dil fakirleşmez, hayat da tadını, hatta anlamını yitirir. Kelime ile tat arasında zannedildiğinden daha sıkı, sımsıkı
bir bağ vardır. »
Geçen hafta sonu balık almak için Kadıköy’e indim. Kalabalık, “adım atacak yer yok” sözünü bile hafifleten bir ağırlıkla üzerime çöktü. Sokaklar artık insanın içini açan değil, içini sıkan bir hareket taşıyor. Pub tabelaları, kahve zincirleri, aceleyle geçiştirilen mutluluklar… Nefes almak bile bir gayret istiyor.
İki kilo hamsiyi aldım, kendimi İstanbul Kitapçısı’na bıraktım. Aklım hâlâ Gözde Şarküteri’deki ince, usta işi sırt pastırmasındaydı. Kuşgömü: Adı var, tadı yok; hatırlayanı az, arayanı daha da az. Bazı tatlar yalnız damakta değil, zaman içinde unutulup gider. Zaman unutunca, insan biraz eksilir.
Mürekkep kokusu karışmış parfümler… İlk buluşmanın kırılgan telaşını taşıyan genç kızlar… Bıyığının kenarını fazla zorlayıp incitmiş delikanlılar… Yerleştirme sınavının son harfine tutunan öğrenciler… Kendine “entel” süsü veren ağır bakışlı erkekler…
Kalabalığın içindeki bu küçük hikâyeler, bakmayı bilene insanın yüzünü gösterir.
Bir saate yakın rafların arasında dolaştım. Kitap kapaklarına parmak uçlarımı sürdüm. Bu, kitap seçmekten çok kendi kendime dokunmaktı sanki. Matbaa mürekkebinin kokusu, uzun zamandır adını koyamadığım bir boşluğu hafifçe yatıştırdı.
Bir an durdum: Muzaffer Buyrukçu’nun kitapları neredeyse kimsenin gözüne ilişmiyordu. Hızlı tüketilen şeylerin sesi yüksektir. Kalıcı olanın sesi ise alçaktır. Kalabalık, hızlıyı seviyor. Benim içimde ise yavaşa yer açma isteği vardı.
Kafamı toplamak için üst kata çıktım. Birden zamanın akışı yavaşladı: Sunay Akın’ın kitapları raf boyunca dizilmişti. Ay Hırsızı, Ayçöreği ve Denizyıldızı, Kaza Süsü, Kırdığımız Oyuncaklar… Onun kelimenin içindeki hafıza kıvrımlarını el hareketiyle işaret eden sesi, bende hep bir şeyi hatırlama ihtiyacı uyandırır. Oyuncak Müzesi ise zaten şu cümlenin kendisidir: “Unutma. Senin bir çocukluğun vardı.”
Ve bir yerde, rafların arasında, sezilmeyecek kadar hafif bir gölge gibi duran isim: Herman Melville ve Moby Dick. Az bulunur bir saplantının, hatta bir yarığın, kitaba dönüşmüş hâli.
Melville, 1856’da Kudüs’e giderken İstanbul’da dört gün kalmıştı. Kapalıçarşı’nın kalabalığı, mezarlıkların sessizliği, sokak köpeklerinin bitmeyen varlığı… Tüm bunlar onda karanlık bir yankı bırakmıştı. Eski ve dökülen evlerde, sanki her birinin içinde kendini asmış bir adamın gölgesi yaşıyormuş gibi. Kasvet içe işler.
Ve düşündüm: Bugünün İstanbul’unu görseydi? Bizim sokaklarımızı? Bir insanın kendine yer açmak için omuz ata ata ilerlediği toplu taşıma koridorlarını?
Şehir bazen, içimize gizlenmiş bir çığlığın dışarı taşmak için beklediği bir kapı aralığıdır.
Gregory Peck, Robert Mulligan’ın 1962 tarihli To Kill a Mockingbird filminde Atticus Finch’ti. John Huston’ın 1956 yapımı Moby Dick uyarlamasında ise Kaptan Ahab’a hayat verdi. Orada yalnızca bir karakteri oynamıyordu, insanın kendi iç uçurumunu bedenine giydiriyordu.
Ancak esas derinlik, romandaydı; yani yazının iç sesinde.
“Pequod”, tarihten silinmiş bir New England Kızılderili kabilesinin adıdır. Yani gemi zaten yok olmaya yazgılıdır. İsim kaderi çoktan söylemiştir. Ve Melville’in şu cümlesi her şeyi yerine oturtur: “Tanrı beni bir şeyi tamamlamaktan korusun. Bu kitap sadece bir taslak; taslağın da taslağı.”
Bu, yenilgi değil. Bu, insanın kendi yarasıyla barışma biçimi.
Ahab’ın balinası, herkesin kendi içindeki yaradır. Kimi için anlam, kimi için aşk, kimi için hayatı boğan o belirsiz eksiklik hissi.
Balina avı bir macera değildir: İnsan, kendi içindeki kuyunun etrafında dolaşır. Dolaşır. Dolaşır. İnmeden önce.
Benim de bu çözümlemem bitmeyecek. Belki bitmemesi gerekiyor. Belki insan, tamamlanmayan şeylerle yaşar. Belki eksik olan şey, bizi hayatta tutan şeydir.
Kitabı kapattım. Kalabalığın sesi tekrar yüzüme vurdu. Dışarı çıktım.
Ve o anda, çok basit bir şeyi fark ettim: Bazen insan, yalnızca bir kitabın sayfasını çevirerek hayatta kalır.
Adnan Algın, edebiyat, kent, kitap, Moby Dick, şehir, taslak