Londra Üzerine
Düşünceler
İstanbul’da yaşadığım dönemde kent üzerine yapılan tüm o güzellemeler, abartılı hamaset ve hasret hikâyeleri bana ya psikolojik bir yanılgının sonucu olarak ortaya çıkan bir kendini kandırma eğiliminin, (Marksist literatürden ödünç bir kavramla) yanlış bilinçlenmenin ya da çaresizlik ile alışkanlıktan kaynaklı kaçınılmaz bir mecburiyetin sonucuymuş gibi gelirdi. Annesi kötü yemek yapan ve damak tadı çok gelişmemiş biri için nasıl ki annesi dünyanın en iyi aşçısıysa, (çok gezip gezmediklerinden bağımsız olarak) pek çokları için de yaşadıkları kent, kasaba ve benzerleri onlar için dünyadaki en güzel yerdir. İstanbul dünya üzerinde bu durumun en çok nesnesi olan, bu durumun en ileri boyutta, bir tür kent şovenizmi hâlinde yaşandığı tipik kentlerden biri, belki de en önde geleni.
Hiçbir zaman bir İstanbul sevdalısı olmadım. İçinde yaşadığım süre boyunca genel olarak kentin hem sakinleri hem de ziyaret edenleri (turistler/gezginler) tarafından sürekli olarak abartıldığını düşündüm ki hâlâ da büyük ölçüde bu kanaatimi koruyorum. İstanbulluların İstanbul’u niçin abarttığına dair bir açıklama için bu konuyu da ilgilendiren, Manifold’da yayınlanan “Kentler, Yaşam ve Varoluş” başlıklı metnimdeki şu ifadelere bakılabilir:
“İnsan yaşadığı yere benzedikçe o yer onun varoluşunu tanımlamaya başlar ve bir süre sonra o yer insanın kendisine dönüşür. Yaşanan yer ve insan birbirinden ayrılamaz bir varoluşsal bütün hâline gelir. İnsan kendisi olmaktan vazgeçebilir mi? Yaşadığı yere, kente bağlanmak da bir tür ‘kendisi olmak’tır.”1
Bu varoluşsal tutumun yanı sıra, elbette “Kuzguna yavrusu şahin gözükür” durumu da İstanbullular için geçerlidir. Peki ziyaretçiler, turistler, kentin geçici sakinleri için de öyle midir?
Onlar için İstanbul kendi gerçekliklerinden farklıdır; Batılı ise oryantal, Doğulu ise oksidental bir tahayyülün prizmasından süzülen bir “hayal”i yaşamaya olanak veren, bu açıdan her tür imkânı sunan, “hayal ile gerçek arasındaki coğrafya”dır. Nasıl hayal ile gerçek arasında kalmışsa İstanbul, iki dünya arasında da kalmıştır: Birden fazla medeniyetin ve kültürün “kentin hakikati” olarak tecrübe edilebileceği bir yerdir. İşte, bu ikiliğe dair açgözlü, oburca bir arzunun sonuna dek doyurabileceği kentlerden biridir İstanbul, belki de birincisidir.
Yaşadığım yıllar boyunca “orada” yaşamak zorunda olduğum ve bu zorunluluk kalktığı anda da arkama bakmadan terk edeceğimi düşündüğüm bu kentle bir şekilde bağımın kopmamasında, daha doğrusu kopamamasında bu özellikleri mi etkili? Hayır. Beni ona bir şekilde bağlayan, onu diğer kentlerden, daha doğrusu yaşadığım, gezdiğim kentlerden ayıran bir farkı var İstanbul’un. İstanbul kendisinden kopmanıza, onunla (nerede olursanız olun) aranıza bir mesafe koymanıza izin vermez. O sömürücü/işgalci bir kenttir; bedeninizi ve fiziksel enerjinizi emdiği gibi ruhunuzu da emer ve her sömürgeci/işgalci gibi sömürüsünün nesnesiyle garip, yalnızca sömüren-sömürülen evrenine özgü sayılabilecek bir ilişki kurar. Bu ilişkinin ancak o evrenin içinde yaşayanların anlayabileceği bir yapısı ve dinamiği vardır. Bu, sömürülen açısından sömürücüsüyle kurduğu, sevgi ile nefret arasında gidip gelen bir ilişkidir. Bir tarafta sömürülen, efendisinden ölesiye nefret ederken bir yandan da ona hayranlık besler, hatta (örneğini eski kolonilerde görebileceğimiz üzere) kazandırdıklarından dolayı ona şükran duyar.
Benim İstanbul’la kurduğum da tamamen buna benzer bir ilişkiydi. Kentte yaşamaya başladığım andan (eğitim ve çalışma amaçlı kesintiler dışında) itibaren, yurtdışında yaşamaya başlayana dek geçen yirmi beş yıllık sürenin ardından, bu sevgi-nefret ilişkisi kenti bu kez bir yabancı edasıyla ziyaret etmeye başladığımda değişti. Bu durum, günlük telaşından, koşuşturmasından ve kaosundan belirli bir süre uzak kaldıktan sonra bir şehre farklı bir gözle bakılabileceği ön kabulünden kaynaklanıyor. Araya giren zaman ve mesafe hem daha tarafsız (ki bu tarafsızlık açıkça İstanbul’un lehine oldu) olmamı hem de nostalji ve melankoliyle baharatlanmış bir duygular ve düşünceler deryasının derinliklerinde kaybolmamı sağladı; adeta bir derinlik sarhoşluğu içinde sokaklarda gezindim. Belirli aralıklarla İstanbul’a dönmek (ki bunlar gittikçe daha da kısalan ziyaretler şeklinde oluyor) Attilâ İlhan’ın “Ben Sana Mecburum” şiirindeki gibi “Bu şehir o eski İstanbul mudur?” sorusunu da sormamı sağlıyor ve şöyle bir cevabı uygun görüyorum kendi açımdan: “O eski İstanbul yaşadığım İstanbul’du, bu şehir ise bir ziyaretçi olarak geldiğim İstanbul. Bir başka gerçekliğin, bir başka duygu ve düşünce ikliminin İstanbul’u.”
İstanbul’da yaşarken kentle bağımı koparmamak için belli dönemlerde belirlediğim güzergâhlarda yürüyüşler yapardım: Bağdat Caddesi üzerinden Suadiye-Kızıltoprak, sahil ve Cemil Topuzlu Caddesi üzerinden Fenerbahçe-Bostancı ve en sevdiğim güzergâh olan Nişantaşı-Sirkeci hattı. İstanbul’a ziyaretçi olarak gelmeye başladıktan sonra da fırsat buldukça bu yürüyüşleri yapmaya devam ettim, ediyorum. İstanbul’da yaşadığım yıllardan kalma bu yürüme güzergâhları beni kente bağlayan yaşamsal birer damar mıydı, yoksa alter-ego’mun bir yansıması mıydı? Bir yanda Walter Benjamin’i ve onun Charles Baudelaire: Ein Lyriker im Zeitalter des Hochkapitalismus [Charles Baudelaire: Yüksek Kapitalizm Çağında Bir Lirik Şair] adlı çalışmasını düşünürken, kendimi sınırlı bir zaman ve sahte bir gerçeklik içinde de olsa bir aylak, bir flanör [flâneur] olarak yeniden mi keşfediyordum? Yoksa Lizbon’un Fernando Pessoa’sı için geçerli olduğu gibi, o flanör benim alter-ego’m değil de bir heteronimim miydi? Kendi yaşamı, toplumsal ve edebi kimliğine sahip olan, benim yarattığım ama benden kopup ben olmayı bırakmış apayrı bir İstanbullu mu kendi kendine şeytanın avukatlığını yaparak bir Nişantaşı butiğinin vitrinindeki yansımasına soran: “Ne zamandır beri ‘boş gezenin boş kalfası’ flanör olarak tanımlanmaya başladı? Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ını çok mu okudun? Yoksa Nişantaşı sokaklarında dolaşırken tüm o yapay, sahte, plastik ve protein katkılı kentsoylu havaya, o havayı solumaya çalışan sahtekârlara içinden nefret kusup lanet okurken bir yandan da bu atmosferin bir parçası olmaya mı heves ediyorsun?”
Ahmet Haşim, Türk edebiyatının en güzel şiirlerinden biri olan “Bir Günün Sonunda Arzu”da şöyle yazar: “Gün doğdu yazık arkalarında! / Altın kulelerden yine kuşlar / Tekrarını ömrün eder ilan. / Kuşlar mıdır onlar ki her akşam / Âlemlerimizden sefer eyler?”
Kuşlar ömrün tekrarını ilan ettiğinde, bir flanör olma arzusuyla, sabahın ilk vapur seferiyle başlayan şehir içi seyahat, o günün sonunda bir flanör olarak mı tamamlanıyor?
“Kitle bir peçedir; bu peçenin ardından alışılmış kent, bir fantazmagori niteliğiyle flanörü çağırmaktadır. […] Flanörün kişiliğinde aydın pazara çıkmıştır. Niyetinin pazarı görmek olduğu söylense de aslında niyeti kendisine bir alıcı bulmaktır. Henüz koruyuculara sahip olduğu ama pazarla da tanışmaya koyulduğu bu geçiş döneminde aydın bohème olarak belirginleşir. Ekonomik konumunun belirsizliğine koşut olarak politik işlevi de belirsizdir.”2
Benjamin böyle yazar. Bir flanör olarak alter-ego’m veya heteronimim bohème’e hiç yaklaşmadı. Öte yandan bir peçe şeklini almış kalabalığın içinde bir manzara, bir oda olan ve sonrasında bir büyük mağazaya (günümüzde bir alışveriş merkezi) dönüşen kentin tüm sakinleri gibi ister istemez, tüm direnmelerime karşın, Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’de sorduğu “Kentin tümüyle keyfini çıkaracağını düşünürken sadece tutsağı mı oldu onun?” sorusuna gönülsüzce, ağzımdan adeta kerpeten zoruyla çıkan bir “Evet” cevabı veriyorum. Nişantaşı butiklerinin vitrinlerindeki yansımalarımın bir fantazmagoriye dönüşen gölge dansını seyrederken de bir flanör olarak veya değil (ve bundan hiç hoşlanmasam da), geçiş dönemini bir şekilde çoktan geride bıraktığımı, pazarın bir parçası olduğumu görüyorum. Haşim’den Benjamin’e, şiirsel bir ruh hâlinden kapitalizmin soğuk ve katı gerçekliğine geçiyorum.
Calvino, Görünmez Kentler’in bir bölümünde şöyle yazar: “Eğer günde sekiz saat akik, oniks ya da zümrüt kesiyorsan arzuya biçim veren çaban biçimini o arzudan alır.”
Pazara girmiş veya kent sakini olsun veyahut turist/seyyah olsun ya da olmasın, bir flanörün İstanbul’la kurduğu ilişki (Calvino’nun da dediği gibi) ona duyduğu arzu tarafından biçimlendirilir ve söz konusu İstanbul olunca bu, bir gerçeklik kadar bir kandırmacayı da içerir; bir kafese bile isteye girip gönüllü bir esaret içinde olmakla benzerdir.
Bu ruhsal esarete (bir tüketici olmak vasfıyla) fiziksel, kültürel ve finansal tutsaklık da eklenir. İstanbul’la kurulan ilişkide kişiler, geldikleri sosyoekonomik ve sosyokültürel grupların maddi ve kültürel sermayeleriyle doğru orantılı olarak tüketim toplumunun kuralları içinde pazardaki yerini almıştır; her biri ürün/mal/hizmet almak için kendilerini birer “satın alan” olarak kapitalizme sunmuştur. Dolayısıyla günümüz şehirlerinde yaşayanların da oraları turist olarak ziyaret edenlerin de ekonomik konumunda belirsizlik yoktur: Her biri birer tüketicidir. Turistlerin, özenilmiş, değer verilmiş, el üstünde tutulmuş hissetmeleri için uğraşılıyor gibi gözükse de bu, turistlerin sömürülmesi için kullanılan bir kisvedir sadece.
Peki günümüzde flanör olunabilir mi? Olunmaya çalışılsa da bir anlamı var mıdır bunun? Pasajların (dünün alışveriş merkezleri) ve gösteri kabaresinin bir ürünü olan ve en nihayetinde kalabalık tarafından yutulan flanör bugün bir anlam ifade eder mi? Onun görevini artık incelikli, estetize edilmiş yöntemler mi almıştır? Flanör karakterlerine ihtiyaç kalmamış mıdır? Kalabalıklar kendince flanör konumunda mıdır artık?
Bu soruların dışında, kendime bir soru soracak olursam: İstanbul’da kendimi (Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bir Gül Bu Karanlıklarda” adlı şiirinde yazdığı gibi) “zamanın aralığından sükûta bir mercan kadeh gibi sunan” bir flanör olarak yeniden mi keşfediyordum yoksa (Michel Foucault’nun Aydınlanma Nedir?’de belirttiği gibi) şimdiki zaman üzerinden “yeniden icat” mı ediyordum?
Tüm bu içinden çıkılmaz soruların derinliği ve felsefi yoğunluğu bir yana, İstanbul’da yürümek, özünde kentin tüm keşmekeşi, gürültüsü, pisliği ve ruhu işgal eden dayanılmazlığına karşı bir direniştir; yaşamanın estetik bir yoludur. Kendi küçük dünyamda bireysel ve sessiz bir direnme…
İstanbul’a artık bir turist, meraklı bir seyyah olarak bakmayı denediğim son yıllarda görüyorum ki hafta içi ve sabah saatlerinde, işe ve okula gitme telaşı sona erdikten sonra, diğer bir deyişle “fırtına sonrası sessizlik”te bir başka İstanbul ortaya çıkıyor. Dükkânlarını temizleyen esnaflar, sabah ayılmak için kahve içen beyaz yakalılar, benim gibi mutlu bir azınlığın üyesi avareler, görece sakinlikte daha da bir güzel kokan çaylar, mis gibi simit kokusu… Kendimi kandırıyor olsam da, bu saatlerde kentin ezici baskısından özgürleştiğimi hissediyorum. İstanbul’u özgürce yaşamak için doğru zamanı seçmek önemlidir. (Zaman doğru seçildiğinde) Oktay Rifat’ın dediği gibi: “Akşamla dönerdi güzel günler geri / Sıcak sahillere martılar uçardı.”
Dönüş yolunda, vapurda, hayatta yemeği en çok sevdiğim sokak lezzeti olan simit eşliğinde akşam çayımı yudumlarken Attilâ İlhan’ın “İstanbul Ağrısı”nı mırıldanıyorum:
“[S]en eğer yine İstanbul’san / yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim / pancak pancak şiirler tüküreceğim […] ulan yine sen kazandın İstanbul / sen kazandın ben yenildim / kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar / yine emrindeyim.”
1. Bülent Tunga Yılmaz, “Kentler, Yaşam ve Varoluş”, Manifold, 26.02.2025.
2. Walter Benajmin, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995), 87.
Bülent Tunga Yılmaz, flâneur [flanör], gündelik hayat, İstanbul, kent, şehir, Walter Benjamin, yürümek