fotoğraf: Vern (CC BY-NC-ND 2.0)

Güncemsi
Dağ, Fetih ve Eğiklik

İnsan az biraz dağcılık ve dolayısıyla dayanıklılıkla ilişkili spor faaliyetleriyle ilgilenmeye başladığında fethetme retoriğinin de bu faaliyetlere eşlik ettiğini fark ediyor. Mesela Ali Rıza Bilal, 2025 yılında Antarktika’da elli iki günde, dokuz yüz otuz kilometreyi eksi kırk derecede tek başına yürüyerek Güney Kutup noktasına vardı. Bu onun fiziksel, zihinsel, ruhsal olarak inanılmaz bir direnç gösterebilmesiyle elde ettiği büyük bir başarıdır. Ama bundan dolayı ona Kutup Fatihi denmesinin talihsiz bir yanı olduğunu düşünüyorum. Fatih kelime anlamıyla bir yengiye işaret ettiği kadar fethetmekle de ilgilidir. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dağcılardan kabul edilen Reinhold Messner’in bir önceki “Güncemsi”de de1 değindiğim trajediye dönüşen Nanga Parbat tırmanışında, ekspedisyonu organize eden doktorun dağda zirve yapmaya dağı fethetmek şeklinde yaklaşması da benim açımdan Kutup Fatihi yakıştırmasıyla benzerdir. Messner’in buna karşılık dağı fethetmek gibi bir amacının olmadığı, yalnızca orada olmanın ona yeteceğine ilişkin tavrını ferahlatıcı bulduğumu söylemem gerekir. Yalnızca orada olmakla yetinememek ve fethetme takıntısının yaşamamıza yansıyan oldukça karanlık bir yanı olduğunu düşünüyorum.

Susan Sontag, “Büyüleyen Faşizm”2 başlıklı denemesinde Nazi propaganda filmleri çekmiş ve bu tarz filmlerde rol almış oyuncu ve yönetmen Leni Riefenstahl’ın The Last of the Nuba adlı işinden yola çıkarak onu aklama çabalarına mercek tutar. Sontag, Riefenstahl’ın Nazi geçmişinin görmezden gelinmesi için geliştirilen söylemi deşifre edip onun aslında The Last of the Nuba gibi Nazi sonrası güncel işlerinde de Nazi döneminden beri istikrarlı bir şekilde benimsediği estetik anlayışı devam ettirdiğine işaret eder. Faşist bir estetiğin ne olup olmadığını tartışır. Riefenstahl’ın Nazi döneminde başrolünde olduğu dokuz filmden yedisini Arnold Fanck çekmiştir. Bu filmlerin biri dışında diğer hepsi çok başarılı dağ epikleridir. Sontag’a göre Fanck’in filmlerinde dağa tırmanma daha sonra Führer’e tapınmada somutlaşacak güzel ve korkutucu bir mistiğe ulaşmaya duyulan sonu gelmez bir özlemin metaforudur.3 Riefenstahl, Fanck’la yollarını ayırdıktan sonra dağ temasını devam ettirir. Onun filmlerinde de dağ hem güzel hem de tehlikeli bir şey olarak temsil edilen sihirli bir güçtür; cesaret kardeşliğine ve ölüme yönelmeye davetiye çıkarır.4

“Dağ filmleri yüksek yerlere duyulan özlemi temel alan, ilkel olanın meydan okuması ve çilelerini anlatan hikâyelerdir; dağların heybeti ve güzelliğinin simgelediği, güç karşısındaki baş dönmesi hakkındadır. Nazi filmleri, gündelik gerçekliğin esrik özdenetim ve boyun eğmeyle aşıldığı, topluluk olmayı başarma destanlarıdır; bu filmler gücün zaferine dairdir.”5

Riefenstahl güzel olan her şeyle ilgilendiğini söyler. Güzellik ve uyumun onun için ilgi çekici olduğunu, gündelik ve sıradan şeylerin ise onu çekmediğini ifade eder. Büyülendiği şeyin güzel, güçlü, sıhhatli ve canlı şeyler olduğunu belirtir.6 Sontag’a göre faşist sanat estetiği ütopyacı bir fiziksel kusursuzluktur. Bedensel kusurların temsil edilmesi yasaktır. Riefenstahl’ın güzel, sağlıklı olanı öne çıkarışı Sontag’a göre Nazi çağının diğer sanatçılarından daha gelişkin bir içeriğe sahip olsa da aynı değerlerden beslenir.7 Her ne kadar onun The Last of the Nuba’sı beyaz olmayan bir halkla ilgiliyse de Riefenstahl, Nubaların fiziksel beceri ve cesaretin sergilenmesiyle güçlülerin zayıflara karşı zafere ulaşmasını onların kültürünün birleştirici simgesi olarak algılayıp bunu göklere çıkarır. Bunu yaparken Nazi dönemindeki izleğini devam ettirmektedir.8

Dağcılığa yönelmem, jeoloji ve zemine ilgi duymama eklemlendi diyebilirim. Böylece dikeylik ve yataylık üzerine kafa yorduğum önemli mefhumlar hâline geldi.9 Dağın dikeylik üzerinden düşünülen bir jeolojik oluşum olduğunu söylemek hatalı olmayacaktır. Bu bağlamda ona aşkınlık ve kutsallık atfetmek de bu dikeylikle bağlantılı olarak ele alınabilir.10 Kutsal sayıldığı için hâlâ zirvesine tırmanılmamış dağlar mevcuttur. Ancak bu metinde dağın fizikselliğinden hareketle bir şeyler ifade etmeyi önceleyeceğim. Bunu takiben belki ilk olarak sorulması gereken soru jeolojik bir oluşum olan dağın asli unsurunun gerçekten dikeylik olup olmadığıdır. Henüz deneyimlerim sınırlı olsa da okuduklarım ve gözlemleyebildiklerim çerçevesinde dağcılığın hem yürüyerek hem de teknik malzemeyle gerçekleştirildiği fikrine yakınım. Tırmanmak söz konusu olduğunda dağ zeminden soyutlanamaz ve bu durumda dağ için asıl olan unsurun eğim olduğu söylenebilir. Bu doğrultuda dikeylik eğimin bir unsuru olarak karşımıza çıkar. Dağı dikeylikle özdeşleştirmek onu zeminden soyutlamak ve fizikselliğini indirgemekle mümkündür. Dağı eğiklikle düşünmenin bize başka bir bakış açısı kazandırabileceğini düşünüyorum. Bu bağlamda dağcılıkla açık bir şekilde ilişkilendirilemeyecek olan Oblique Theory’ye [Eğiklik Teorisi]11 ve teori geliştirilirken ele alınan yataylık, dikeylik, eğim, eğiklik üzerine söylenenlere değinmek faydalı olabilir.

Eğiklik Teorisi 1960’larda Claude Parent ve Paul Virilio gibi figürlerin ortaya atıp geliştirdiği bir mimarlık teorisidir. Fikir yeri eğmek ve dikey duvar paradigmasına karşı devrim yaratmaktır. Eğiklik daha çok bedenin uzamı nasıl deneyimlediğiyle alakalıdır. Eğimli bir zeminde vücut tırmanmak için efor harcar, inerken de hızlanır, böylece beden kendini uzamdan soyutlayamaz.12 Parent ve Virilio mimarlık tarihine retrospektif bir yaklaşım geliştirirken, geçmişten günümüze uygarlığın, şehirleşmenin uzamla nasıl ilişkilendiği üzerinde yoğunlaşır. Böylece uzamla ilişkilenme şeklinin kristalize olduğu üçlü bir sınıflandırmanın söz konusu olduğunu ifade ederler. İlk olarak yatay düzenden bahsederler. Bu düzende toprağın, arazinin fethedilmesinin esaslı bir rolü vardır. İkinci olarak uzamın fethedilmesiyle ilişkilendirdikleri dikey düzene değinirler. Uzamın fethinin sosyal ilişkileri bozduğu, kopardığı için kuvvetle eleştirildiğini, iskân eylemlerini hareketten ayıran sosyal bir hiyerarşiyle söz konusu olduğunu söylerler. Son olarak sıra ileri sürdükleri Eğiklik Teorisi’ne gelir. Eğiklik hem jeoloji hem akışkanlar teorisi hem akustik hem de hidrolikle uyumludur. Mühendislikte kendine yer bulsa da hâlâ mimaride denenmemiştir.13 Parent ve Virilio’nun yolları farklı siyasi görüşlere sahip olmalarının etkisiyle ayrılır; çalışmalarını ayrı ayrı devam ettirirler. Eğikliğin jeolojiyle uyumluluğuna değinmiş olmaları ise bu metin için bir temas noktasıdır. 

Hiyerarşi, kontrol ve tahakkümle birlikte hareket ve bedenin zeminden soyutlaması genel olarak dikeylikle birlikte düşünülür. Dikeyliğe karşı Parent ve Virlio’nun eğikliğe atfettikleri devrimselliği yataylıkla birlikte düşünenler de olmuştur.14 Bununla beraber onların dikeyliğe karşı eğikliğe verdikleri önem zihin ve iştah açıcıdır. Dağ ve eğikliğe dönecek olursak, jeolojik bir oluşum ve zeminle bağlantılı olarak asli unsuru eğim olan dağın vücudun uzamdan soyutlanmasına izin vermeyeceği söylenebilir. Dağa tırmanmak ve zirve yapabilmek için bedenin belirli zorluklara direnç gösterebilecek dayanıklılıkta olması gerekliliği reddedilemez. Ancak yüksek irtifaya bile gerek kalmaksızın insan herhangi bir tırmanışta bedeninin ne kadar kırılgan olduğuyla yüz yüze gelir. İki ayaklı olmasına oldukça fazla anlam yükleyen, bunun üstünden kendi farklılığı, hatta üstünlüğünü düşünmeye de yatkın olan insan, eğim arttıkça ilerleyebilmek için bacaklarını ve ellerini birlikte kullanmak zorunda kalabilir. Onlardan üstün olduğunu varsaydığı canlılar gibi artık dört ayaklıdır ve yerine göre onlarla göz hizasındadır. Beden istediği kadar idmanlı, fit ve sağlıklı olsun, tırmanan kişi dağın zemini, havası ve koşulları izin vermezse ilerleyemez. Her spor öyle ya da böyle fiziksel rekabete dayanır ancak eğer dağcılık bir spor etkinliğiyse, gücün bir sahiplik kategorisi olamayacağının açık bir şekilde algılanmasını sağlayan spor etkinliklerinde biri, hatta başlıcası olabilir. Dağ, bedenin ve hareketin zeminden bağımsız olamayacağını ve gücün bir çarpışan kuvvetler sahası olduğunu15 kavratır. Sahiplik ya da zafer kazanma âtıl kalır. Bu sebeple güç karşısında bir baş dönmesinin yaşanması söz konusu olamayacağı gibi, “gücün zaferi” tarzı bir güzelleme de anlamını yitirir. Bütün bunlar göz önüne alındığında ister istemez bedenin kusursuzluğu fikrinden de uzaklaşılır. Kusursuzluk sabittir, değişmezdir ve yalnızdır; beden ise akışkan, değişken ve ilişkiseldir. Bu bağlamda yine bir önceki “Güncemsi”de16 ele aldığım, yaşamı tehdit eden zorlu koşullarla karşılaşmış kişilerin deneyimlediği Üçüncü Kişi Sendromu’ndan bahsedilebilir. Bu kişiler kendilerini bu süreçte hayatta kalmalarına destek olacak şekilde yönlendiren, tam olarak neye benzediğini çıkaramadıkları bir üçüncü kişiden, eşlikçiden bahseder. Messner bu fenomenin koruyucu melek gibi bir durumla ilgisi olmadığını, bedenin, aklın hayatta kalmak için icat ettiği bir durumdan bahsedilebileceğini söyler. Bu deneyim kendi başına bedenin kırılgan olduğunu ve hayatta kalmak için başka bedenlere ve bu bedenlerle ilişkilenmeye ihtiyaç duyduğunu düşündürmez mi?

Koruyucu meleğe değinmişken, Sontag’ın denemesinde üstünde durduğu Fanck ve Riefenstahl’ın sanatlarındaki dağ epiklerinde dağın güzel ve korkutucu bir mistiğe ulaşmaya duyulan özlemin metaforu olmasıyla devam edilebilir. Söz konusu metafor Batı metafiziğiyle uyumlu bir şekilde göksel olanın zemine, yerküreye, ruhun da bedene üstünlüğünün kabulünün dile gelmesidir. Fanck ve Riefenstahl’ın dağ epiklerinin yüksek yerlere duyulan özlem ve çileciliği anlatan hikâyeler oluşu göksel olanının ve ruhun üstünlüğüne karşı zeminin, yerkürenin ve bedenin ikincilliği ve değersizliği hiyerarşisini olumlar. Böylece zemin, yerküre ve beden üzerinde kontrol ve tahakküm olağanlaşır. Fethetmek de burada denkleme dahil olur. Hiyerarşi, kontrol ve tahakkümle ilerleyen metafizikle Parent ve Virilio’nun bahsettiği toprağın, arazinin, uzamın fethedilmesi devamlılık gösterir. Farklılıklar hiyerarşik bir şekilde düşünülerek kontrol ve tahakkümle pekiştikçe, dümdüz edilen, temassız ve yüzü yaşama değil ölüme dönük bir dünya kalır bize. Zemin, yerküre ve beden araçsallaşır. Dünyayla ilişkisizliğinde kusursuz bir güzellik, her şeye muktedir bir beden, sonluluğa meydan okuyan bir sağlığın güzel ve korkutucu mistiğine duyulan özlem aslında devinimsizliktir. İnsan artık kendi suretinde boğulur; yaşayış artık bir solipsizmdir.

(bazı konulara takılı kalıyor insan – kendini tekrarlama endişesine kapılıyor – ya da ben kapılıyorum – bu kendimi tekrarlamama engel olmuyor – kendimi tekrarlama endişesiyle birlikte kendimi tekrarlayarak yazıyorum – söylediklerim bitmediğinden mi – söylenecekler bitmediğinden mi –bir şey söylemek zorunda hissettiğim için mi – bir şey söylemeden duramadığım için mi – belki ardımda bırakamıyorum – ardımda bırakmayı beceremiyorum – bilmiyorum – belki hepsi – belki hiçbiri – aynı yollarda yürüyerek – yeni sapaklar aramak belki – Esen Kunt yazmış geçenlerde – denk geldim – bazı şeylere takılı kalmak güzel – en azından ruhunuz olduğunu size hatırlatıyor – kalbi delip geçen şeyler – demiş – çok yakın hissettim okuduğumda – daha az yalnız – yakınlık böylece zaten galiba – yalnız hissetmemektense daha az yalnız – kalbi delen geçen şeyler – kalbi hızlandıran şeyler17 – tek bir defa ve sonsuza dek – zamanın akışında bir kesilme – sütten18 gibi…)

1. Lâl Hitay, “Üçüncü Kişi Sendromu ve Sonsuz Gerileme”, Manifold, 21.12.2025.

2. Susan Sontag, “Büyüleyen Faşizm”, Satürn Yıldızı Altında içinde, çev. Osman Akınhay (İstanbul: Everest Yayınları, 2022), 83–118.

3. Age, 87.

4. Age, 94.

5. Age, 97.

6. Age, 96.

7. Age, 104.

8. Age, 100.

9. Lâl Hitay, “Yine de Ayağa Kalkarım - Kırık Ufuk’a İlişkin Notlar”, Birikim Güncel, 30.06.2024.

10. Kutsalın, aşkınlığın dikey eksenini irdelemeye çalıştığım bir metnim için bkz. Lâl Hitay, “Iskarta: Bir Talanın Hikâyesi (ya da Özgür Filistin)”, Birikim Güncel, 15.10.2025.

11. Eğik Mimari Teorisi olarak da anılmaktadır.

12. Claude Parent ve Paul Virilio, “The Oblique FunctionBrave Drawn World, 15.11.2015.

13. María Pura Moreno Moreno, “The Graphic Heritage of the Utopia of La Fonction Oblique”, Graphical Heritage: Volume 2 - Representation, Analysis, Concept and Creation içinde, ed. Luis Agustín-Hernández, Aurelio Vallespín Muniesa ve Angélica Fernández-Morales (New York: Springer, 2021), 611.

14. Hitay, “Yine de Ayağa Kalkarım - Kırık Ufuk’a İlişkin Notlar”.

15. Hitay, “Iskarta: Bir Talanın Hikayesi (ya da Özgür Filistin)”.

16. Hitay, “Üçüncü Kişi Sendromu ve Sonsuz Gerileme”.

17. Asuman Susam, Kalbi Hızlandıran Şeyler (İstanbul: Everest Yayınları, 2025).

18. Age, 62. 

Arnold Fanck, Claude Parent, dağ, dağcılık, dikeylik, eğiklik, faşizm, Lâl Hitay, Leni Riefenstahl, mimarlık, Paul Virilio, politika, Reinhold Messner, Susan Sontag, yataylık