Fenland drenaj seti,
kaynak: Discover Norfolk
Su Diyarı

Graham Swift’in 1983 yılında yazdığı, Türkçeye 2007’de çevrilen ve Metis Yayınları tarafından yayımlanan bu kitabı neden aldığımı ve neden okumaya karar verdiğimi hatırlamıyorum. Çünkü ne tarihle ilgilenirim ne de tarih felsefesiyle. Genellikle son derece önyargılı olarak, tarihin bir yaşlı erkek pratiği olduğunu düşünürüm. Nitekim Su Diyarı’nda da durum bu. Kitabın ana karakteri ve anlatıcısı Tom Crick isimli bir tarih öğretmeni. Kendisi yaşlı bir erkek. TARİH derslerinde kişisel tarihini anlattığı ve müfredata uymadığı için, okulundaki tarih bölümünün kapatılmasına dair müdürle arasındaki ihtilafla giriyoruz konuya. Tüm kitaba hâkim olan “Az detayla konuyu açalım, sonra her detayı ufak ufak verelim” kurgu tekniği daha ilk bölümden başlıyor. Konusunu daha fazla anlatmaya gerek yok esasen, çünkü detaylarını paylaşmak için uzun bir roman (337 sayfa), ancak kitabı okuma deneyimimden ve kurgusuna hayranlığımdan uzun uzun bahsetmek istiyorum ve kendimi birazcık tutuyorum.

Konusu ilgimi çekmeyen hiçbir kitabı bu kadar keyifle okuduğumu hatırlamıyorum. Yazar 337 sayfa boyunca bambaşka bir evreni ilmek ilmek nasıl kurdu, İngiltere gibi hiç bilmediğim bir coğrafyayı, akaçlamak, savak gibi bataklık ıslah etme yöntemlerini kişisel sözlüğüme nasıl kattı, şaşkınım. Daha da ötesi yazarın düşüncelerini kitabın kurgusuna ve karakterlerine bu kadar tutarlı ve incelikli yedirmiş olması okurken yüzümü güldürdü.

Kitabın en başında iki referans var. Bunlardan biri tarih kelimesinin Latince kökeninin sözlük anlamı: Araştırma, soruşturma, öğrenme ve geçmiş olayların anlatımı. Diğeri de Charles Dickens’ın Büyük Umutlar’ından bir referans: “Bataklık bir memleketti bizimkisi.” Kitabın tüm hikâyesi, en özüt hâliyle bu iki referansa indirgenebilir: Medeniyet (Tom Crick bu konuda bol bol tirat atıyor) insanın doğanın kaosunu zapt altına alma mücadelesinden oluşur –bataklığın ihyasından diyelim– ve tarih sadece insanın “Neden, neden, neden?” diye sormasından ibarettir. O da olan biteni elinden geldiğince anlama ve anlamlandırarak kontrol altına alma çabasına indirgenebilir. İnsan, Tom Crick’e göre hikâye anlatıcılığı yoluyla geçmiş ve hatırayı muhafaza eder ve geçmişle yüzleşir. Kitapta hikâye anlatıcılığı ile tarih arasında kurulan paralellik etkileyici. Elimden geldiğince anlatayım: Mademki tüm gerçekliğe asla vâkıf olamıyoruz ve gerçekliğin sadece bir bölümünü sübjektif bir filtreden geçirip yorumlayabiliyor, anlayabiliyoruz, aslında bir hikâye oluşturuyoruz. Tarih bir hikâye anlatımı, bir folklorik masal. Bu sav, kitapta geçen birden çok farklı olayda, küçük kasabada yaşayan insanların farklı yorumladığı bir sürü örnek üzerinden test ediliyor. Kitaptaki olaylar silsilesinin ilk tohumu olan Freddie Parr’ın ölümünün şaibesi katmer katmer çözümlenmeye çalışılırken, çok kereler bu sav örnekleniyor. Bu yüzden işte Tom Crick tarih müfredatına bağlı kalmıyor ve sadece kendi kişisel tarihini anlatıyor. Çünkü teknik olarak ikisi aynı şey.

Tom Crick’in moderni temsil eden ve onu muhafazakâr gösteren (bağlam her şeydir) Price isimli öğrencisiyle âşık atışmaları da keyifle okunuyor. Tarihteki devrimin işlevine ilişkin fikirler sekizinci bölümde sahneye çıkıyor. Onuncu bölümde devrim hakkında bu iki karakter arasında geçen tartışmayı okumak, politik bağlamdan bağımsız, “devrim” olgusunu ilk defa negatif anlamda düşünebilmeme izin verdi. İkna etmedi ama konuyu başka şekilde düşünebilmeme izin verdi. Tom tabii ki muhafazacı ve devrimi tehlikeli bir yanılsama olarak görüyor. Ona göre uygarlık ve tarih, koruma, hatırlama ve tanımlamayla ilgiliyken, devrim yıkma, unutma ve yeniden başlamayla ilgili. Bu yüzden insanların kurduğu ve doğanın kaosunu ehlileştirmeye çalışan yapının bizzat kendi kendisini yok etmeye çalışması anlamına geliyor. Tıpkı insanların Fenland’ın bataklıklarını sonsuza dek kurutabileceklerine inanması gibi, devrim de bir tür unutma biçimi: Tarihten ders almayı reddetmek. Oysa gerçekte su her zaman geri döner. Karşısındaki öğrencisi yeni kuşaktan Price ise modern, pragmatik bir duruşu temsil ediyor. Tarihin bittiğini düşünüyor; ilerleme, düzen veya kurumların hiçbir anlam taşıdığına inanmıyor. Argümanların kuvvetli olduğu, her iki tarafı da anladığım bir tartışmayı okumak kadar çok az şey keyif veriyor bana. Bu anlamda Su Diyarı hayli kuvvetli.

Bu okumayı çok zevkli hâle getiren baş öğe kitabın kurgusu. Kitabın kurgusu bir iğne oyası. Tüm konular karakterler, atılan yemler, muhteşem bir bütünlük içinde birleşiyor. Hiçbir ipucu boşa gitmiyor, hiçbir düşünce havada kalmıyor. En boş sohbetler bile bir yere varıyor. Her şey doğru ve yerli yerinde, usta bir kalemin kafasındasınız; emin ellerdesiniz. Sonuçta, kendi kıstaslarıma göre epey uzun bir sürede okudum bu kitabı. Bunun nedeninin bu sürükleyici, merak uyduran dünyada biraz daha kalmak istemem olduğunu düşünüyorum.

Graham Swift, hikâye, kitap, okumak, roman, Selin Özkırım, tarihyazımı, yazmak