İnci Aydın’ın Renklerin Diyojen’i:
Agop Arad adlı kitabı üzerine.
Burgazadası’nda mezarlık duvarı,
2020
Bu defteri tutmaya beni neredeyse zorunlu kılan, ölüm. Sevdiklerimin ölmesi, yani “hayatını kaybetme”si ve hayat o kişiyi bir daha dönmemek üzere terk etmişken benim de koca bir yığını aynı fiil eşliğinde toprağa vermem, “XXXX’i kaybettim” demem. (“Toprağa vermek” üzerine tam şu anda düşünüyorum: “Al, sana veriyorum, iyi bak ona ve mezar odasının benimle ilgili köşesini donatman için eşliğinde gönderdiklerime, bütün bir emanetime yani.”) Evet, “kaybettim” demem ve sonra bir çağrışımlar silsilesinin bütün bir görüş alanımın orta yerine çöreklenmesi, belki de “sonra” değil evvel ezel böyle olması bunun, yani kendimi bilmeye demeyeyim de bana bakanın gözlerindeki yansımamı benlik parçaları olarak bünyeme kaydetmeye başladım başlayalı, yani evet evvel ezel. Yani duyduğum ya da okuduğum kimi sözcüklerin, gördüğüm kimi renklerin, kimi ağaçların kimi çiçeklerin nesnelerin kokuların hafızamda kayıtlı hatıraları çağırması. Sanki harfi harfine hakkını vermek istemem hafızamın, bu yüzden hani bahsettiklerimi –o kişileri, onlardan kalanları– beden mekânımda bir yerlerde korumak istemem.
Buraya o kişileri, o renkleri, nesneleri, ağaçları, çiçekleri kaydedeceğim tek tek. Hafızamdaki çekmecelerden hangisi önce çıkmak isterse ona öncelik tanıyarak.
Şimdilik yaptığım, meramımı ifade etmek ve bu cesareti bana veren, yani yıllardır yıllardır yıllardır biriktirdiklerimi evimi de bedenimi de ruhsal alanımı da çöplüğe dönüştürmeden saklama kabiliyetim olabileceğine beni inandıran, kirimin pasağımın kendi gözümde kabul görmesine nefes yetirmekte başöğretmenim olan Walter Benjamin’e şükranımı sunmak.
Bulduğu her taş, topladığı her çiçek, yakaladığı her kelebek daha o andan bir koleksiyonun başlangıcı; sahip olduğu her tek şey de zaten bir büyük koleksiyonun parçası. Bu tutkunun gerçek yüzü, antika düşkünlerinde, araştırmacılarda, kitapkurtlarında olsa olsa solgun ve manik bir parıltıyla var olabilen o sert Kızılderili ifadesi, ancak pasaklı çocukta gösterir kendini. Neredeyse hayata ilk adımını atar atmaz bir avcıdır o. Eşyada kokusunu sezdiği ruhları avlayacaktır; görüşünün insanlar tarafından hiç bulandırılmadığı uzun yıllar boyunca eşyayla ruhlar arasında kalır. Hayatı bir düşü andırır: Kalıcı hiçbir şey tanımaz; ona sanki her şey tesadüfen oluyormuş gibi gelir. Göçerlik yılları, düşler ormanında geçirdiği saatlerdir. Ganimetini bu ormana getirerek arındırır, tılsımını bozar, sağlama alır. Çekmeceleri hem cephanelik, hem hayvanat bahçesi, hem suçlular müzesi, hem de bir yeraltı kemeri olmak zorundadır. “Ortalığı toplamak”, aslında gürz olan atkestaneleri, gümüşten bir hazine olan yaldızlı kâğıtlar, tabut olan oyuncak ev parçaları, totem direği olan kaktüsler, kalkan olan madeni paralarla kurulmuş bir yapıyı imha etmek olurdu. Çocuk öteden beri annesinin çamaşır dolabının, babasının kitap raflarının düzenlenmesine yardım etmektedir, ama kendi mülkünde hâlâ, arada bir uğrayan, savaşçı bir konuktur.
{fotoğraflar: Nihal Boztekin}* Walter Benjamin, “Tek Yönlü Yol”, Son Bakışta Aşk, çev. İskender Savaşır (İstanbul: Metis, 2012), 68-69.
eşya, hafıza, hatıra, hayat, kayıt, koleksiyon, Nihal Boztekin, ölüm