Çakmaktaşından Algoritmaya
Tasarımda Direniş
Üzerine Notlar

İnsan evrim sürecinde başparmak diğer parmaklara karşı konumlanabilir hâle geldi; yani kavrama yeteneği kazandı. Bu sayede elimiz nesneleri tutabilmeye ve onlara şekil vermeye başladı. Çakmaktaşı yontuldu ve ortaya çıkan ilk aletler et parçalamaktan kök kazmaya, deriyi sıyırmaktan kemiği kırmaya kadar hayatı dönüştüren çok amaçlı araçlardı. Şimdi ellerimiz algoritmaları şekillendiriyor. Tasarımın tarihi bu uzun yolculuğun izlerini taşıyor: İlk aletlerden fabrika bantlarına, oradan ekranların arkasındaki kodlara. Artık mesele yalnızca nesneleri üretmek değil, bilgiye şekil vermek, görünürlüğü ve erişimi belirlemek.

Ellerimizle inşa ettiğimiz kaplar, barınaklar ve mobilyalar yalnızca bize hizmet etmedi, aynı zamanda dünyayı da biçimlendirdi. El yalnızca bir uzuv değil, düşüncenin bedensel aracı. Juhani Pallasmaa’nın The Thinking Hand adlı kitabında söylediği gibi, çizim ve modelleme sırasında elimiz malzemeyle temas ederken zihnimiz düşlem kurar. Tasarım akıl kadar bedenin ve duyuların da ortaklığıyla doğar.

Bugün elimiz kalem değil klavye tutuyor; çizgi değil kod ve kelime üretiyor. Görselleri artık kalem ya da maket değil prompt dediğimiz metin parçaları şekillendiriyor. Prompt mühendisliği aslında yeni bir çizim pratiği: Eskizlerin yerini kelimeler alıyor. Çakmaktaşını yontan el ile prompt yazan zihin aynı sorumluluğu taşıyor: Dünyayı biçimlendirmek.

Çakmaktaşı yanlış kırıldığında yeni bir alet doğdu; bir kap çatladığında yeni bir form ortaya çıktı. Uygarlık bu yanlışlardan beslendi. Yapay zekâ ise “hatasız” gibi görünen çıktılar üretiyor ve tam da bu yüzden yaratıcı olup olmadığı tartışılıyor. Yaratıcılık risk almak ve kuralları ihlal etmekle ilgilidir. Yanlışı sahneye çıkarmak,“olmayanı denemek, özgün olana ulaşıp var olanı değiştirmekle ilgilidir. Yaratıcılık politik bir eylemdir, çünkü direnir.

Gizem Aytaç, yapay zekâ üretimi görüntüler, 2025

Bu iddia bana özgü değil. Tasarım tarihinde statükoya karşı duran bir damar hep vardı. Victor Papanek tüketim kültürüne karşı tasarımın toplumsal sorumluluğunu savundu. Buckminster Fuller gezegen ölçeğinde sistem düşüncesi geliştirdi. Enzo Mari insanların kendi mobilyalarını yapabilmesi için planlarını paylaştı. Ezio Manzini tasarımı piyasanın değil toplulukların inovasyon aracı olarak konumladı. Hepsi tasarımı nesnelerin ötesine taşıdı.

Tasarımda da bilgi kavramı dönüşüm geçirdi. Otto Neurath’ın piktogramları karmaşık istatistikleri halkın anlayabileceği görsellere dönüştürdü. Edward Tufte bilginin şeffaf ve yalın sunulmasını savundu. Dijital çağda bilgi tasarımı arayüzlere ve kullanıcı deneyimine taşındı. Ama bunların çoğu bilginin temsil edilmesiyle ilgiliydi.

Bugün mesele farklı: Bilgi artık yalnızca temsil edilen değil aynı zamanda paylaşılan ve üretilen bir şey. Açık kaynak hareketi bilgiyi elitlerin elinden çıkarıp kolektif erişime açtı. Yapay zekâ ise bir adım daha ileri giderek hangi bilginin üretileceğine, hangisinin gizleneceğine ve kimin erişebileceğine karar veriyor. Kısacası tasarımda bilgi artık üç boyutlu bir mesele: temsil etmek, paylaşmak ve üretmek. Ve asıl kırılma, bilginin estetik formundan kaderine doğru kayıyor.

Algoritmalar bir çocuğun YouTube’da ne izleyeceğini, bir yurttaşın hangi haberi göreceğini, bir araştırmacının hangi kaynağa ulaşacağını belirliyor. Neyi gördüğümüz, neyi unuttuğumuz, kimi duyabildiğimiz artık kodlarla çiziliyor. Bir ülkede devlet sansürü kitapları yasaklayabilir, başka bir yerde şirket algoritmaları kâr getirmeyen içeriği görünmez kılar. Her iki durumda da sonuç aynı: Bilgi daralıyor.

Bu yüzden teknoloji insan sorumsuzluklarını örtmemeli, aksine insanı sorumlu tutacak sistemler geliştirmeli. Tasarım da tam burada devreye giriyor: Şeffaflığı, çoğulluğu ve adaleti korumak için. Eğer tasarım problem çözme aktivitesi ise bugünün problemi bilgiyi adil ve şeffaf kılmaktır. Bu yüzden tasarımın nesneden sisteme geçişi zorunlu. Wikipedia’dan Creative Commons’a, yurttaş katılım platformlarından algoritmik adalet hareketlerine kadar pek çok örnek, tasarımın bilginin kaderine müdahale edebileceğini gösteriyor.

Çakmaktaşı yontmak elimizin zekâsını görünür kılmıştı. Algoritmalar ise görünmez bir dünyayı örgütlüyor. Eğer biz görünmezliği sorgulamazsak hangi bilgiye ulaşabildiğimiz başkalarının kararı olacak.

Bugün “kolektif veri politikası” dediğimiz şey tam da burada devreye giriyor: Veriyi yalnızca şirketlerin ya da devletlerin değil toplulukların da ortaklaşa kural koyduğu bir alan olarak düşünmek. Çünkü bilgi tek başına bireyin değildir; birlikte tasarladığımız bir yapıdır.

Çakmaktaşından algoritmaya uzanan bu çizgi bize şunu söylüyor: Tasarım her çağda direnişin dili oldu. Bugün de öyle olmalı. Çünkü bilgiye sahip çıkmak onu paylaşma biçimimizi tasarlamaktır.*

* Bu metinde insan fikri ile yapay zekânın cümleleri çarpıştı. Hangisinin kime ait olduğunu ayırmaya çalışmak anlamsız. Önemli olan birlikte üretilmiş olması ve bu bilginin size ulaşmasıdır.

algoritma, bilgi, direniş, el, Gizem Aytaç, Juhani Pallasmaa, tasarım, taş, yapay zekâ