Binalar yaşayan birer organizma gibidir. Doğar, büyür, ölürler. Güler, ağlar, terler, boşaltırlar… Yıkılıp da yerlerine yenileri yapılıncaya kadar yaşam doludurlar. Ama mezarlar bir yapı olarak sabittir; zamanda ve mekânda donuklardır. Kullanılmadıklarından ve ölümden korkan insanlık mezarlıklardan da korktuğundan, fazla zarar görmeden yıllarca bozulmadan kalırlar. Likya’nın bir ölüler diyarını andırması, her yanından lahit fışkırması buna örnektir. Mezarlar ölüm ve yaşam arasında sıkışmıştır; ölümsüz ölülerdir. Bir dönem, mimarlık fakültesinden mezun olduktan sonra, mezar tasarımcısı olmak istemem bundan sebepti. Ölümü somutlaştırmak ama bir yandan da yaşam izini ölünün yaşarkenki kimliği üzerinden göstermek ve ölümsüz, hiçbir kimsenin yıkmaya cesaret edemeyeceği bir yapı tasarlamak fikri cazip gelmişti. Üstelik binalar tasarlanır ama mezarlar çoğunlukla tasarlanmazdı. Osmanlı döneminde önemli kademelerde bulunan kişilerin sosyal statüsünü gösteren mezar taşları geleneği hariç bu coğrafyada mezarlar oldukça sadeydi. 19. yüzyıldan sonra, neoklasik ve barok etkili, gösterişli Rum, Ermeni ve Levanten mezarlarına rastlansa da bunda ülkemizde yaşayan gayrimüslimlerin sosyokültürel konumlarının ve dönemin burjuva kültürünün etkisi büyüktür.
Yaşam kutsanırken ölümün ötelenmesine bir tepkiydi benim mezar tasarımcısı olma isteğim belki de. Evlerine oturma takımı almak için dükkân dükkân gezen insanların anne babalarının mezarlarının özensiz mermer ustalarının ellerinden çıkmasına göz yummaları ilginç bir durumdur. Böylelikle, Weber’in “demir kafes” diye tarif ettiği, kimliksizleştiren modernitenin bir sonucu olarak, tek tipleşmeye meylettirilen hayatlar tek tip mezarlarda nihayete erer. Nitekim ben de bu ülkede bu işin tutmayacağına kanaat getirmiştim.
Yıllar sonra, bundan üç beş sene evvel Büyükşehir Belediyesi ünlü kişilerin mezarlarının tasarlanması için bir yarışma açtığında bu fikir bana tanıdık gelmiş, heyecanlanmıştım. İsimlere baktığımda bir iki kişi arasında (biri Oğuz Atay’dı) kararsız kalsam da Didem Madak’ın mezarını tasarlamaya hızla karar vermiştim. Çok şiirini okumamıştım ama “Bıktığım Şeyler ve Yeşil Fanila” adlı şiirinden bir beyit beynimde ve kalbimde öyle yer etmişti ki o dizelerden yola çıkarak bir mezar tasarlamayı çok istemiştim.
Güneşi özledim, sonra seni
Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım
Fesleğenleri severim. Rahmetli anneannemin fesleğenlerle dolu balkonu ve fesleğeni avuç içiyle hafif okşar gibi kavrayınca koku verdiğini bana öğretişi gelir aklıma fesleğenlere dokunduğumda. O koku da sabittir her yerde, beni o günlere götürür her seferinde. Güneşi de severim, bedenimi ve ruhumu yakmadığı zamanlarda…
Şairi listede görünce bu dizelerle mezar bir arada canlandı zihnimde. Biraz eskiz çizdim, ardından da bir kibrit kutusu ve kâğıt kullanarak taslak bir maketçik yaptım. Bir kökten çıkar gibi mezar başından başlayarak, bir kafes gibi mezarın üzerini kubbemsi şekilde tamamen örten, fesleğen yaprakları soyutlamasından oluşan, dantel gibi işlenmiş, geçirgen, taş bir mezardı bu kabaca. Monotonluğun önüne geçmek için, sarmallık ve doludan geçirgenliğe yavaş geçiş gibi yöntemler kullanmıştım. Üst örtünün dolu-boş, geçirgen yapısı hem gölgeyi hem güneşi görünür kılacaktı. Zaten güneş gölgeyle, gölge de güneşle beraber var olur, anlam kazanırdı. Zihnimde, hem kendi kılcal gölgesinde hem de hasretlik duyduğu güneşin altında uyuyan bir şair… Fesleğenlere düşkün anneannemin annesinin mezarı diğer mezarlardan daha anıtsal duruyordu; neden öyle olduğunu merak ediyordum çocukken. Mevtayı fanilerin tehlikelerinden uzak tutmak isteyen bu mezar gibi bir kafesti benim tasarladığım mezar da. Tasarlanmış bir şair mezarı; şiir, mimari, heykel ve ölümün bir mermer taşta cisimleşip dans etmesi gibiydi sanki. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı bir şekilde proje hâline getirip başvurmadım yarışmaya. Sonuçta, mezar tasarımcılığı fikrim gibi bu fikrimi de hayata geçmeden zihnimde solmaya terk ettim. Kazanan tasarımlar da uygulanamadı zaten.
Bugün, keşke bahçıvan olsaydım diye düşünürken birden aklıma bu dizeler, ardından da bu mezar tasarımı geldi ve bunları yazmaya başladım. Yazdıkça birçok şey görünür oldu, “Söz uçar, yazı kalır” deyişinin hatırlattığı gibi. Fikirler, tasarılar, anılar ve duygular da uçar yazıya dökülmezse. Çizim, fotoğraf ve resim hiçbir zaman yazı kadar canlı değildir. Sadece birer temsildir onlar. Oysaki söz cansa, yazı onun bedenidir. Bu beden aynı zamanda zaman-mekânda donuk olduğundan cansız ve ölümsüzdür de tıpkı mezarlar gibi. Yazılan her şey o ana özgüldür. Yazdıklarımıza bir süre sonra yabancılaşmamız, onları düzeltme isteği duymamız bunun bir sonucudur. Yazmak nihayetinde bir gömme eylemidir. İşte tam da bundan dolayı yazı ve şiir, aynı zamanda düşünce ve duyguların ruhlarının üzerinde dans ettikleri, kitabeli mezarlardır biteviye.