Adatepe’de mezarlık servileri,
fotoğraf: Nihal Boztekin
Hafıza Defteri
Ağaçlar – III

SERVİ

“Nideyim sahn-ı çemen seyrini cananım yok
Bir yanımca salınır serv-i hıramanım yok”

“Bu ağaçların adı servi mi selvi mi?” diye sordu Aylin, ben nasıl da göğe yükseldiklerine bakarken. “Bilmiyorum valla” dedim, “düşünmemişim hiç, ne tuhaf”.

Mezarlık ziyareti sevmem ki ben. Gömüldüğü gün gittimdi mesela babamın mezarına en son, yirmi beş yıl önce. Hayal meyal, siyah üzerine minik beyaz çiçekli kadife eteğimi giydiğimi hatırlıyorum; omzumda da kocaman gri yün şalım. Ölüm haberini aldığımda Firuzağa’daki evimde, annemin onun krem rengi gençlik hırkasını söküp kahverengi yünle karıştırıp ördüğü, önleri cepli, çok sevdiğim hırkamı giymiştim gayri ihtiyari. Küpelerim de hırkaya uygundu, akik. Çok soğuktu hava gömüldüğünde babam, 8 Şubat. Ama aydınlıktı da bir yandan. Babaanneme mesela gömülürken gitmedim. Gittiğim cenazeler sayılı hasılı. Soğuktu da hepsinde hava.

Servi (demeyi tercih edesim geldi) üzerine konuştuk Ömer’le o tuhaf yolculukta. Bir gün aldı beni attı kırmızı küçük arabasına, nereye gittiğimizi söylemeden bastı gaza. Hediye ettiğim CD’lerden biri takılıymış hazırda, bastı düğmeye de: Lena Chamamyan. CD’ler hazırlardım ona. Kapaklarını da kendim yapardım hem. Ya bir şeyler çizerdim ya sevdiğim motiflerden kesip biçip kolaj. Şarkı listesini güzelce elyazısıyla yazardım kapak resimlerine uygun mürekkeple. Merakla beklerdi o da bakalım o kere kimi dinleteceğimi. Başlatan oydu aslında bu alışverişi. Bir gün elleri arkasında karşılamıştı beni. Ben upuzun boyuna, gri saçlarına, kemikli yüzündeki gri-yeşil gözlerine dalmıştım tabii. Yeni tanıştığımız zamanlar. Davudi sesiyle bir şeyler söyleyip uzattıydı CD’leri. Sanki bilmiş, sanki hesaplamış, Anouar Brahem’in bende bulunmayan iki CD’si. Sevinmeme heyecanlanmama sevindiydi.

O vakitler bilmiyordum vaktiyle kendi viyolonselini kendisinin yaptığını, gençliğinde Turgut Dayısının yamacında ney üflemeye başladığını ama sonra neyin “kız tavlamak için yanlış enstrüman” olduğunu fark edip gitarla devam ettiğini, küçükken mandolin çalarken annesinin nota öğrenmesi için yaptığı baskılardan yılmasından mütevellit her dinlediğini kulaktan çalmaya alıştığını. Bunları hep sonra konuşacaktık, birlikte ney dersi almaya başladığımızda. Bir de yine sonra, hocamızın konserinde dinlediğimiz bir parçayı iyice anlamak için notayla barışacaktı, birlikte okuyacaktık notaları. Hocamızın ismini aldığı dedesi bestelemiş Bursa’da bir çınarın altında.

Bindik işte kırmızı arabaya, yolda bir simit alıp kopara kopara yiyerek gittik Başıbüyük’e. Binalar arasında küçücük bir atölye, bir odacık. Gencecik bir başpare ustası. Beni onunla tanıştırmak istemiş meğer. Sakin sohbetler ettik; bir çekmeceyi açıp çay bardakları çıkardı usta, küçük tüpte demlenen çaydan ikram etti bize. İşini anlattı ayrıntı ayrıntı. Ney üfledi sonra. Aralarda göz göze gele gele dinledik biz de pürdikkat. Küçücük mekân büyüdü büyüdü, tavan yükseldi yükseldi.

Sonra işte hep tutkalımız oldu müzik bizim. Emin Dede’yi dinledik, Halil Dikmen’i anladık, Turgut Hoca’dan kalan Hamparsumlu deftere dokunmaya kıyamadık. Ona bakarken içim titredi benim hep, hele ki su yeşili pardösüsünü giydiği zamanlarda; o da “Yine bir gülnihal” çala çala geldi yanıma hep ıslıkla. Öğle vakitleri Türk kahvesi içmeyi ihmal etmedik hiç, bazen cebinden çıkardığı sürpriz çikolatadan birer parça kopardık kahvenin yanına.

Sonra işte on altı sene önce 27 Mayıs günü, yani o benim şimdiki yaşımdayken, ellinci yaş gününde yani, hastaneye gittim yanına, su yeşili keten ceketimi giyip. O heybetli beden küçülmüştü artık iyiden iyiye. Kemikli yüzü daha da kemikliydi, gözleri daha da büyük daha da yeşildi. Odadakileri çıkardı, “Yaklaş” dedi bana, “Daha daha yaklaş” dedi. Davudiydi sesi de daha da. Elleriyle bileklerimi kavradı beni korkutacak bir kuvvetle. Yüzüm yüzüne yakındı. Son görüşüm oldu onu işte o gün; çektiği eziyete daha fazla tahammül edemeyeceğinden hayatını sonlandırması için ona yardımcı olmamı istediğinde, “Bunu sadece senden isteyebilirim” dediğinde benden duyduğu “Yapamam ki, yapamam ki”ye karşılık, öyleyse bir daha yanına gitmememi söyledi çünkü. Uydum.

Ulisse Aldrovandi (16. yüzyıl) ve
Adatepe’de mezarlık servileri

ağaç, aşk, mezar, Nihal Boztekin, ölüm, servi