1992 yılında Pakistan’ın Lahor kentinde doğdum. Hayatım boyunca kimi paralel anlatılar hep var oldu. Ailem, Pakistan ve Hindistan’daki birçok aile gibi doğduğumda yaşanan göç hikâyesinin bir parçası. Hindistan ve Pakistan arasında çıkan savaş da ailemin tarihini şekillendirdi. Geçmişin tarihi ve kolektif hafızası ile bu hikâyeler etrafında kurulan anlatılar hayatımızı derinden etkiledi. Bir süredir kişisel hayat hikâyemle bağlantılı olan geçmiş ve şimdiki zamanın bazı paralel hikâyelerini anlatıyorum. Bunlar hayat hikâyemi şekillendiren geçmiş ve şimdiki zamanın tarihleridir. Hayal kırıklıkları, parçalanmalar, yabancılaşma hikâyeleri ama aynı zamanda direniş ve sevinç hikâyeleri. Bu bir kurban hikâyesi değil; parçalanmanın hikâyesi. Parçalanmanın hikâyeleri kolektif bedenlerimizin katlanmak zorunda olduğu şeyler ve tarihlerin bizi nasıl birbirimize bağladığıyla ilgili.
13 Haziran 2005. Sabah saat 09:00 civarında uyanıyorum. Berbere gitmeyi planlıyorum. Berber koltuğuna oturuyorum ve kafamı kazıtmak istediğimi söylüyorum. Berber radyoyu açıyor. Pakistan ulusal radyosu. Kafamı kazırken Vital Signs’ın “Aitebar bhi aa hi jaye ga, rasta koyi mil hi jaye ga” [“Bir gün bana güveneceksin, bir gün yolunu bulacaksın”] şarkısı çalmaya başlıyor. O anda birçok şey hissettiğimi bilmiyordu. Benim için çok somut bir andı. Kalbim hızla atmaya başlıyor. O, tıraş bıçağıyla başımın arkasını temizlerken, berber koltuğunda sıkışıp kalmış gibi hissediyorum. Önümüzdeki günler hayatımda yaşadığım en zor günler olacak. Kendimi bir an koparıyorum; bu an bir dönüm noktası ve varoluşsal bir an gibi geliyor. Bu akşam Lahor’dan ayrılacağım. İstanbul’a gideceğim. Hayatımın bir başka dönüm noktası olacak. Kendime soruyorum: Neden kolektif bedenimiz bu acıyı çekmek zorunda?
Ağustos 1947’ye dönelim. Pakistan bölünmeden önce Hindistan’da komünist partinin üyesi olan dedemin hikâyesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Pakistan ve Hindistan ayrıldığında parti de bölündü. O dönemde bu partinin birçok üyesi tutuklandı. Bölünmeden kısa bir süre sonra çoğu öldürüldü veya yargılandı. Pakistan ve Hindistan’ın bölünmesi sırasında memur olarak Lahor’a giden dedem Rahmatullah Khan’ı düşünüyorum. Dedem komünist partinin aktif bir üyesiydi. 1947’de zulümden kaçarak Pakistan’a göçtü; annesi gözlerinin önünde öldürüldüğünde göç etti. Bunu asla unutmadı. Bana hep bunun kendisi için en zor zaman olduğunu söylerdi. Hâlâ annesinin fotoğrafını yanında taşıyor. Yatmadan önce annesinin resmine bakar, onu öper ve uyur.
Türkiye’ye gelmemin sebebi budur. Kaderlerin birbiriyle nasıl iç içe geçtiğini görmek benim için de çok aydınlatıcı oldu. Büyükbabam o dönemde Hindistan’dan Pakistan’a nasıl göç etti? Bu tarih benim de şu anda yaşamak için İstanbul’u seçmeme neden oldu. Tarih kaderleri nasıl şekillendirir ve tarihler kaderleri nasıl iç içe geçirir?
Büyükbabam kuzeydoğudaki Bihar eyaletinin Sherkot kasabasında doğdu. 1947’de Hindistan’ın bölünmesinin ardından Delhi’den Lahor’a kadar Grand Trunk Yolu üzerinde neredeyse bin kilometre yürüdü.1 Büyükbabamın mülteci olarak son yolculuğu Hindistan’ın bölündüğü 1947 yılında gerçekleşti. Pakistan ve Hindistan’ın her iki tarafında da ulus devlet olma yolunda ilerleniyordu. Bu, sadece devleti değil aidiyet duygusunu da bölen bir ayrım çizgisiydi. Sözde bağımsız bir ulus devletin kuruluşu adına, Müslümanların göçü kapsamında Hindistan’daki köylerinden dokuz yüz mil uzaktaki Pakistan’a yerleşmek için seyahat edenler… Bu durum milliyetçilik fikrine dayanıyordu.
Büyük ölçüde İngiliz sömürgeciliği sonucunda yeni bir sınıf ortaya çıktı ve koloniler nihayet bağımsızlığı tahayyül etmeye hazır bir hâle geldi. Ancak sömürgecilik (Edward Said’in liberal gündemin bir sonucu olarak gördüğü ve “oryantalist” olarak adlandırdığı) özel bir tür “milliyetçi sınıf” da yarattı. Bu nedenle bir fikri keşfederken o fikrin oryantalist bir yorumunu da keşfedersiniz. Bağımsızlık oryantalist bir fikirdi ve Pakistan ile Hindistan’ı birbirinden ayırdı. Her iki taraf da bağımsız olmak adına birbirini yitirdi.
Bu, Hindistan-Pakistan bağımsızlığı özelinde milliyetçiliğin farklı bir şekilde kullanıldığı hususi bir dönemdi. Tarih temelinde bir kimlik, kolektif bir kimlik inşa etme girişiminin bir parçasıydı. Milliyetçiliğin, diğerlerinin tarihini çarpıtmaya başladığı bir dönemdi. Yani milliyetçi tarih yüceltiliyor, olumlu yönleri vurgulanıyordu; “diğerleri”nin tarihi ise karartılmaya çalışılıyordu. Bu, çifte bir çarpıtmadır: kendi tarihini yücelterek çarpıtmak ve başkalarının tarihini karartarak çarpıtmak. Bu nedenle ister sömürgecilik isterse de milliyetçilik olsun, neyin söz konusu olduğunu tanımlamak zor, çünkü bunlar kimliğe dayalı birer ideolojiden başka bir şey değil. Kimlik ise sürekli değişmekte.
Hint Yarımadası hâlâ Hindu ve Müslüman milliyetçiliği arasındaki çatışmanın pençesindedir. “Beyaz adam buraya gelip… esmer adamların yükünü taşıyacağını iddia etti.”2 Beyaz adamın esmer adamdan farklı olduğu yönünde derin bir inanç vardı. Esmer adam ise buna tepki olarak kahverengi adamın beyaz adamdan farklı olduğunu ve en az onun kadar iyi olduğunu savunan kendi milliyetçiliğini geliştirdi. Bazen de daha uzun zamandır var olan bir medeniyete sahip oldukları için daha üstün olduklarını söylerlerdi. Bu da köklerinin dört bin yıl öncesine dek uzandığı anlamına gelirdi. İşte böylelikle her türlü tarihsel gerçek ve yalan birbirine karışır ve kişi farklılıklar temelinde kolektif duygular inşa eder.
1. Sher Shah Suri tarafından inşa edilen ve Sarak-e-Azam olarak da bilinen, Hint Yarımadası ile Güney Asya’yı birbirine bağlayan en uzun yollardan biri.
2. Rudyard Kipling’in “Beyaz Adamın Yükü” adlı şiirinden.
bellek, Edward Said, göç, göçmen, Hindistan, ideoloji, milliyetçilik, mülteci, oryantalizm, Pakistan, tarih, Waseem Ahmad Siddiqui