Evinizde Kalabilir miyim?
Haysiyet, Haysiyet…

Aynı yerde birlikte olmanın belli bir sevinci var; çünkü kendimi daha az yalnız hissediyorum.

Ne zaman güzel şeylerden bahsetsem, ne zaman insanları güzel olduğumuza, bir şeyleri yenebileceğimize, birlikte olabileceğimize, olup bitenleri atlatabileceğimize ikna etmeye çalışsam, ağladıklarını görüyorum.

Bu, yorgun düşüldüğünde daha çok oluyor. Korkunç, dehşet verici ve berbat şeyler için değil, güzel şeyler için ağlamaya başlıyorsunuz.

Birlikte hareket edebiliriz, konuşabiliriz. Kimseyi ikna etmeye gerek olmaksızın.

Aslında bu, bazen bir tür acı gibi de hissediliyor, çünkü “Belki de yeterince çaba gösteremedim” diye de düşünüyorum. Belki de benim gibi insanlar daha fazlasını yapmalı.

2008’de ülkemden ayrıldığımda, bir gün burada “Evinizde kalabilir miyim?” sorusunu soracağımı hiç düşünmemiştim ama içimde bir dürtü vardı ve eğer küresel bir dayanışma oluşturabilirsek mevcut durumdan kurtulabileceğimizi düşünmüştüm.

“Evinizde kalabilir miyim?” sorusu acil bir soru. Dünyanın dört bir yanından birçok insan gördüm. Yaşadığım şeyin onların da başına geleceğine ikna olmuştum ve dehşete kapılmıştım. Yine o vakitler “Peki o hâlde umut nerede?” diye sormuştum. Bunu o kadar çok sormuştum ki rahatsız olup “Umudu düşünelim mi?” diye sormaya başlamıştım, umut olmayabileceği gerçeğini de düşünerek. Umut çok kırılgan ve inançla değiştirilmeli.

“Hayır, yorgun değilim, yorgun değilim, sadece bitkinim” cümlesini tekrarlamaktan başka bir şey yapmaz hâlde bulmuştum kendimi. Bu yüzden de en iyi bildiğim şeyi yaptım. Devam ettim. Hayatta kalma mücadelesinde kendimi ayakta tuttum, ta ki bedenim sonunda pes edene kadar.

On sekiz yıllık evsizlikten sonra, parçalanmış hâlimi kabul etmek zorunda kaldım.

Sonunda durup evimi ve kaybettiğim her şeyi düşünmenin zamanı gelmişti. Dünyada evsizlik hissinin giderek arttığını gördüm. Sadece göçmenler, mülteciler ve sığınmacılar değil bizler de ahlaki, siyasi ve ruhsal olarak evsiz hâle geliyoruz.

Bir mülteci göçmenle karşılaştığımda, birbirimizle anadilimizden farklı bir dilde konuşuyoruz. Bu konulardan bahsetmiyoruz. Birbirimize ilk sorduğumuz şey “Durumun ne?” oluyor. Kalıcı mı? Geçici mi? Vatandaşlık başvurusunda bulundun mu? Dili öğrendin mi? Nerede kalıyorsun? Bu gibi şeyler.

Tabii bu soruları sorma ayrıcalığı belirli bir aşamada geçerli. Onlarla birlikteyken, vize kuyruğunda ayrıcalık yok: “Ben de aynıyım. Mülteciyim. Mülteciyim, biliyorsun. Mülteci böyle bir şey…”

Artık ev bildiğin yer evin olmadığında, bu dünyada kendini evinde hissetmek için ev kavramını dönüştürmen gerekir.

Böylece başkalarının evini kendi evin yaparsın. Ben de insanlarla birlikte her yerde evler inşa etme çabasındayım. Zor elbette. Bu, kişiyi farklı bir insan yapıyor. Acı verici, ancak aynı zamanda özgürleştirici.

Gururu haysiyetle karıştırdığım oluyor. O hâlde aradaki fark ne? Fark şu ki bence haysiyet insan sevgisinden kaynaklı, oysaki gurur insanlara duyulan korkudan ileri geliyor.

Korku ve sevgi arasında, bu iki kavram arasında bir bağlantı var.

“Kendi başıma hayatta kalmak zorundayım” düşüncesini uyandıranın haysiyet değil gurur olduğunu anladığınızda, o zaman en dramatik şekilde, mümkün olan en aşırı biçimde alçakgönüllü olursunuz. Evini kaybetmek kişiyi alçakgönüllü hâle getiren bir deneyimdir; her şeyi kaybetmek ziyadesiyle alçakgönüllü kılar. Ve sonra şunu öğrenirsiniz: Haysiyet, haysiyet… Evet, haysiyet gurur değildir. Ve haysiyet aynı anda herkese ait olan bir şeydir.

Gurur sana ya da bana aittir ve gururunu onarmak için gururumu kırabilirsin. Ama haysiyetini onarmak için haysiyetimi kıramazsın. O iş öyle yürümez.

Haysiyet bizi birbirimize bağlayan bir şey, oysaki gurur bizi birbirimizden ayırıyor.

{fold içindeki imge: Gökçeada (İmroz), 2024, fotoğraf: Waseem Ahmad Siddiqui}



dil, dil (lisan), ev, göçmen, gurur, haysiyet, mülteci, Waseem Ahmad Siddiqui