlamadığımız gibi, güvenlik kordonuyla çevrilen mahallede sadece bir polis memurunun beklediğini görürüz. Bütün oyuncuların tek kostümle oynaması da filmin bütçesinin küçüklüğünü ve çekimlerin de muhtemelen birkaç günde tamamlandığını gösterir. Neyse ki hikâye akıcı olduğu için filmi izlerken bunlara pek takılmayız. Ölüme gitmek isteyen Mülayim kordonu aşıp bombayı alır ve masa saati olarak kullanmak üzere evine doğru yürümeye başlar. Yolda gördüğü kör dilenciye elinde bomba olduğunu söyleyince dilenci güneş gözlüğünü çıkarır, bombanın gerçek olduğunu görünce de kaçar. Az sonra gördüğü ve birkaç gün önce “borç para aldığı” kötürüm dilenciye, kör dilencinin sahtekâr olduğunu, çünkü bombadan korkunca kör taklidi yapmayı unuttuğunu söyler; ancak kötürüm dilenci de bombayı görünce koşarak kaçacaktır. Sonunda Mülayim patlamayacağına ikna olduğu bombayı rastgele fırlatır; bomba tenha bir yere düşüp patlar, kimse de yaralanmaz. Bu andan itibaren Mülayim, “Bombacı Mülayim” olarak nam salar.

Bir nevi halk kahramanına dönüşen Mülayim ev sahibesi (Remziye Fırtına), patronu ve müdürü de dahil olmak üzere tanıdığı herkesten büyük saygı görmeye başlar. Yaşayarak öğrendiği bir hayat dersidir bu: İnsanlar güçlü olana saygı duyar. Keza o da artık aşağılanmaya ve angarya işlere koşturulmaya katlanamaz; zira artık elindekileri kaybetmekten korkmaz. Ancak bu sefer de ölümü beklemekten korkar. Korktuğunu kimseye belli etmemek için, iölümü beklemek yerine onun üzerine gitmeye başlar. Örneğin bir gün patronunun ofisine girdiğinde, patronunu gangsterlere haraç verirken görür. Gangsterler Bombacı Mülayim’i görünce korkar; Mülayim de onların silahlarını alır ve artık patronunun onlara haraç vermeyeceğini, aksine onların patronunun kendisine haraç vermek zorunda olduğunu söyler, ayrıca kendi patronundan da haraç almaya başlar. Çok geçmeden söz konusu mafya babası Ayı Abbas’ın (Turgut Özatay) mekânına da gider. Niyeti, Abbas’ı iyice çileden çıkarıp kendini ona öldürtmektir. Ancak Abbas’a baskın gelir ve daha da güçlenir. Gerçi bu olay yüzünden gururu incinen Abbas, Mülayim’i öldürtmek için elinden geleni yapmaya başlayacaktır ama Abbas gibi güçlü bir mafya babasının bile kendisini öldüremeyeceğini gören Mülayim, kendisini öldürmesi için bir kiralık katil tutar. Anlaşmayı doğrudan katille değil, bu işin simsarı olan Sansar Selim’le (Muhteşem Durukan) yapar; katilin kim olduğunu da öğrenmek istemez, çünkü ondan kaçma ihtimalini ortadan kaldırmak ister. Fakat bazı şartları vardır: Salı günleri öldürülmek istemez; çünkü işi sallanabilir. Kapalı ve yağmurlu havalarda da öldürülmek istemez; çünkü aksi hâlde, cenaze merasimine katılan cemaat onun arkasından küfredebilir. Katil Gaddar Kerim (Hikmet Taşdemir) bu müşteriye saygı duyar; çünkü işini ciddiye alan bir kiralık katildir ve meslek icabı kendi babasını bile öldürmüştür. Tüm bu olayların ortasında Mülayim bir de Milli Piyango’nun büyük ikramiyesini kazanır. Kazandığı parayla umumi tuvalet açar. Tuvaletin açılışına gelen basın mensupları bu parayla neden böyle bir yatırım yaptığını sorunca, Mülayim de tefecilik ve karaborsacılık gibi kârlı iş teklifleri aldığını söyleyip ekler: “Ben zamansız gelen paranın ancak üstüne sıçarım. Siz de sıçın.”

Ne var ki işler yine değişecektir; çünkü Mülayim’in vaktiyle gittiği hastanede çalışan Hemşire Sevil (Ayşin Atav) dosyaların karıştığını fark eder. Altı aylık ömrü kalan, Mülayim Ters adında yaşlı bir adamdır; Mülayim Sert ise gayet sağlıklıdır. Doktor bu olayın basına yansıyıp bir skandal hâline gelmesini önlemek için Hemşire Sevil’i Mülayim’i bulmakla görevlendirir. Artık ülke çapında meşhur bir halk kahramanı olduğundan onu bulmak zor olmaz. Ancak Mülayim birkaç ay sonra ölmeyeceğini öğrenince çok sarsılır ve tekrar gerçek kişiliğine bürünür. Zira onu cesur kılan ölüme gitme arzusudur. Öte yandan şimdi hem Gaddar Kerim hem de Ayı Abbas onu öldürmeye çalışmaktadır. Neyse ki Kerim, mesleğinin şerefi için, Abbas’ın Mülayim’i öldürmeye çalışan adamlarını her seferinde etkisiz hâle getirir. Hemen her gün bu şekilde türlü kazalar atlatarak ölümden dönen Mülayim, Sevil’le birlikte bir çıkar yol bulmaya çalışarak, kimin kiralık katil olduğunu öğrenmeye çalışır ve katil olduklarını itiraf etmeleri için etrafındaki insanlara tuzaklar kurmaya başlar. Yaşlı ev sahibesi, artık cesur olduğu için Mülayim’e ilgi duymaya, ilgisine karşılık alamadıkça da onu kıskanmaya başlamıştır. Başkasına yâr etmektense onu öldürmeyi tercih ettiği anlaşılır. Patronu ise kendi işyerinde işçi konumuna düştüğü ve Mülayim’in ayak işlerini yapmaya başladığı için onu öldürmek istemektedir. Bu da Mülayim’in yaşayarak öğrendiği başka bir hayat dersidir: İnsanlar sırf güçlü olduğu için birini sevmez veya ona saygı duymaz; ancak güçlünün yanında olmak ve ona saygı duyarmış gibi görünmek işlerine gelir. Ders sayılabilecek bir başka olay Mülayim’in Gaddar Kerim’le tanışmasıdır. Mülayim bir gece bir meyhanede içip sarhoş olmuşken içeri bir kemancı (Yadigâr Ejder) girer. Aslında Mülayim’i öldürmesi için Abbas’ın gönderdiği biridir bu. Nitekim kemancı, keman kılıfından çıkardığı silahla Mülayim’i tam öldürecekken, arkadaki masalardan birinde oturmuş onları izleyen Kerim bu adamı etkisiz hâle getirir, Mülayim’i de evine götürüp yatırır. Kerim, Mülayim’i oracıkta öldürmez; çünkü sarhoş bir adamın zayıflığından faydalanmak istemez. Onun mesleğinin de bir şerefi vardır. Dolayısıyla Mülayim’in etrafında sadece iki dürüst insanın olduğunu anlarız: Hemşire Sevil ve Gaddar Kerim.

İşte bu aşamada olayları tekrar değerlendirerek Mülayim’in yaşadığı toplumun niteliğini anlamaya çalışmak gerekir. Mülayim özel sektörde beyaz yakalı işçi olarak çalışan dar gelirli ve yapayalnız bir adamdır. Öyle ki dilenciler bile ondan daha çok para kazanır; üstelik engelli taklidi yaparak. Hem günlük rutinini tren saatlerine göre ayarladığı hem de hiçbir dostu ve akrabası olmadığı için insanlığına yabancılaşmıştır. İşyerinde kimseden saygı görmediği gibi angarya işler de sürekli ona yüklenir. En çok çalıştığı hâlde en az kazanan odur. Mevcut ekonomik düzen içinde dürüstçe çalışarak onurlu bir şekilde yaşamasına imkân yoktur. Üstelik kendisine verilmeyen paranın çok daha fazlası patronu tarafından mafyaya haraç olarak ödenir. Sağlık sorunu olduğu için doktora gider; ancak test sonuçları karıştığı için altı ay sonra öleceğini sanır ve kendisini hiç ummadığı tehlikeli durumların içinde bulur; yani bu düzende bilime bile güvenilemez. Mafyanın hüküm sürdüğü, dilencisinden holding patronuna kadar herkesin sahtekâr olduğu, tek bir dostun bile bulunmadığı, bilimsel kurumların çürüdüğü, faşist kontrgerillanın sosyalist devrimcileri katlettiği, şehirlerde bir tür iç savaşın yaşandığı, karaborsa ve rüşvetin hâkim olduğu bir sosyoekonomik düzende kendi hâlinde yaşamaya çalışan biridir Mülayim. Modernitenin iflas ettiği bir ortamda yaşayan Kafkaesk bir karakter gibidir. Bu işkenceden kurtulmak için bulduğu yol ise intihar etmektir. Ancak bizzat intihar etmeye cesareti olmadığı için kendisini bir kiralık katile öldürtmek istemiştir. Böylesine bir kara mizahın ürünü olan bu hikâye ise mümkün olan en iyi şekilde sona erer. Abbas ve adamları Mülayim’i öldürmek için işyerini basar; müşterisinin onlar tarafından öldürülmesini istemeyen Kerim de hemen arkalarından gelir. Mülayim o gün öyle veya böyle ölecektir. Kendisini öldürmek isteyenlerle uzlaşmak için yazı-tura atar. Yazı gelirse Abbas, tura gelirse Kerim tarafından öldürülecektir. Ancak madeni para “dik” gelirse yaşamasına izin vermelerini ister. Hikâye bu ya, para dik gelir ve Mülayim hızla oradan uzaklaşır; diğerleri de onun peşinden sokağa fırlar. Neyse ki bulundukları yere saatli bomba bırakılmıştır ve bomba patlayınca da bütün kötü adamlar ölür. Mülayim ve muhtemel sevgilisi Sevil’e de herhalde mutlu bir hayatın yolu görünür. 

Her ne kadar oldukça düşük bütçeli ve çekimleri birkaç günde tamamlanmış bir B film olsa da Korkusuz Korkak, 1979 yılı itibarıyla Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal, ekonomik ve politik koşulların doğrudan bir tezahürüdür. Üstelik Kafkaesk bir absürt kara mizah örneğidir de. Yüksek bir bütçeyle ve nitelikli bir sanat yönetimiyle çekilmiş olsaydı, bir B film olmaktan çıkıp sözgelimi Köşeyi Dönen Adam (yön. Atıf Yılmaz, 1978) veya Çıplak Vatandaş (yön. Başar Sabuncu, 1985) seviyesinde bir sanat eseri olabileceği de açıktır. Ama belki de onu kült hâline getiren, ilk bakışta fark edilmeyen derinliğini absürt bir mizahla ve bir B film formunda sunabilmesidir.

{fold içindeki imge: Natuk Baytan, Korkusuz Korkak, 1979, film karesinden detay, kaynak: IMDb}

film, Franz Kafka, kara mizah, Kemal Sunal, Korkusuz Korkak, Murat Can Kabagöz, Natuk Baytan, sinema, Türk sineması, Yeşilçam