Londra Üzerine
Düşünceler
“İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine”
—Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri”
Benim çocukluğumun Samsun’u (70’ler sonu, 80’ler başı) Türkiye standartlarında büyük bir kent olmasına karşın herkesin birbirini tanıdığı, hâlâ kendince bir kentsoylu zümreye ve bir zamanların meşhur sosyete magazini Âlem dergisinin tabiriyle kendine özgü bir “cemiyet hayatı”na sahip olan bir kentti. Öte yandan benzer sahil kentlerinden farklı olarak liman ve uluslararası fuar için ekstra alan yaratmak ve otoyol yapmak için denizin doldurulması sonucunda merkezinin denizle ilişkisi kopmuştu ve bu da kentin kimliğinde ve karakterinde olumsuz sayılabilecek bir iz bırakmıştı.
Ergenliğe girdiğim 80’li yılların ikinci yarısında kent merkezinden deniz tarafına yani şehir merkezinden görece uzak bir yere taşındık. O dönemde değişen sadece yaşadığımız bölge olmadı. Kentte de gözle görülür ve hissedilir bir değişim gerçekleşiyordu. Birkaç yıl içinde, özellikle de 90’larla birlikte bu değişim benim günlük yaşamımı etkiler hâle geldi. Nitekim kentle nefret ilişkisi kurmaya da o günlerde başladım.
Woody Allen’ın en sevdiğim filmlerinden biri, belki de en özdeşleşebildiğim filmi olan ve yoğun bir Ingmar Bergman esini olarak da değerlendirilebilecek 1988 yapımı Another Woman’da Gena Rowlands’ın canlandırdığı ana karakter, felsefe profesörü Marion Post beni çok etkilemişti. Kendimi henüz ergenliğimin başında olmama karşın orta yaşlarını geçmiş Post’a çok yakın bulmuştum. Özellikle de Post’un üvey kızı Laura’yla Rainer Maria Rilke’nin “Der Panther” şiirini –ki o yıllarda yoğun bir şekilde, maalesef çok kötü çevirilerinden okumuştum– tartıştığı sahne adeta benim Samsun’daki yaşamımı anlatıyordu. Şiir şöyle:
“Önünden akıp giden parmaklıklara bakışı
Öylesine yorgun ki hiçbir şey görmüyor
Ve onun için binlerce parmaklık olsa da
Bir başka dünya yok o parmaklıkların ardında”*
Post bir şekilde yaşama dair müsamahasızlığı sonucunda kendi eliyle yarattığı bir “duygusal ve entelektüel kafes”te yaşadığını düşünüyordu. Bunun yanı sıra içinde yaşadığı dar ve tekdüze çevre ve yine kendi kendine bastırdığı duyguları da onu bir şekilde Rilke’nin panterine yaklaştırıyordu. Benim için de yaşadığım kent ve çevre beni parmaklıklarla çevrili bir kafesin içinde adeta esir almıştı ve onun, o kafesin ötesinde bir dünya olduğunu benden saklıyordu.
Samsun benden birkaç kuşak öncesinden başlayan bir demografik, ekonomik ve kültürel süreç sonunda Adana, Mersin, hatta belli açılardan İzmir gibi geçmişinin ihtişamlı günlerini geride bırakan ve bıraktıkça da okumuşu, eliti (başta İstanbul’a olmak üzere) göç eden ve karşılığında da çevresinde yer alan küçük, daha az kalkınmış kentlerden ve kırsal alanlardan göç alan kentlerden birine dönüşmüştü. Değişen demografik yapı elbette politik, kültürel ve toplumsal normları ve kimliği de değiştiriyordu. Bu saptamam örneğini 80’lerde (Can Kozanoğlu’nun tabiriyle) buluyor; bir “cilalı imaj dönemi”ne girdiğimiz ve tüm yaşamın (Nurdan Gürbilek’in tabiriyle) “vitrinde yaşanma”ya başladığı yıllarda. Saptamam politik ve toplumsal bağlamı sorunlu olan “eski İstanbul nostaljisi”ne benzer bir ağıt değil, bilakis sosyolojik gerçekliklere dayanan somut bir yargı.
Kentler canlı birer organizma gibidir; politik, ekonomik, toplumsal ve (yakın zamandan itibaren) ekolojik değişikliklerden etkilenmemeleri olanaklı değildir. Hele ki Türkiye gibi son elli yılda büyük değişimler yaşayan bir ülkenin kentlerinin bu tip değişikliklerden dramatik bir şekilde etkilenmemesi düşünülemez. Samsun gibi kendine özgü bir göç olgusuna şahit olan bir kent de elbette bu değişimlerden nasibini aldı. Gerçi ilk kez ziyaret eden pek çok kişiden kentin beklentilerinin çok üzerinde olduğuna, güzel, canlı ve liberal gözüktüğüne dair yorumlar duyuyordum, fakat bunları (Samsunlu olduğumu bildiklerinden) bir tür kibarlık yapma çabasına yoruyordum. Türkiye’de “nereli olduğunuz” genelde “kim olduğunuz”dan daha önemlidir, dolayısıyla Samsun’a göre çok daha muhafazakâr ve az gelişmiş bir kentte doğup büyümüş olanların bu kenti kendi memleketleriyle kıyasladığını da düşünüyordum. Fakat iş gereği Türkiye’nin büyük bir bölümünü gezmiş biri olarak şunu bugün rahatlıkla söyleyebilirim ki Samsun genel yaşam standartları, özgürlük ve canlılık açısından ülke ortalamasının çok üzerinde bir kent. Nitekim pek çok yaşanabilirlik listesinde de üst sıralarda yer alması şaşırtıcı değil. İtiraf edeyim, Samsun’la ilişkim çok zayıfladığından ve ziyaretlerim seyrekleştiğinden –kardeşim de İstanbul’da yaşadığından hemen hemen tüm tatillerde annem ile babam İstanbul’a geliyordu ve bu nedenle de, özellikle çalışmaya başladıktan sonra, Samsun’a beş yıla yakın bir süre hiç gitmedim– eskisi gibi nefret beslemiyordum Samsun’a ve insanların kent hakkındaki sözleri sonrasında da kendime “Acaba çok mu fazla haksızlık yapıyorum?” diye sormaya başlamıştım. Bunda, “Samsunluluk”la ilgili olan, özellikle üniversitenin ilk yılında ve sonrasında karşılaştığım, önceleri beni öfkelendiren ama daha sonra (üzerinde daha soğukkanlı bir şekilde ve belirli bir bağlam içinde düşündüğümde) anlamlandırmaya başladığım “ilginç” bir sürecin de etkisi oldu.
Üniversitenin ilk yılında yeni tanıştığım bazı kişilerin, sonrasında sınıfsal/sosyoekonomik ve sosyokültürel tabanlı olduğunu anladığım ama o dönemde çok da anlam veremediğim tavırlarıyla karşı karşıya kalmıştım. Mesela benim burnumun niçin büyük olmadığını, niçin şivemin olmadığını soran, buna şaşıran, hatta üzülen insanlar oldu üniversitenin ilk yılında. Bunları söyleyenlerin neredeyse tamamı orta-alt ile orta sınıf arasında bir konumdan gelen çocuklardı ve net bir şekilde İstanbul dışından gelen birinin onlardan daha “marka” giyinmesi, daha kültürlü olması, Bağdat Caddesi’nde oturması ve çok yer gezmesini hazmedemiyor gibiydiler. Neredeyse hiçbiri (Ege ve Akdeniz’deki tatil yerleri haricinde) İstanbul’dan çıkmamıştı, dolayısıyla da İstanbul ve tatil yerleri dışında kalan Türkiye hakkında bilgileri sıfıra yakındı. Tamamen bir önyargı ve o önyargılarla beslenen ön kabuller şekillendiriyordu görüşlerini. Öte yandan Samsun, Karadeniz Bölgesi’ndeydi ve Karadeniz demek “Laz” demekti. Lazlar da Temel ve Dursun fıkralarında olduğu gibi kendilerine has bir şiveyle konuşurdu. Burunları kemerli ve çok büyük olurdu. Lazlar kimdir, Lazca nedir ve sözünü ettikleri Karadeniz aslında bölgenin neresini kapsar gibi konularda kısaca kendilerine bilgi verdiğimde de cahilliklerinin kibarca yüzlerine vurulmasından çok memnun olmadıklarını ama yine de bu yeni bilgilere şaşırdıklarını hatırlıyorum.
Derinlere inildiğinde ise meselenin basit bir önyargı veya bilgisizliğin ötesinde, esasen sınıfsal ve (Bourdieucü bir anlamda) kültürel sermayeye dair olduğu söylenebilir. Özellikle İstanbul ve Boğaziçi Üniversitesi gibi sınıfsal ve kültürel sermayeyi ilgilendiren kurumsal ayrımların somut ve açık bir şekilde görünür olduğu bir habitatta, İstanbul’da doğmuş ve yaşıyor olmak onlara en azından ülkenin İstanbul dışında kalan diğer bölgelerinden daha üstün bir yerde bulunuyormuş hissi veriyordu. Şimdi ise Samsunlu bir Laz olduğunu düşündükleri bir çocuğun habitusu onların genel anlayışına ters düşüyordu, hatta ona karşı içten içe sınıfsal bir öfke ve kıskançlık besliyorlardı. Laz olduğuna inanmak istedikleri bu kişi marka giyiyor, onlardan daha iyi İngilizce konuşuyordu, ayrıca piyano eğitimi almış, bir süre de Londra’da yaşamıştı ve tabii onlara kendi sınıfsal konumlarının ve kültürel sermayelerinin hiç de sandıkları gibi olmadığını, yaşadıkları ülke hakkında ne kadar cahil olduklarını da gösterebiliyordu. Sonunda aralarından biri kendince durumu anladı ve bir gün “Tunga Samsun’un burjuvası” deyiverdi. Gerçi durumu anladı ama yanlış anladı, zira teknik ve teorik olarak burjuva bir aileden gelmiyordum. Onların nezdinde “burjuva” kelimesi bir tür ekonomik/kültürel eliti tanımlıyordu.
Çalışma hayatımın başlarında da Samsun ve Samsunlu olmakla ilgili (itiraf edeyim) hiç de hoşuma gitmeyen söz ve davranışlara maruz kaldım. Mesela bir çalışma arkadaşım “görünürde entel olduğumu ama içimde Samsunlu bir kıro olduğunu” söyledi. Ben de bunun üzerine (bugün düşündüğümde böyle bir şey yapmış olmakla övünmüyorum) babasının babasının mezuniyet derecesini ve ne iş yaptığını sordum. Sonrasında da hiç hoşuna gitmeyeceği bir şekilde haddini bildirdim. Bu olaydan ders almamış olacağım ki bir gün bir İtalyanca kelimenin okunuşu üzerinden benimle dalga geçen bir başka çalışma arkadaşıma yaşamım boyunca bir daha yapmayacağım derece hakaretlerle dolu bir e-posta attım. O kadar sert yazmışım ki dayak yemekten beter oldu. 19. yüzyıl Avrupa’sında yaşıyor olsak sonumuz düello olurdu (yani herhalde ben o e-postayı alsaydım düelloya davet ederdim).
Sonraki yıllarda, iş dünyası hiyerarşinde yükselmenin de etkisiyle ve çalışma arkadaşlarım çeşitlendikçe Samsun ve Samsunluluk konusuyla bir daha karşılaşmadım. Bunda insanların yaşla birlikte olgunlaşması mı, başta İnternet olmak üzere bilgi kaynaklarının çeşitlenmesi mi, daha sık seyahat etmeleri mi yoksa hepsi mi etken, üzerine çok düşünmedim ama yıllardır bu konuyla karşılaşmamış olduğum kesin.
Konuyla haşır neşir olduğum süreçte Samsun’u ve Samsunlu olmayı savundum ama içten içe de Samsun’a duyduğum öfkeyi örseleyemedim, ta ki evlenene ve yurtdışına taşınana kadar. Evlendikten sonra hemen her yıl bir bayram Samsun’a gittim. Özellikle de Kerem doğduktan sonra onun Samsun’u, doğduğum, çocukluğum ve ergenliğimi geçirdiğim kenti görmesini, daha da ötesinde yaşamasını ve deneyimlemesini istedim.
Özellikle son üç senedir, yurtdışına taşındıktan sonra Kerem’le birlikte her yıl gidiyor ve bir aya yakın kalıyoruz Samsun’da. Otuz iki yıl sonra, doğduğum ve yaşamımın on sekiz yılını geçirdiğim ve hâlâ annem, teyzem ve birçok akrabamın yaşadığı bu kenti son ziyaretimde yeniden düşünmeye, düşündükçe de yeniden keşfetmeye başladım. Bu süreç her sabah annemin evinden çıkıp kentin farklı sokak ve mahallelerine yaptığım uzun yürüyüşlerle farklı bir boyut kazandı. Elli yaşına basmış olmanın yarattığı ruh hâlinin bir sonucu muydu bu? Derin bir nostalji hastalığına yakalanmıştım? “Ah, o çocukluğum! Ah, o güzel günler!” diyerek kendine yapay bir “eski altın çağ” yaratmaya çalışan bir adamın duygusal hezeyanı mıydı söz konusu olan? Bugün baktığımda böyle olmadığını rahatlıkla söyleyebiliyor muyum?
Bu durumu uzun zamandır yaşadığı ve ziyaret ettiği kentler üzerine düşünen, kent kültürünün farklı boyutları hakkında yazmaya çalışan birinin, (rasyonel ve entelektüel bir düzeyde) yaşadığı ve doğduğu kentle bir tür hesaplaşması olarak görülmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum. Öte yandan bu durum ister istemez ontolojik bir ikilem de ortaya koyuyor; bir tür oksimorona dönüşüyor: Öyle ya, insan doğduğu, büyüdüğü, kuşaklar boyunca ailesinin yaşadığı ve yaşamaya devam ettiği, dolayısıyla da ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın kendisinin ayrılmaz bir parçası olan bir kenti düşündüğünde ne kadar “tarafsız” olabilir? Duygulardan ne kadar soyutlayabilir kendini? Hele de Kavafis’in “İthaka” şiirinde ifade ettiği gibi, “o şehir arkadan geliyor; gene yıllar sonra sokaklarında dolaşıyor ve dönüp dolaşıp o şehre geliyorsan” ve bir şekilde ölümünü o kentte tahayyül ediyorsan…
Günümüzde artık çocukluğumdan çok farklı bir Samsun var. Çocukluğumda “şehir dışı” olan ve sadece yazlıkların bulunduğu Atakum, tıpkı Ankara’daki Çayyolu gibi, zamanla kentin cazibe merkezine dönüşmüş ve (klişe tabirle) “kentin kalbinin attığı yer” hâline gelmiş. Tabii az sayıda kalmış olsalar da kentin farklı bölgelerindeki tarihi eserler korunmaya çalışılıyor. Opera, bale ve tiyatro kentin kültür sanat ortamını zenginleştiriyor. Yeni açılan müzeler, özellikle de kent müzesi kent hafızasının korunmasına yönelik önemli bir girişim. Türkiye’de örneği tek olan Cerrahi El Aletleri ve Sağlık Müzesi de kent için önemli bir kazanım. Yenilenen kordon boyu ve yürüme yolları sayesinde kentin denizle ilişkisi ise yeniden kurulmuş.
Enis Batur ziyaret ettiği Berlin’le ilgili Pasaport Damgaları’nda şöyle yazar:
“Yaralı bir kent. Otto Dix’in sargılı askerlerini çağrıştırıyor. İyileşecek sonunda, sargılarının altından taze, yenilenmiş bir yüz çıkacak. O yüz o kadar ilgilendirmeyebilir beni.”
Samsun bugün eskinin üzerine yeninin inşa edilmeye çalışıldığı ve hiçbir zaman Berlin gibi sargılı olmadığından eprimiş giysilerinin yenilendiği bir kent ama Batur’un ifade ettiği gibi, benim o giysilerle, kentin bu yeni yüzüyle bir ilgim yok. Ben hâlâ her sabah erken saatlerde İstiklal Caddesi, 56’lar Mahallesi, Cumhuriyet Meydanı, Saathane Meydanı, Mecidiye Çarşısı gibi eski Samsun’un, benim çocukluğumun kentinin mekânları, yolları, sokaklarında dolaşıyorum. Derinlerde, ara sokaklarda saklanmak zorunda kalmış kenti arıyorum.
Ben Samsunluyum. Hâlâ ölmeden önce yemek istediğim son yemek Samsun pidesi. Hâlâ öldükten sonra aile mezarlığına gömülmeyi arzu ediyorum ve artık her fırsatta Samsun’a gitmek istiyorum.
Özlem Derici Pandabiyat Nostalji’nin dokuzuncu sayısındaki “Joyce’un Şehri: Dublin’de Kaybolmak” adlı metninde şöyle yazıyor: “Şehir aynı zamanda hatırlamanın ve unutmanın mekânıdır.” Benim için de önceleri unutmanın mekânıydı Samsun, yakın zamanda hatırlamanın mekânına dönüştü.
* Almanca aslından çev. Bülent Tunga Yılmaz.