Tasarım Üzerine Skeptik Saltolar
Soyutlama + Etik

Not No. 1:
Her basit grafik, mesajı en iyi şekilde ileten bir soyutlama mıdır?

Bugün, bana hızlı tüketilebilen bir tasarım methiyesi gibi gelen, Netflix serisi Abstract: The Art of Design’ı izleyince kendimi Christoph Niemann’ın sanat ve tasarımın en önemli konsepti olarak nitelendirdiği soyutlama kavramıyla ilgili sorularla çevrili dipsiz bir kuyunun içinde buldum. Niemann’ın örneklediği gibi soyutlama yalnızca basit grafiklerle mi mümkündür? Başka yollarla da mümkünse bunlar nelerdir? Bu yollar reçete biçiminde özetlenerek her duruma uygulanabilir mi? Vesaire. Neyse, buralardan Marian Bantjes’in bir konuşmasını hatırlayıp Youtube’dan izleyerek kendimi kuyudan çıkarabilince epey şaşırdım.

Christoph Niemann,
“I LEGO N.Y.”,
kaynak: christophniemann.com
Christoph Niemann,
“Photo drawings”, kaynak: christophniemann.com

Olağanüstü sevimli Instagram hesabı Abstract Sunday’e bakınca kafasının nasıl çalıştığına dair hızlı bir ipucu elde etmenin mümkün olduğu Niemann, binlerce fikirle başlayıp onları rafine ederek bir fikrin özüne ulaştığını anlatırken bir Staten Island vapuru illüstrasyonu egzersizinden bahsetmiş. Demiş ki, bu vapuru en basitçe ve en iyi özetleyen imgeler sarı rengi ve şekli. Ben bunu duyunca ne yalan söyleyeyim, biraz hırpalandım. Çok kötü haber dedim, eğer herkesin aklına bu vapuru düşününce ilk bunlar geliyorsa bende yine bir terslik var. Benim gözümün önüne vapurun üzerindeki az fırfırlı harfler, vapura binince uzakta görünen lacivert küçüklü büyüklü dikey dikdörtgenden oluşan Manhattan silueti, rengi kirlilikten gri mi yeşil mi belli olmayan dalgalar, vapura son bindiğim o deli gibi yağmurlu gün geliyor.

Benim zihnimde canlananların ne rengi sarı, ne de şekli yatay bir dikdörtgen, tüh, diye düşünürken Niemann vapurdan bağımsız olarak bölümün ilerisinde yüksek kontrast oluşturan sarı ve siyahın en sevdiği renk kombinasyonu olduğunu söyledi. Yüreğime bir su serpildi, dedim ki başkasının en sevdiği kombinasyon da kırmızı ve yeşil olabilir —ben bu egzersizin başına bir döneyim. Dönünce herkesin Staten Island vapuruna baktığı zaman gözleriyle gördüğü ve daha önemlisi kafasında canlananların aynı olma ihtimalinin çok yüksek olmadığına dair bir hisse kapıldım. Kız arkadaşıyla Staten Island vapurunda ölümüne kavga eden bir grafik tasarımcının aklına “vapur ne kadar da sarıydı” diye bir düşünce gelmiyor olabilir mesela. Belki o grafik tasarımcı o vapuru asla sarı yapmayacak. Ya da basit çizgilerle. Onun vapurla ilgili hisleri sarı veya yatay bir dikdörtgenle anlatılacak türden değil.

Marian Bantjes diyor ki, bir tasarım genellemelerden ne kadar uzak ve kişiselse o kadar başarılı olma potansiyeli taşır. Onun başarılı grafik tanımı bakana keyif veren, merak uyandıran, sorgulatan, baştan çıkarıcı güce sahip, şaşırtıcı olan görsel yapıların inşasından geçiyor. Bunu duyunca, aslında ne kadar da tam kendisiyle ilk tanıştığım I Wonder kitabını tanımladığını düşünüyorum. Beni kalbimden vurdu bu kitap. İlk elimde tuttuğumda tanımlayamadım, detaylı işlemelerine, göze ilk bakışta çarpan dürüstlüğüne hayran oldum. Bantjes’in insan eliyle yapılmış mucizevi güzellikte görsellerin veya nesnelerin bir mesaj iletmek için araç olarak kullanıldığından bahsettiğini hatırlayınca kitabın kapağındaki şekillerin bu kitabın ne olduğunu özetlemesini beklemektense ne hissetmemi istediğini düşündüm. Bantjes konuşmasında kısaca dinin bunu çok iyi yaptığına da değiniyor, dini kitaplardaki olağanüstü detaylı, bakmaktan hoşlandığımız şekilleri böyle izah ediyor. Hakkında daha önce pek de düşünmediğim bu bakış açısını büyüleyici buluyorum.

Marian Bantjes, I Wonder,
kaynak: dutchuncle.co.uk

Peki bu soyut, kompleks (ama basit) grafikler neye yarıyor? Bantjes’in “Intricate beauty by design” konuşmasında söylediğine göre muhakkak bir şeye yarıyor: Kimin bir tasarıma bakıp ne hissedeceğini, ne düşüneceğini asla tahmin edemezsin. Benim minik bir işim bir doktora, bir bebek bakıcısına, bir kasiyere, bir yazara ilham verebilir, diyor. Bu hisleri ölçemeyiz ama toplumda maddesel biçimde kolayca ölçemediğimiz etkileri değersiz görmekten vazgeçmek, birlikte yeni ve iyi şeyler üretmek için kapılar açabilir diyor. Çok seviniyorum.

TED Talks: Marian Bantjes,
“Intricate beauty by design”,
süre: 19:00

Not No. 2:
Obezitenin giderek arttığı bir dünyada kahverengi, aromalı, gazlı ve şekerli su ambalajı yapmak etik midir?

… 
gençken renkli bir cepken sevgilim 

önüne çıkan her ata binme 

Lale Müldür, “Üzünç Sevgilim ya da Nane Otları”

Önüme çıkan her ata binmemem gerektiğini kafamın gerisinde bilsem de, bunu grafik tasarım işleri alırken uygulamanın kolay olmadığının farkına varmakta geç kaldığımı düşünüyorum. Hangi at etik? Hangi at değil? Üstlerinde yazmıyor, okulda da kimse bundan bahsetmemişti. Kendi pusulamı oluştururken nelere dikkat etmeliyim? Dikkat etmem bir şeyi değiştirir mi?

Tasarımcı ve iletişim araştırmacısı Sebastian Deterding’in “Rethinking the Ethics of Design” konuşmasında tanıştığım teknoloji ve iletişim üzerine çalışan Hollandalı düşünür Peter Paul Verbeek, tasarımcı ne niyetle hareket ederse etsin, topluma sunduğu her tasarımla var olanın yeni bir organizasyonunu yaparak ahlaki doğruları yeni bir biçimde materyalize ettiğini söylüyor. Bu iddiayı biraz abartılı bulacak gibi oluyorum.

TEDxHogeschoolUtrecht:
Sebastian Deterding,
“Rethinking the Ethics of Design”,
süre: 16:01

Sonra Deterding yine aynı konuşmasında Avusturyalı iletişim teorisyeni Watzlawick’in aksiyomlarından biri olan insanın iletişim kurmamasının olanaksızlığından bahsediyor. Özetle, insan sussa bile bir mesaj veriyor diyor. Herhalde, “söz gümüşse sükut altındır” gibi bir şey diyor, bu fikri biraz daha kendime yakın buluyorum. Yaptığımız her şeyin, farkına varsak da varmasak da dışarıya bir şeyler söylediğine dair bir fikre kapılıyorum. Ne yalan söyleyeyim, her söylediğiyle ilgili dokuz kere düşünerek anksiyetelerden anksiyete beğenen biri olarak bu yaklaşım beni daha da endişelendirmek yerine biraz rahatlatıyor —benden başka böyle düşünenler de varmış diyorum.

Deterding’i izledikten sonra kendi kendime bir case study uydurmaya karar veriyorum. İçinde bulunacağım durumları ileride daha iyi analiz edebilmek için, bu durumları bağlamından çıkarıp cam bir fanusun içine koyuyorum. Türkiye’de, hatta Dünya’da değil, başka bir gezegende olduğumu hayal ediyorum:

Diyelim ki, bu gezegende üretilen tüm varlıkların adet cinsinden birden ona kadar sayılarla ölçüldüğü bir toplumda yaşıyorum. Ve bu gezegende 2017’nin Haziran ayında, (birbiriyle alakası olduğu için değil, ama bu case study için iki farklı cinste üretim seçmem gerektiği için), iki müzik albümü üretiliyor, dokuz gazlı ve şekerli su üretiliyor. Dokuz gazlı ve şekerli su üretildiği için, gazlı ve şekerli su üretiminde daha çok rekabet var, daha çok iş olasılığı ve bunlara bağlı olarak hâliyle daha çok kazanç var. Yalnız bilim adamları gezegende iki gazlı ve şekerli su üretilirken insanların daha az diyabete ve obeziteye mahkûm olduklarını kanıtlamış.

Bu durumda bu gezegen için on gazlı ve şekerli su mu üretmek daha iyi, yoksa üç müzik albümü mü? Ben daha çok gazlı ve şekerli su üretilmesi için mi çalışılmasına katkıda bulunmalıyım, yoksa üç müzik albümünün mü? Bu kararı vermek, etiket yaparak Ortadoğu ve Balkanların en çok kazanç elde eden tasarımcısı olmak hırsına sahip olmayan biri için çok zor görünmüyor.

Tabii, bu cam fanusta eksik şeyler var: Diyelim ki müzik albümüne kapak yaptığım uzaylı müzisyenin ilk konserine şekerli su üreten firma sponsor oldu ve bu sayede daha çok şekerli su satabildi. Bu durumda benim zaten bir toz tanesi kadar etkisi olduğunu düşündüğüm kararım tamamen boşa gitmiş olacak. Yine de, her müzisyen kendi tanıtımını şekerli suyla yapmıyor diye kendimi avutarak bir toz tanesi kadar etkimin olduğunu düşünüyor, kendimi daha iyi hissediyorum.

etik, grafik tasarım, Kibele Yarman, profesyonel etik, soyutlama, Tasarım Üzerine Skeptik Saltolar