“Bulunduğum mekânım ben” diye yazar Noël Arnaud. Bu söz, fenomenolojik mekân anlayışının en yalın şiirsel ifadesidir: Mekânda var-olmak değil, mekânla var olmak… Özne mekânın içerisine yerleşen değil, mekânla yerleşendir. Burada mekân ile “ben” arasındaki keskin sınır bulanıklaşmakta, özne ile nesne bir bütün hâline gelmektedir. Kartezyen bir iç-dış ayrımı yerine, için dışı, dışın içi kurduğu fenomenolojik bir anlayış “duyulur.” Bu yaklaşım mekânın salt fiziki-matematiksel yönüne indirgenmesine karşın, onun varoluşsal ve poetik yönünü açığa çıkarır. Mekânsız bir varoluş mümkün olmadığı gibi, anılardan ve duygulanımlardan azade bir mekânsallık da düşünülebilir değildir. Nitekim Friedrich Hölderlin’in de dediği gibi, “İnsan şiirsel bir biçimde mesken tutmaktadır.”
Bu yaklaşım doğrultusunda ev varoluşsal ve poetik düzlemde ayrıcalıklı bir konuma yerleşir. Gaston Bachelard insanın “dünyaya fırlatılmış bir varlık olmaktan önce, evin beşiğine yatırılmış bir varlık” olduğunu yazar. Evlerimiz varoluştaki köşemiz, ilk evrenlerimizdir. Dahası, ev yalnızca bedenlerimiz için değil, düşlerimiz, düşüncelerimiz, arzularımız için de birer barınaktır. Mekânın Poetikası’nda1 anıların yerleştiği çekmecelerden, sıkıntıların tavan aralarından, korkuların mahzeninden söz eder Bachelard. En mahrem korkular, en derin arzular duvarlara, masalara, çarşaflara sinmiştir. Ev anılarımız ve düşlerimiz için en büyük bütünleştirici güçlerden biridir.
İşte İspanyol sanatçı Tania Font’un Deconstructa adlı serisi tam da bu poetik-varoluşsal mekân anlayışını görünür kılan bir dizi işten meydana gelir. Sanatçı büstlere çeşitli iç mekânlar kurarak, alışıldık “mekân içinde özne” anlayışını tersine çevirir ve öznelerin içerisindeki mekânları görünür kılar. Bu Arnaud’nun ifadesinin plastik düzeyde yeniden kurulmasıdır; bizler mekânın içinde olduğumuz kadar mekânlar da bizim içimizdedir. Aradaki sınır kaybolur; “ben” mekânın kendisiyle birlikte tahayyül edilir.
Font’un Deconstructa’sında açığa çıkan bu fenomenolojik mekân estetiği, anonim figürler, mekânsal anlatı ve yıkımın poetikası olmak üzere üç temel çerçevede incelenebilir.
Anonim Figürler
Font’un estetiğini oluşturan kurucu unsurlardan ilki figürlerinin tamamen anonim biçimde kurgulanıyor oluşudur. Deconstructa’da yer alan bu figürler, dış yüzeylerinde hiçbir kişisel iz taşımayan “anonim büstler” olarak karşımıza çıkar. Bu noktada büst formunda sunuluşları önem taşır. Biliriz ki büstler, klasik anlamıyla, Antik Yunan’dan itibaren mitolojik veya tarihsel kişilikleri toplumsal belleğe kazandırma, onurlandırma veya anma amacıyla yapılagelen portre heykelleridir ve bu doğrultuda, büyük oranda, kişinin veya karakterin gerçekçi bir biçimde betimlenmesine dayanır. Ancak Font’un figürleri “dışarıdan bakıldığında” herhangi bir kişisel iz taşımamaktadır. Büstlerin dış yüzeylerinde karakterin yaşına, cinsiyetine veya kimliğine dair herhangi bir ipucu bulunmaz. Ruhun aynası olan gözler kapalıdır, duyguların ifadesi olan mimikler yoktur; figürler ifadeden tamamen yoksundur. Malzeme seçimiyle de bu nötr pozisyon güçlendirilir. Bu nedenledir ki Font’un bütün büstleri dışarıdan birbiriyle benzer görünmektedir.
Tania Font, Deconstructa XI, 2021. Çimento, demir, ahşap, kâğıt ve patinalar. Setdart Auction House izniyle.
Ancak bu noktada sanatçının ikinci hamlesi devreye girer. Klasik büstlerin idealize edilmiş biçimlerine karşın Font’un büstleri yıkıma uğramış, parçalanmış ve bozulmuştur. Bu parçalanma anonimliğin üstesinden gelecek bir strateji olarak kurulur. Parçalanmayla birlikte bir “iç” yaratılır ve anonim-brütal estetiğin dışarıdan kurduğu mesafe kırılarak alımlayıcı için bir davet oluşturulur. Figürlerin kapalı gözleri ve malzemenin nötrlüğü de bu daveti destekler niteliktedir. Böylece bakış dışarıdan içeriye yöneltilir ve içeri yönelen bakış, onlara ait son derece kişisel iç mekânlarla karşılaşır. Her figürün içinde ayrı bir yaşam öyküsünden izler taşınır: Figürlerin biricik öyküleri biricik mekânlarına nakşolmuştur. Böylece dışarıdan anonim ve benzer olanlar içte farklılaşmaktadır. Bakışın içe çevrilmesi bu anonimliği geçersiz kılar. Farkına varırız ki Font büstlerine, fiziki-realist yaklaşımın aksine, mekânsal hikâyeleri üzerinden karakter kazandırır. Bu da incelemeyi mekânsal anlatı çerçevesine taşımaktadır.
Tania Font, Deconstructa XI, 2021. Çimento, demir, ahşap, kâğıt ve patinalar. Setdart Auction House izniyle.
Mekânsal Anlatı
Deconstructa’ya dahil olan yapıtlarda söz konusu estetiği sağlayan en merkezi unsur büstlerin içlerine kurulmuş olan mekânlardır. Font “iç”leri incelikli bir biçimde kişisel çağrışımlar, düşsel ayrıntılar ve gündelik izlerle işler. Bu noktada kolektif belleğin mekânları yerine kişisel belleğin mekânı, Bachelard’ın ifadesiyle kişinin “varoluş kalesi” olan evlerin tercih edilmesi tesadüfi değildir. Kişinin en mahrem mekânları ince detaylarıyla birlikte görünür kılınır: kalem-kâğıtlar, tablolar, yatak çarşafları, kıyafetler… Mekân içerisindeki her detay kişisel öyküye dair bir şey anlatır. Çerçeveler geçmişe dair belleği görünür kılarken, kuytu yataklar en mahrem korkuları taşır; masada dağılmış çizimler bir çocuğun düşlerini yansıtırken, merdivenler mekânlar arası dikeyselliği artırarak şiirsel bir derinlik kazandırır. Masada bir mektup durmaktadır. Denemeler kırıştırılarak etrafa saçılmıştır. Bu mektup kime yazılmıştır? Font mekânsal detaylarla geçmiş ile geleceği birbirine bağlayarak öykünün zamansal strüktürünü de kurmaktadır.
Diğer yandan, mekânlar son derece güçlü duyusal atmosferleriyle ön plana çıkar. Pastel tonlarda, çeşitli desenlerdeki duvar kâğıtları her bir alt mekâna ayrı bir duygu sağlarken, koyu renkli, yalın ahşap mobilyalar ve klasik çerçeveler mekâna nostaljik ve sıcak bir nitelik katar. Bu mekânlar modern ve sonrası dünyanın mekânlarının aksine, mütevazı bir yuva hissini çağrıştırır.
Tüm bu mekânsal detayları incelikle bir araya getiren Font, figürlerin anlatısını mekân üzerinden görünür hâle getirmekte ve böylece büstler için bir bellek tasarlamaktadır. Diğer bir ifadesiyle, bir “bellek nesnesi” olarak büstler Deconstructa’da, bu defa figüratif yönleriyle değil, mekânsal anlatılarıyla karakter kazanır. Klasik büstlerin figüratif inşasına karşın, mekânsal anlatı üzerinden bireyselliğin kurulması mekân-bellek ve benlik ilişkisinin güçlü bir biçimde duyulabilmesini sağlar. Ancak kuşkusuz bu duyumu yoğunlaştıran ve şiirselleştiren üçüncü bir unsur daha vardır.
Tania Font, Deconstructa XV, 2021. Çimento, demir, ahşap, kâğıt ve patinalar. Setdart Auction House izniyle.
Yıkımın Poetikası
Deconstructa’da büstlerin “iç”ini açığa çıkarmaya yönelik eksiltme, parçalama stratejisi mekanik bir biçimde değil, doğal bir yıkım formunda tasarlanır. Bu yıkım estetiği bir iç oluşturma stratejisi olarak çalışırken, aynı zamanda mekân-bellek-benlik ilişkisine poetik bir atmosfer sağlamakta, duyumu derinleştirmektedir. Beton, çimento, demir iskelet gibi yapısal malzeme tercihleri de figürlerin anonim estetiğine katkı sunmakla ve iç mekân temsilinin çağrışım gücünü artırmakla bu atmosferi pekiştirir. Yıkım estetiği figür ve mekân üzerinde iki farklı yönde işleyerek bir yandan yıkıma uğramış figür üzerinden psikolojik bir fenomene işaret etmekte ve alımlayıcıda ezici bir etki uyandırmaktadır, diğer yandan da yıkılmış ve terk edilmiş mekân estetiği mekânın öyküsünü melankolik bir tonda açığa çıkarmaktadır.
Tania Font, Deconstructa IV, 2021. Çimento, demir, ahşap, kâğıt ve patinalar. Setdart Auction House izniyle.
Gündelik yaşantı içerisindeyken, mekânlarımızla öylesine iç içeyizdir ki bu mekânlarda bir anlatının varlığını fark etmek çoğu zaman güçtür. Mekânın anlatısını duymak için gündelik olandan uzaklaşmak, ona belirli bir mesafe almak gerekir. Olağan düzenin bozulması bu türden bir mesafeyi sağlayabilecek bir etkendir. Yıkım, bu bağlamda, olağan düzeni bozar ve mekân ile alımlayıcı arasında bir mesafe oluşturur. Terk edilmiş veya yıkılmış ev görüntüleri bu nedenledir ki bizde derinlikle yankılanır. Bireysel yaşam öyküsünün tüm mahrem katmanlarını taşıyan bu evlerde artık anlatının sonu gelmiş, yaşam sahipsiz kalmıştır. Buralarda mekânların bizimle konuştuğunu duyarız, içimizi bir hüzün kaplar; mekânlar anlatır. Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge'nin Notları’nda bu fenomeni ustalıkla dile getiriyor:
“Evler mi? Ama doğruyu söylemek gerekirse bunlar artık olmayan evlerdi. Baştan aşağıya yıkılmış olan evler. […] İç tarafı gözüküyordu. Farklı katlarda hâlâ duvar kâğıtlarının yapışık olduğu oda duvarları, orada veya burada zeminin veya tavanın kenarları belli oluyordu. […] En unutulmaz olan duvarların kendisiydi. Bu odaların geçmişlerindeki zorlu hayat yıkılamamıştı. Hâlâ oradaydı, kalan son çivilere tutunuyor, zeminin el genişliğindeki kalıntılarında duruyor ve hâlen az bir boşluğun olduğu köşelerin altlıklarında, büzülmüş olarak gizleniyordu. […] Duvar kâğıtlarının soyulmuş her şeridinde, alt kenarlarındaki nemli kabarcıklarındaydı, kopmuş parçalarında sallanıyordu ve çok uzun zaman önce oluşmuş, inatçı lekelerden kusuyordu. Yıkılmış ara duvarlarının yarık çizgileri tarafından çevrelenen bu eskiden mavi, yeşil ve sarı duvarlarda, işte bu yaşamların havası vardı, herhangi bir rüzgârın dağıtamadığı o sert, ağır ve kirli havası. […] Korkunç olan, onu tanımamdı. Buradaki her şeyi tanıyorum, bu nedenle de kolaylıkla içime işliyor: Buradaki her şey içime ait.”2
1. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, çev. Alp Tümertekin (İstanbul: İthaki Yayınları, 2023).
2. Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları, çev. Figen Sile Kösebay (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019).
benlik, Beste Balı, büst, çağdaş sanat, Deconstructa, figür, Gaston Bachelard, heykel (yontu), mekân, Noël Arnaud, özne, Rainer Maria Rilke, sanat, Tania Font