Pazar Sekmeleri: Laurie Anderson

İlk bakışta Superman her şeyi değiştirebilirmiş gibi görünüyor. Superman’den yaygın olarak beklenen de bu: Gökten zembille ‘değişiklik’ indirmek. Ama biraz daha dikkatli bakıldığında, Superman ile değişen pek bir şeyin olmadığı da anlaşılıyor. ‘Daha dikkatli’ bakanların, böyle bir beklentileri zaten hiç olmadı: Ne mutlak iyinin, ne de mutlak kötünün anlamlı kavramlar olmadığı bir kez fark edildiğinde, bir mutlak durumdan karşıtı başka bir mutlak duruma ‘bir anda tek bir olayla’ geçişin fantastik anlatı ve kahramanlar için kurucu önemi anlaşılabilir. Dünyaya tüm ‘dikkatli bakanlar’ gibi, Laurie Anderson’ın üretiminde ise fantastik hiçbir şey yok.

“O Superman”, official music video,
Big Science, 1982, yönetmen:
Laurie Anderson

“O Superman” 1981 yılında Birleşik Krallık single listelerinde beklenmedik bir biçimde iki numaraya yükselir. New Musical Experience dergisi, parçayı 1981 yılının en iyi on kaydı arasına alır, videosu MTV’de gösterilir. Kuşkusuz bütün bunlar Laurie Anderson’ın, 1920’lerin Paris sanat ortamına benzettiği 1970’ler New York SoHo sanat çevresinin dışında tanınmasını sağlar. Aşağı Manhattan loft’larında —kendi ifadesiyle— “altı kişinin” izlediği performanslardan popüler müzik dergilerinin sayfalarına geçer. Avangard SoHo çevresi de bir ölçüde Superman sendromuyla maluldur; ‘satıcı’ ilk tepkileri olur. Anderson, sanatı, kendisini, SoHo’yu —artık her neyse onu ya da hepsini— ‘satmıştır’.

Anderson performansları dille ve İngilizcede spoken word denilen icra türüyle yakından ilişkili. Fantastik olan, ancak anlatının doğallaştırılarak ‘okur’un massedilmesiyle işlerken, Anderson’ın ‘okur’ ve ‘metin’ arasında güçlü bir mesafelenme sağlayan ve son derece soğuk ama kanlı bir spoken word icra üslubu var. Söz konusu ‘satış’ durumunu değerlendirdiği aşağıdaki satırlar aynı üslubun yazılı versiyonu; kendi sesinden bir performansın parçası olarak dinlemek iyi olabilirdi:

Çok saçmaydı… 
…ben: “Britanya listeleri de ne yahu?” 
Oraya gider gitmez çığlık çığlığa birkaç yüz kişi beni her yerde, 
limousine’in etrafında kovalamaya başladı, 
yine ben: “amma saçma iş.” 
Bütün bunlara hiçbir zaman ikna olmadım. Daha o zaman kendime şöyle diyordum: “Bununla iyi zaman geçir, bir antropolog gibi davran.” 
Gerçekten çok saçma ve yapaydı. 
Bütün bu insanlar geçen hafta var olduğumdan haberdar değildi, 
gelecek hafta yine olmayacaklar ve bu da bana uyar.

Olsa olsa verili sınırları sorunsallaştırmak gibi bir anlamı olabilecek ‘avangard’ sıfatlı çevre, kısa sürede bir jargon ayarı yapar; Anderson’ın bir tür cross-over olduğuna karar verilir. 2000’li yıllardan itibaren ise, artık bir ‘vizyoner’ olarak etiketlenir. Oysa, Laurie Anderson’ı tanımlamak zor, manifold bir şahsiyet. Kendisi de tanımlanmayı sevmiyor: “Müzik yapmaya başlamış bir heykeltıraşım. Eğer birisi ne yaptığımı sorarsa, multimedia artist terimini kullanıyorum. Eğer genç bir sanatçıysanız ve kendinize ne diyeceğinizi bilemiyorsanız, multimedia artist’i bir düşünün. O kadar muğlak ki… …Janrlar kutular için. ‘Yaptığını satabilmemiz için seni hangi kutuya koymalıyız?’ Kutulara kulak asmayın. Kutulara kulak asmamak bana çok yardımcı oldu, çünkü hiç kimse bana gerçekten ne yapmak istediğimi sormadı ve ben de hiçbir zaman karar vermedim. Dolayısıyla bir yığın şey yapıyorum. Yerleştirme yapıyorum. Geçenlerde uzun metrajlı bir film bitirdim. Bir sürü resim yapıyorum. Biraz müzik yapıyorum. Şu an, bir rüya gerçekleşti ve Kronos Quartet ile çalmak için burada, Knoxville Big Ears’dayım.” Dolayısıyla pek çok mecrayı kesen farklı performansların gereksindiği her alana bulaşıyor; müzik, film/video, görsel sanatlar, edebiyat, tasarım, teknoloji.

Laurie’s Violin

Anderson, 1960’lar ve 70’ler Birleşik Devletler avangardını hem içerik hem de aktörler bağlamında besleyen, iç karartıcı ve depresif Ortabatı [Midwest] kökenli; Chicago yakınlarında küçük bir kentten. Yedi yaşından itibaren keman eğitimi alır, Chicago Youth Symphony’de çalar. Hâlâ asıl çalgısı kabul ettiği kemanı —“taşıması kolay” diye dalga da geçerek— elinden hiç bırakmaz, ama virtüöz olmak için başka hiçbir şey yapmaması gerektiğini fark ettiğinde, başka şeyler yapmak istediğini de fark eder. Üniversite eğitimi için önce Kaliforniya’ya gider, 1966’da ise New York’a yerleşir: “Gerçekten öngörülemez çıkan karanlık ve tehlikeli bir yere gidiyordum.” 1969 yılında Barnard College’da sanat tarihi eğitimini tamamlar, 1972 yılında ise Columbia Üniversitesi’nde heykel lisansüstü eğitimini. Hocası Sol LeWitt’tir. İlk performansı, otomobil mekanik parçaları ve kornalarıyla icra edilen bir ‘senfoni’, 1969 yılında gerçekleştirilir: the Afternoon of Automotive Transmission. 1970’lerin başında Whitney Müzesi’nde çocuklara sanat eğitmenliği yapar, Artforum dergisine eleştiriler yazar, NYU’da ders verir. 1970 yılında, bir underground comics yazarı, yayımcısı ve dağıtımcısı olan George DiCaprio (evet, Leonardo’nun babası) için, sadece bir sayı yayımlanabilen ve kapağında “ortaçağ zihni için bir dergi” olarak nitelenen Baloney Moccasins’in illüstrasyonlarını yapar.

Baloney Moccasins,
George DiCaprio ve Laurie Anderson,
Half-Ass Press, 1970, şömiz,
kaynak: comixjoint
Baloney Moccasins,
George DiCaprio & Laurie Anderson,
Half-Ass Press, 1970, sayfa örneği,
kaynak: comixjoint

Sanayi üretimi ve onunla bağlantılı deniz ve demiryolu taşımacılığının yeniden organize olmasıyla ‘para’nın elini eteğini çektiği aşağı Manhattan loft’larına 1960'ların ortasından itibaren evsizler, yoksullar, öğrenciler ve sanatçılar yerleşir. Bölgenin yapı stoku sadece ucuz konut değil (Philip Glass, 70’lerin başında ayda 30 dolara bir loft’ta yaşadığını hatırlıyor), her türlü deneye, üretime ve kamusal etkinliğe, ama en önemlisi ‘kutu’lanmış bir hayatın dışında kalma imkânı sağlar. Laurie Anderson da, aşağı Manhattan’a yerleşir, bugün hâlâ 1975 yılında taşındığı loft’ta yaşıyor ve çalışıyor. 1980’lerin ortasından başlayarak ‘kentsel çöküntü’ alanı olarak tanımlanan ve finans sektörü tarafından tamamen ‘temizlenen’ bölge için yine yukarıdaki 2017 tarihli New York Times söyleşisinde şunları söylüyor: “Ben onu [bölgeyi] bir çöküntü alanı olarak hiç görmedim… …Tersine, benim için çok heyecan verici, öncü bir şeydi. Düzenli bir şehirde yaşamak istemedim. Ortabatı’yı bu türden bir düzeni geride bırakmak için terk ettim. Kaostan kaçmak gibi bir derdim yoktu. Kaosun heyecanı için geldim ve hiç hayal kırıklığına uğramadım.”

Pioneers of the Downtown Scene
New York 1970s,
Barbican Art Gallery için sergi afişi,
tasarım: Fraser Muggeridge Studio,
kaynak:
Eye Magazine

“Karanlık, tehlikeli ve öngörülemez” kaos, bir yığın verimli karşılaşmaya yol açar. Söz konusu ‘kaos’un neredeyse olanaksız merkezi gibi sürekli kendisini gösteren Gordon Matta-Clark ile karşılaşması bunlardan biri. Matta-Clark’ın anarchitecture etkinliklerine katılır. Eşi Matta-Clark gibi, pek çok sanatçının performansını organize eden Jane Crawford’la Anderson’ın ilişkisi, Matta-Clark’ın 1978 yılındaki erken ölümünden sonra da, 2000’li yıllara dek sürer. Bir diğer karşılaşma ise, Philip Glass ile gerçekleşir. Performanslarında, ‘performans öznesinin çoğalması’ olarak ifade edilebilecek bir tür manifold-seslilik üreten Anderson’ın, söz konusu çoğalmayla başa çıkma, çoğalmayı yönlendirme arayışında Glass’tan etkilendiğini söylemek mümkün. İkili zaman zaman birlikte üretmeye devam ediyor. Yine aynı dönemin ürünü bir sanatçı kolektifi olan the Kitchen ile ilişkisi de hâlâ devam ediyor.

“Forgetting”,
Songs from Liquid Days,
Philip Glass,
sözler: Laurie Anderson,
2000
A Place for Artists:
Reflecting on The Kitchen at 40

Performanslarında dil, teknoloji ve görsel imgelerin kullanımının kendine özgü bir karışımı ortaya çıkar. Kayıtlarında ve performanslarında kullandığı çeşitli araçlar ve çalgılar geliştirir. 1977 yılında, Bob Bielecki’yle birlikte, arşesinde at kılı yerine eski/çıkma teyp bandı kullandıkları ve köprüsüne manyetik teyp kafası yerleştirdikleri kemanı geliştirirler. 90’larda ise talking stick adını verdiği 180 cm boyunda baston benzeri bir MIDI kontrolörü, REM [Rapid Electro-mechanical] mühendislik tasarım firmasıyla birlikte, imal eder.

the Tape-Bow Violin, eskiz,
kaynak:
Eye Magazine
“Two Songs for Tape Bow Violin:
Ethics is The Esthetics Of
The Few-Ture (Lenin) / Song For Juanita”,
Laurie Anderson,
B. George’un One Ten Records firması tarafından yayınlanan derleme albümü
Airwaves’den, 1977.
UbuWeb’de kapsamlı bir
Laurie Anderson arşivi var
.

“O Superman”, müzik, spoken word ve görsel imge kullanımını bir araya getiren ve iki geceye yayılan sekiz saatlik United States isimli sahne gösterisinin bir parçası. Kabaca, Birleşik Devletler’de yaşamak hakkında bir performans olan yapıtın 1983 yılında Brooklyn Academy of Music’te gerçekleştirilen prömiyerinde canlı kaydedilmiş ve yaklaşık dört buçuk saate indirilmiş bir kaydı var: United States Live.

Yine başka bir aşağı Manhattan karşılaşması sonucu tanıştığı ve 1970’lerde One Ten Records isimli küçük bir plak firmasının (One Ten Records ile başlayan süreç bugün the Archive of Contemporary Music’e dönüşmüş durumda) sahibi olan B. George, hazırlıkları sürmekte olan United States içinden “O Superman”i kaydedip yayınlamak ister. Başkan Trump’ın 2017 yılı Mart ayında kongreye sunduğu bütçe tasarısında tüm bütçesi sıfırlanan National Endowment for the Arts’tan alınan 500 dolar bağışla, “O Superman” Anderson’un loft’unda 1981’de kaydedilir. Aynı dönemde BBC’den John Peel’in radyo programına New York punk çevresinden haberler geçtiği “Report from New York” başlıklı bir bölüm hazırlayan B. George, kaydı kendi bölümünde çalar. Peel de kaydı çalmaya devam edince, parça Birleşik Krallık’ta hit olur. 1.000 kopya basılmış olan plak, birkaç hafta içinde 80.000 sipariş alır. İkili, büyük plak şirketlerine 80.000 baskı için teklif götürdüklerinde, Warner Bros. sekiz albümlük bir sözleşmeyle karşı teklif yapar. Laurie Anderson, şarkı söylemek için ders almaya başlar. “O Superman” 1982 yılında Anderson’ın ilk albümü Big Science’da yer alır.

Excerpts from “United States”,
Laurie Anderson performans afişi,
tasarım: Richard Howard,
kaynak: New York Punk
and Hardcore Archive

“O Superman”, her yere yetişen uzun kolları/silahlarıyla ‘özgür’ dünyayı kucaklayan askeri-endüstriyel süper-ebeveyn United States’in herhangi bir çocuğunun tele-sekreterine bırakabileceği bir mesaj ve bu mesajla Anderson’ın diyaloğu. Şarkının açılışı Jules Massenet’nin 1885 tarihli operası Le Cid’ten “Ô Souverain, ô juge, ô père” [Ey Hükümdar, Ey Hâkim, Ey Baba] aryasına doğrudan bir gönderme. Anderson, otoriteye bir ‘yakarış’ olarak tanımladığı aryanın ‘büyüleyici’ olduğunu söylüyor. Kayıttaki sayısal harmonizer ve özellikle gizli servislerin kullanımı için söz konusu askeri-endüstriyel kompleks tarafından geliştirilen vocoder kullanımı çarpıcı:

O Superman. O Judge. O Mom and Dad. Mom and Dad 
O Superman. O Judge. O Mom and Dad. Mom and Dad 
Mom and Dad, Ah ha ha ha ha ha ha ha ha 
… 
So hold me, Mom, in your long arms 
So hold me, Mom, in your long arms 
In your automatic arms. Your electronic arms 
In your arms 
So hold me, Mom, in your long arms 
Your petrochemical arms. Your military arms 
In your electronic arms 

Yine 1970’lerin “karanlık, tehlikeli ve öngörülemez” kaosundan ve çeşitli ortak projeler gerçekleştirdiği, Manifold’un bir arkadaşının deyimiyle ‘zor’ adam John Zorn, Anderson’u 1992 yılında küratörlüğünü yaptığı Kristallnacht festivaline davet eder. Zorn, sanatçıların birbirinin ardı sıra sahneye çıktıkları alışıldık bir festival yerine birlikte sahne almalarını ister; Anderson Lou Reed ile aynı sahneyi paylaşır. Karşılaşmalar bazen gecikiyor; Matta-Clark kadar 1970’ler New York’unun olmazsa olmazı Lou Reed ile Laurie Anderson 1992 yılında Almanya’da tanışırlar. O yıldan 2013’te Reed’in ölümüne dek birlikte kalırlar. 2016 yılında, Lou Reed ile uzun bir süre birlikte çalışmış olan Stewart Hurwood ile Lou Reed Drones yerleştirmesini yapar.

Lou Reed Drones,
Brighton Festival, 2016

Lou Reed Drones, aslında Anderson’ın Guantánamo kampının kapanması için kampanya yapan Witness Against Torture grubunun davetiyle 2015 yılında gerçekleştirdiği Habeas Corpus [Bir Gövden Var] yerleştirmesinin bir parçası. Habeas, bir hukuk devleti olarak ABD’nin kurucu argümanlarından ve Guantánamo sürecinde tamamen imha olmuş durumda. Resmen suçlanmadan, mahkemeye çıkarılmadan yıllarca Guantánamo’da tutulanların, serbest bırakıldıktan sonra da ‘United States’e girmesine izin verilmiyor. Mahkemede, ABD’de bir gövde edinemeyenler Anderson’ın yerleştirmesi ve Lou Reed Drones ile New York’ta süper-ebeveynin kollarından sıyrılabildiği kadarıyla gözüküyorlar.

2016 yılında, 2011 yılında ölen köpeği Lolabelle hakkındaki filmi Heart of a Dog’u tamamlar. New York Times’ta yayımlanan “‘Heart of a Dog,’ Laurie Anderson’s Meditation on Loss” başlıklı eleştiri metninin hemen başında yer alan ifadeyle, her zaman en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam eder: Hikâye anlatır. Heart of a Dog, Lolabelle hakkında olduğu kadar, haklarında konuşulsa da konuşulmasa da Anderson’ın annesi, Matta-Clark, Lou Reed ve giderek çocukluk, hayat, ölüm hakkında bir film. Film, Lolabelle hayattayken çekilen amatör görüntülerle film projesi için yapılan çekimler ve illüstrasyonların montajından oluşuyor. Dış seste, hikâye anlatıcı Laurie Anderson’ın spoken word icrası, bir kez daha başka bir müzikalite tanımlıyor.

Hikâyeleri var eden, belki de bir mutlak durumdan karşıtı başka bir mutlak duruma ‘bir anda tek bir olayla’ geçilememesi. Olayların katlarının arasına gömülüyor hikâyeler. Ulaşabildiği tüm mecraları, teknolojileri ve işbirliklerini yeni hikâyeleri ortaya çıkarmak için kullanan Anderson’ın yakın tarihli projelerinden biri Hsin-Chien Huang ile gerçekleştirdiği bir sanal gerçeklik projesi: Chalkroom.

Laurie Anderson Interview:
A Virtual Reality of Stories,
Louisiana Channel

Yine bu yıl, Manifold’un favori Berlin gazetesi die Tageszeitung Laurie Anderson ile hoş bir söyleşi yaptı.

taz.fragt Laurie Anderson im Interview

Her fırsatta yaptığımız gibi müzikle bitirmek en iyisi. Laurie Anderson’ın müzik kariyerinin bir tür özeti, ayrıca çok iyi bir performans olan 2002 tarihli bir canlı kayıt ile bitsin bu sekmeler: Live in New York.

Bülent Tanju, Laurie Anderson, müzik, Pazar Sekmeleri, performans, sanat