UFO’lar ve Maketler

Dönüp dolaşıp izlediğim bilimkurgu filmleri var. Close Encounters of the Third Kind bunların arasına henüz girdi denebilir. Filme olan ilgimin neden bu kadar geç ortaya çıktığını anlamaya çalışıyorum. Eşim filmin ‘tuhaf’ olduğunu söylüyor. Önce haklı olabileceğini düşünüyor, ama sonra sağlam bir Star Trek hayranı olduğunu hatırlayıp bu ‘tuhaflık’ tanımına fazla takılmıyorum. Sanırım filmin bana göre iyi olmasını sağlayan, onun tuhaf bulduğu şeyin ta kendisi. Şu an algıladığımız dünyaya henüz dahil olamamış bir bilginin yarattığı deneyimlenmemiş gıcır gıcır mekânlar, daha önce karşılaşmadığımız varlıkların gündelik hayatına giriverme hamlesi yok filmde. Peki nasıl bir bilimkurgu bu? Bilme anı öncesinin kurgusu demek uygun olabilir. “Bilinmeyeni kurgulamaya başlamanın bir yöntemi var mı?” sorusunu gereksizleştirecek kadar kendiliğinden.

Filmin hikâyesi “tanımlanamayan uçan nesne”1 söylemlerinin neredeyse bir adım ötesinde şekilleniyor. Başlangıçta bu tanımlanamama aşamasını geçmeye çalışıyoruz. Sonrasında bir karşılaşma anı, o anın gerçekliği etrafında değişen duyguların yoğunluğu. Karşılaşmayı istemek, bunun için çabalamak öte yandan ondan ürkmek. O an geldiğinde şaşırmak, gülmek, korkmak ve rahatlamak. Filmde bu iki durum arasındaki bağlantıyı kurma şekline hayran kalıyorum. Tanımlanamama hâlinin idrak edilmesi2 ile tanımlanamayanla karşılaşma anı arasındaki bağlantı. Bu ikisi arasındaki kronolojik anlatı nasıl da basitçe kuruluveriyor. Hayran kalma hâlim ilk bakışta gereksiz görünebilir. Çünkü aslında anlatının bu ara aşaması bizi diken üstünde bırakıyor (bkz. tuhaflık). Bir süre cevap yok, zihinsel debelenmeye devam. En azından cevap olabilecek işaretler henüz anlamlandırılamamış hâlde.

Hikâyenin başında UFO’larla farklı mesafelerden fiziksel temas yaşamış karakterlerle karşılaşarak onları anlamaya başlıyoruz. Bu arada işin içinde birtakım ‘yetkililer’ de var. Bilinmeyeni araştırmaya yetkili olmak ne kadar saçma geliyorsa kulağa, bu grubun başlangıçtaki çabaları da o kadar acemice. François Truffaut’un da Claude Lacombe isminde bir araştırmacı olarak grubun içinde olduğunu görüyoruz. Lacombe’un olanları bir fenomen olarak gören tek kişi olduğu söylenebilir. Temas deneyimini yaşamış olan insanları anlamaya çalışıyor. Bu durumun sosyolojik bir olay olduğunu karşısındaki komutana açıklarken pek sakin ve sabırlı görünüyor.

Ve Roy, Richard Dreyfuss’un oynadığı fantastik karakter. Sanırım bu metnin yazılmasının nedeni de filmi izlerken Roy’u sevmeye başlamam. Aracıyla yolda giderken tren hattının önünde beklediği sırada üzerinde duraklayan UFO’nun etki alanına giriyor. Herkes gibi, bu onun için de açıklanamaz bir durum; ama sonra bir şey daha fark ediyor. Kafasındaki imgeyi. Fiziksel hâli bir yığına benzeyen şeylerde —tıraş köpüğünde, patates püresinde— onu gördüğünü biliyor.

“Ne hissettiğimi ne düşündüğümü tarif edemiyorum. Bunun bir anlamı var, bu önemli bir şey…”

Bu aşamada, aklını kaçırmak üzere olduğu bir anda zihnindeki şeyin kilden modelini yapmaya başlıyor. Bunun yüksekçe bir tepe ya da kaya parçası gibi bir şey olduğunu anlıyoruz. Öyle ki, bu modelin onu mutlu ettiği söylenemez. Oluşan şekli bir türlü beğenmiyor ve “Nedir bu, nee!?” diyerek gece yarısı bitkin, evden dışarı fırlıyor. Bu sorunun nedeni zihnindeki şeyi aktaramamak mı, yoksa modele aktardığı imgeyi tanımlayamamak mı? Peki, zihnindeki görüntüyü aktaramadığı için mi bu tanımı yapamıyor?

Close Encounters of the Third Kind,
ekran görüntüsü

Hareketli bir geceden sonra Roy’u modelinin başında sabahlamış buluyoruz. Gözlerini kırpıştırarak uyandığı sırada televizyonda Marvin the Martian3 var. O an bu işe daha fazla devam etmeme kararı alıyor ve ortalığı toparlamaya başlıyor. Önündeki masanın ortasına yerleştirilmiş kil modeli oradan sökmeye çalışıyor. Önce bu kilden yükseltinin strüktürünü oluşturan, içe yerleştirilmiş teli altından çekip almaya çalışıyor. Olmayınca tepesinden çekmeye karar veriyor. Uç kısmı kendine doğru öyle sert çekiyor ki, bu parça elinde kalıyor. Şimdi önünde ucu tıraşlanmış bir tepe var. Bu yeni şekil, hiç tahmin etmediği bir yolla karşısına çıkan bu şey, kafasındaki imgenin karşılığı olan şey, bu o! Yüzünde oluşan ifade önce şaşkınlık, sonra tebessüm hâlinde dudaklara yayılan mutluluk.

Keşfedilen bu şey sanki başka pek çok şeyin tetikleyicisi gibi. Bir türlü netleşemeyen bir ekrana bakarken bir anda sabitleşen görüntüde daha önce fark etmediğimiz detayları görüvermek ve bilmek. Detaylar bir nesneyi özelleştirdiği oranda onu gerçek kılıyor sanki. Ne de olsa her zihnin biricik olmakla ilgili sorunları var. Roy, bu ufak mutluluk anından sonra çıldırmış gibi evin etrafından, yan komşunun bahçesinden, sokaktaki çöp kutusundan anlam veremediğimiz objeler toplamaya başlıyor. Karısı telaşlı bir hâlde peşinden koşmakta.

“Anladım, çözdüm işte, hepsi bu. Çılgınca olduğunu düşündüğün bir şeye başka bir açıdan bakıp aslında hiç de öyle olmadığını görürsün ya?”4

Bir sonraki sahnede görüyoruz ki, Roy topladığı tüm o anlamsız şeyleri, biraz önceki küçük kil modelin daha büyüğünü salonun ortasına yapmak için kullanmış. Etrafında dolanıp üstüne çıkabileceği kadar büyük. Bu modele bayılıyorum. Şu an ben de tatmin olmuş durumdayım. Filmdeki televizyon reklamında gösterilen Budweiser’dan bir tane Roy’la karşılıklı içebiliriz. Ama o evden çıkmayı tercih ediyor. Çünkü sanırım modelini yaptığı tepenin aynısını az önce haber bülteninde gördü.

Birbirlerini bulmayı başaran Roy ve diğerleri, yani aynı imgeyi zihinlerinde gören diğer insanlar tepeye doğru yaklaşmaya çalışıyorlar. Yetkililer ise, açıklama yapmadan onları buradan uzaklaştırmaya çalışıyor tabii. (Yetkili olmanın başlıca yetkisi bu herhalde, açıklama yapamayabilmek.) Bir şekilde bir kaçma kovalama başlıyor. Cesaretini toplamayı başarabilmiş karakterlerimizden birkaçını tepenin yamacından yukarıya doğru koşmaya başlarken görüyoruz. Diğer tarafta ne olabileceğini konuşurlarken, Roy bir dağ geçidi ve kanyon olduğunu söyleyerek izlemeleri gereken yolu net olarak tarif ediyor. Bunu şaşkınlıkla karşılayan Jillian (Melinda Dillon) tepenin o tarafını hiç hayal etmediğini, yalnızca tek tarafını resimlerinde gösterdiğini fark ediyor. Roy cevabı yapıştırıyor; “Bir daha ki sefere, heykelini yap.”5 Benim için büyük bir sevinç anı. Bu cümleyle beynimde, konuyu saptırmak konusundaki heveslerini şimdiye kadar zor zapt etmiş bütün noktalara haber salındı diyebilirim. Bu iyi filmin tuhaf güzellikteki melodik sonunu bir tarafa bırakıyorum; çünkü aklıma Eero Saarinen’in, çekildiği sırada nasıl düşünceler içinde olduğunu bilemediğimiz şu güzel fotoğrafı6 geliyor. Mimar, TWA Terminal Binası maketinin içinde —ayaklar biraz dışarıda kalmış olabilir. Bu fotoğrafın çok saf, çocuksu bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bir maketi elinde tutmanın verdiği histen çok, içine girebileceğin kadar küçük olduğun zamanlarda çarşaftan yapılmış olan o ilk çadırın verdiği hissi taşıyor. Tekil zihinlerin antik dönemleri… Saarinen’in yine Balthazar Korab tarafından çekilmiş olduğunu düşündüğüm başka fotoğraflarında da büyük ölçekli maketlerin ofiste çokça kullanıldığı görülüyor. Muhtemelen onlar bu maket kavramını benim kadar romantikleştirmiyordur. Mimarlık ofislerinde tasarıma dair herhangi bir kararla helalleşmek ciddiyet gerektirir çünkü…

Eero Saarinen, TWA maketinin içinde, yaklaşık 1956, fotoğraf: Balthazar Korab, Fast Company aracılığıyla,
kaynak:
Balthazar Korab:
Architect of Photography
(Princeton Architectural Press)

Saarinen’in, Roy gibi bir UFO’nun kafasına yerleştirdiği görüntüyü tanımlamak için maket yapmadığı açık. Ama belli ki maket yapma isteği özünde aynı meraktan besleniyor. Bilinmeyen ama sezilen bir şeyle karşılaşma isteği. Öte yandan herhangi bir tasarıma ait ilk düşünceleri fark etmeye başladığımızda, onlara en az bir uzaylı kadar yabancı olduğumuzu söylemek yanlış olmayacaktır. “Varlığından hep haberdardım, ah o tatlı cephe strüktürü, ama bir türlü seni tarif edemiyordum.” Durum burada ifade ettiğimden çok daha sancılı bir süreci içinde saklıyor, en az Roy’un kafayı yemesiyle birlikte eşinin çocukları evden götürmeye karar verdiği anda olduğu gibi. Mimarların aynı süreçteki debelenmeleri de konuyla daha önce ilgilenmemiş biri için anlam verilemez ve baş edilemez görünüyor herhalde. Mimarlarla birlikte geçirdiği uzunca zamanın sonunda gördüklerini anlatan bir antropolog olan Albena Yaneva da maketle olan etkileşimi bir karşılaşma olarak tanımlıyor.7 Bu karşılaşmaların ‘pek çok’ olması iyi bir tespit bana kalırsa; çünkü düşünce içinde bir süreklilik yaratıyor. Birbiri ardına sıralanan her bir karşılaşma, hayal gücü üzerinde anlık bir parıldama, bilişsel bir sıçrama noktası demek.

Doğan Tekeli kendisiyle yapılan söyleşide, mimar Minoru Yamasaki’nin maket atölyesini fabrikaya benzetiyor. Bu benzetme de herhalde çokluktaki sürekliliğin tasarımı dönüştürdüğü aşamaları anbean kontrol etme, ayrı ayrı her birinin sahip olduğu görüntüyü sakince anlayabilme isteğinden geliyor.8 Zihin tek bir imge üretmiyor; imge üretimi de seri üretim düşüncesinin tek tip içeriğiyle birebir çakışmıyor tabii, ama eğer ofiste bir tane maket olsaydı herhalde püskürterek boyama işini başka bir yerde yaparlardı. Çok olduğu için hepsini yan yana koyabilecek bir masa gerekiyor; bu masayı görüp duraklıyor insan ya da yanından geçerken aklına bir şey geliyor. Sürekli yenilenen maketleri boyamak için bir boyahane yapma ihtiyacı doğuyor; ona da bir baca takmak gerekiyor. Baca fabrikayı hatırlatıyor ama aslında havalandırma için konmuş; ofisin bulunduğu sokakta karşıdaki binanın penceresinden bakan çocuk o bacayı görüyor, ama içinden duman çıkmadığını düşünüp neden orada olduğunu merak ediyor. “Al bakalım, zihindeki tekrar mekâna nasıl dönüşebilir diye soranlara yanıt.” diye söyleniyorum kendi kendime. Üstelik haritanın içinde maket de var. Bu bağlantıyı biraz zorlamış olabilirim ya da “kuantum dalgalanma9 açısından da evrenin oluşumu bile böyle katlanarak gerçekleşmiş olabilir” gibi şeyler söyleyerek işin içinden çıksam diye düşünüyorum. Fizikçiler de isterlerse bana kahkahalarla gülebilirler.

Minoru Yamasaki asistanıyla birlikte Dünya Ticaret Merkezi’nin maketine bakıyor, yaklaşık 1970,
fotoğraf: Balthazar Korab /
Library of Congress, kaynak: NYREV

Doğan Tekeli’nin tanık olduğu ofis ve maketle bir benzerliği var mı emin değilim, ama Yamasaki’nin asistanıyla birlikte Dünya Ticaret Merkezi’nin maketine baktığı bir başka fotoğraf ile sohbette anlatılan mekânı hayal etmeye çalışıyorum. O merdivenle fotoğrafın çekildiği mekânda bulunan galeri katına çıkılabiliyor mu? Belki de asıl işlevi sadece oraya çıkmaktı. Bir an, galeri katlarına ulaşmak için hareketli bir merdiven kullanıyor olmak beni hafifletiyor. Şu köşede de durabilir giriş tarafında da; birkaç olasılığı karşılayabiliyor olması, hiçbirinden vazgeçmek gerekmediğini öğrenmek ne ferahlatıcı. “Bir mimarın kararlı duruşuyla pek uyuşmuyor bu sevinçlerim” endişesi. Peki, Yamasaki aynı galeri katına çıkarak bakamaz mıydı maketin üstten görünüşüne?

Bir maketi anlayabilmek için ona kaç farklı açıdan bakmak gerekiyor? Ne kadar süre onu elinde tutmak gerekiyor? Proje tasarım stüdyolarında öğrencilerin maketlerine tedirgin ama kendinden emin görünmeye çalışan gözlerle baktıkları hâller… Çalışma maketi olarak adını koyuverdiğimiz bu maketler, üstat mimarların kullandıkları aracılarla kıyaslandığında çok daha kapalı bir dile sahip hâliyle. Bu durumun nedeni, muhtemelen kullanılan mimari arketiplerin10 henüz muhataplarını açık etmemiş, kostümlerini giymemiş olmaları diye düşünmek doğru olabilir. Zihindeki görüntü henüz net değil. Elinde tuttuğun bu birtakım görünmez kapların içine sığmaya çalışan şu nesnenin anlamı da net değil dolayısıyla. Ağırlığı, dokusu, kokusu ve hatta kırılganlığı olan bir şeyi elde tutmak ve bu şeyi o hâle getiren senin zihnin, hareketlerin ve ellerin. Hemen köşeyi dönünce maker’lar ve onların dahil olduğu dev bir hayat enerjisinin bana el sallayacağından eminim. Galiba beni bu kültürün işlerine dahil edebilecek bir iç huzuru yok bünyemde. “Ben yine tedirgin ve maymun iştahlı olmayı seçeyim en iyisi” diye kendi kendime söyleniyorum. Naomi Frangos,11 son dönem mimari tasarımların karşısındakine hissettirdiğini netleştiren şeyin, kavramsal bir alanın etkisi mi yoksa maker anlayışı mı olduğunu soruyor. Zamanında bu soruyu Gottfried Semper’in12 sorduğunu da ekliyor tabii… Fakat şunu eklemeyi unutmuş gibi; Semper’in görüp incelediği yapma eylemi, el ve malzeme arasında doğrudan bir bağlantı kurarken, bugünkü maker cemaati bu ikisi arasına dijital arayüzü sokuyor, hatta onun sayesinde var oluyor. Peki el? El hep var.

Etrafında dönüp dolaşıp yüzünü tanımaya çalıştığımız şu ‘şey’; önceden kafamızda mıydı gerçekten yoksa elimizin nasıl kolayına gidiyorsa öyle mi oluşuverdi? “Elimizin bizden sakladığı bir şeyler mi var?” diye soruyorum Gottfried’e. Duruyor. Oluklu mukavva ve Pattex ikilisinin yerini kime bırakacağını anlamak hem zor hem değil. Peki el hep kolayına giden, alıştığı hareketi yapıp durursa ne olacak? Ben de duruyorum…

Roy filmin sonunda uzaylılarla karşılaşıyor ve onlarla birlikte gidiyor. O kadar kararlı ve istekli ki. Hayatın anlamını buldu galiba. Çok seviniyorum bunu yaptığına. Uzaylılarla karşılaşmadan önce onu bir proje stüdyosuna getirseydik, kendisini yalnız hissetmezdi diye düşünüyorum; ama onunkinden çok daha yavaş ve tekrarlı bir yol bu. Karmakarışık bir kafanın içinde her gün yeni bir dağ, yeni bir göl keşfetmek mümkün. Kimisi kuruyor, kimisi yanardağa dönüştüğü fark edildikten sonra etrafı boşaltılıyor olsa da.

1. UFO: “Unidentified flying object; any unexplained moving object observed in the sky, especially one assumed by some observers to be of extraterrestrial origin.”

2. İdrak etmek (TDK): “1. akıl erdirmek, anlamak, kavramak 2. erişmek, ulaşmak 3. algılamak.”

3. The History of Marvin the Martian - Animation Look back: Looney Tunes. “He is looking to destroy the entire planet. ‘Why?’ Marvin answers; ‘Oh, I’m going to blow it up. It obstructs my view of Venus.’”

4. “I got it, I figured it out, that’s all. You ever look at something crazy and then see it another way and it’s not?”

5. “—I never imagined that. I only painted one side. There was no canyon in my doodles.
—Next time, sculpt.”

6. Fotoğrafçı, aynı zamanda mimar olan Balthazar Korab.

7. Albena Yaneva, The Making of a Building : A Pragmatist Approach to Architecture, Peter Lang, 2009.

8. Doğan Tekeli: “…On on beş tane kütle maketi yapılmış. Büronun arkasında bir maket atölyesi vardı, boyahanesinde püskürterek boyuyorlar, fabrika gibi, bacası var…” Söyleşi için bkz.: “Ofisin İlk Yılları”.

9. Kuantum dalgalanma [quantum fluctuation] kavramının peşine düşerek sonsuz kaynağa ulaşmak mümkün, sahip olduğunuz fizik bilgisine göre birini seçmek mümkün. En basitleştirilmiş hap hâlindeki anlatımlardan yanlızca biri için bkz.: “How are the incredibly small quantum fluctuations responsible for the formation of galaxies?

10. Mimarlıkta “ileriki dönemlerde geliştiği bilinen bir mimari ögenin henüz en yetkin biçimine ulaşmamış ilk örneği” anlamında. Duvar elemanı mimari arketipe örnek verilebilir.

11. Naomi Frangos, “Sempering: To Craft a Detail, or Not?” Journal of Architectural Education, August 22, 2016.

12. Gottfried Semper için bir kaynak eklemek yani onun yazdıkları içinde bir yere referans vermek zor; çünkü çok fazlalar. Ama bugün mimarlıkta kullandığımız anlamıyla tektoniği tanımlamaya çalışan ilk kuramcılardan. 

Close Encounters of the Third Kind, Çiğdem Köseoğlu, el işi, film, maker kültürü, maket, mimarlık