fotoğraf: Aren Kurtgözü
Silgi Felsefesi

“Kütüphanede, günlerdir girmediğim bir dersin notlarını çekiyordum, durmadan hata yapıyordum. Biliyorsun, hata yapmadan duramam ben, duramayız biz. Karşımda oturan kızın silgisini rica ediyordum ikide bir. Belki bir yarım saat sonra, yine kâğıda eğilmiş şurada gördüğümü buraya aktarırken, notların üzerine bir silgi parçası konduğunu gördüm. İkiye bölmüştü silgiyi ve gülümseyerek gitmek zorunda olduğunu söyledi.”1

Barış Bıçakçı’nın “Veciz Sözler” adlı uzun hikâyesinin kahramanı Sulhi, gönlünü kaptıracağı Nesteren ile tanışmasını işte böyle anlatır. Takip eden günler Nesteren’le tekrar karşılaşmak için umutsuz bir bekleyişle geçer. Sulhi, her gün kütüphaneye gidip, onu gördüğü masada vakit geçirmektedir. Fakat, Nesteren’le en sonunda yeniden karşılaşması okul dönüşü Sıhhiye servisinde gerçekleşir. Kızın ön sırasındaki boş yere oturan Sulhi o günden beri cebinde taşıdığı yarım silgiyi uzatır ve günlerdir zihninde prova ettiği cümleyi söyleyerek kendini tanıtır: “Artık hata yapmamayı öğrendim.” Nesteren şaşırır, ama belli ki o da Sulhi’yi tanımıştır. “Gerçekten” diye ekler Sulhi, “silgi verecek biri olmayınca insan hata yapmıyor.”2

Sahiden de hataların geri dönüşsüz olmadığı, yapılan hatanın düzeltilmesi mümkün, hatta adeta mecburi olduğu bir dünyaya aittir silgi. Özellikle ilk ve ortaöğretim yıllarında sayısını hatırlamadığımız kadar çok silgimiz olmuştur. Yazarken yaptığımız yanlışları sileriz ve düzeltiriz. Fakat tam da Sulhi’nin veciz sözlerinin işaret ettiği gibi, aslında bizi rahatça ve korkusuzca hata yapmaya sevk eden şey de oracıkta silginin var olmasıdır. Elimizin altında silginin bulunması, bize hata yapma lüksünü de bahşeder gibidir.

Nitekim bu bağıntı daha 20. yüzyılın başında zihinleri meşgul etmiş görünmektedir. Kalem ve kırtasiye malzemeleri üreticisi Dixon firmasının 1903 yılında yayımladığı kataloğun “Silgi Felsefesi” başlıklı bölümünde o dönem yeni yeni popülerlik kazanmakta olan silgili kurşun kalemlerin okullarda kullanımı hakkında tartışmalara yer verilmiştir. Ürünleri arasında silgili kaleme çok az yer veren firma, silgisi olmayan kalemlerin pedagojik açıdan savunusuna girişmektedir. Buna göre, silgili kalemler piyasaya çıkar çıkmaz okullarda yaygınlık kazanmış olsa da son yıllarda okul yöneticileri ve öğretmenler arasında silgisi olmayan düz kurşun kalemlere dönüş eğilimi ortaya çıkmıştır.3 Firmaya göre bu değişimin üç temel sebebi vardır:

“1. Kalemin tepesindeki silgi, en pahalı silgi türüdür, 2. öğrenciler tepedeki silgiyi kısa sürede kirletmekte, böylece o silgi işlevsiz hâle gelmektedir, ve 3. kalemlerinin bir ucunda silgi olmazsa öğrenciler daha iyi iş çıkaracaktır.”4

Besbelli, Dixon firması rakip üreticilerin piyasaya bir yenilik olarak sunduğu ve tüketici tarafından da rağbet gören silgili kalemler karşısında kendi ürünlerini makbul kılacak bir konumlandırma çabası içindedir. Ancak fiziksel veya bilişsel anlamda yardımcı araç gerecin öğrenci performansı üzerindeki etkisi de aynı dönemin başta gelen sorunsalları arasındadır. Bunu görebilmek için Michel Foucault’nun modern disiplin tekniklerine dair yapıtlarına değil, tekrar Dixon kataloğuna dönebiliriz. Yukarda alıntıladığım, silgili kalem aleyhindeki iddialardan üçüncüsü şöyle temellendiriliyordu: “Görevlerinden biri de öğrencinin yaptığı hataları düzeltmesini sağlamak olduğundan, öğretmenler hatayı teşvik eder konumda olmamalıdır. Kalemin tepesine eklenmiş silgiler yapılan hatanın düzeltilmesini kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla, genel bir kural olarak, hataların düzeltilmesi kolaylaştıkça, daha fazla sayıda hata yapılmaktadır.”5

Veciz sözlerin kofluğunu da inceden alaya alan romanda, kahramanımız Sulhi’nin romantik yoldan vardığı sonuç (“silgi verecek biri olmayınca insan hata yapmıyor”), yüz yıl evvelin muhteris sözde-pedagojisi ile adeta örtüşmektedir. Her iki vakada da hatayı düzeltecek araçlar kasten etkisiz kılınmakta, kişi hata yapmamaya adeta mahkûm edilerek terbiye edilmektedir. Hatanın maliyeti yükseltilerek fetişleştirilir. Elbette, Sulhi’nin durumunda fetişleştirilen şey arzu nesnesi olarak Nesteren değil, onun erişilmezliğidir. Bıçakçı’nın ‘silgisiz’ kalmış kahramanları hatasızlığa erişmiş mükemmel insanlar değildir. Aksine, öylesine kırılgan karakterlerdir ki, yapacakları en ufak hatanın bile vicdani maliyeti astronomik hâle gelmiştir. Düzeltemeyeceklerini bildikleri hataları yine de yapacak olmanın çaresizliği içindedirler.

Kalemin, silginin ve yazının tarihini araştırıp yazanlar olmuştur. Fakat hatanın tarihi hâlâ yazılmayı beklemektedir. Neden ve nasıl yapıldığıyla, bedeli ve sonuçlarıyla, düzeltme yöntemleriyle ve ‘doğru’ ile ilişkisi açısından yazım hatasının tarihi… Hatalı yazılan şeyler neden silinmeli ve düzeltilmelidir? Yapılan bir hatayı silip düzeltmek yerine üzerini karalamak veya olduğu gibi bırakarak yazıya devam etmek arasında anlam ve değer açısından ne gibi farklar vardır? Hata yapmaktan ne kadar korkmalıyız? Bir silgimizin olması bize çekinmeden, dolu dolu yazma cesareti mi verir? Yoksa o silgi bir sonraki sözcükte tökezleyecek oluşumuzun meşum bir işareti midir? Eğer oyunun birinci sahnesinde duvarda asılı bir silah varsa, o silah sonraki bir sahnede mutlaka patlar.

Çocuk şiirleri yazarı Abdülkadir Bulut da —ki, esas mesleği öğretmenliktir— bu açmazın farkındadır. Çocuğun dilinden yazılmış şiirlerini topladığı Kahveci Güzeli adlı kitabındaki silgi şiirine selam duralım:

“Babam dersimi yaparken / Silgisiz oturma diyor / Bilmiyor ki silgi benim / Cesaretimi kırıyor.”6

Demek, writer’s block’un travmatik kökenini çocukken ipe bağlayıp boynumuza astıkları o silgide bulmak mümkündür! Silgi ve benzeri ‘hatasavar’ mühimmatın olmadığı bir eğitim sistemi nasıl olurdu, merak etmek icap eder.

Öte yandan belki bütün bu teraneler bir yanılsamadan ibarettir. Bir silgimizin bulunması bir güvence de, bir tehdit de olmayabilir. Zira, herkes bilir ki, hemen hiçbir silgi yazılanı doğru düzgün silemez. Kurşun kalem izleri silinse bile, kalem ucunun kâğıtta açtığı yara kapanmaz. Hatta, silgi kâğıtta yeni yaralar açar. Özellikle kalitesiz silgiler kâğıdı kazıyarak hırpalar, sadece yazıyı değil, kâğıdın üst derisini de söker alır. Hatalarımızı silip yok etsek bile, bir şeyleri silmiş olduğumuzun izleri hep görünür kalır.

Bu kâğıt düşmanı silgilerin çoğu, teskin edici, sürekli yüze gülerek “hallederiz abi” diyen yüzeysel dostlar gibidir. Bir yazıyı silmemiz gerektiğinde acul bir biçimde “açılın ben silgiyim” nidalarıyla olay yerinde belirmesine rağmen, icraatı genellikle kurşun izlerini kâğıda yaymaktan ibaret kalır. Hatta çoğu zaman vaadini bile tutamaz. O, hep yanımızdaymış gibi görünüp, başımızı öte yana çevirdiğimizde kimbilir nerelerde birtakım işler peşine düşüp ortalıktan kaybolan, ona iş düştüğünde sırra kadem basan bir tuhaf arkadaştır. Bu yüzden hayatımıza sürekli yenileri girer. Bir Ekşi Sözlük yazarının isabet buyurduğu gibi, “bittiği için değil kaybolduğu için yenisi alınan” bir gereçtir.

Bu silmeyen ve sürekli kaybolan silgiler karşısında, dijital devrimin armağanı olan delete [seçileni sil] ve backspace [geriye doğru sil] klavye tuşlarını ve undo [geri al] komutunu silginin şahikası, ya da maddi silgi dünyasının ideası sayabilir miyiz? Silgi fikrinin kusursuz hâli olan bu tuş ve komutlar, hatanın üzerini örtmek veya kazımak gibi iz bırakıcı jestlere yer bırakmaz. Onlar, yazının ve yazıyı yazan zihnin zaman-mekân rabıtasını kopararak, hatalı veya istenmeyen sözcükleri hiç yazılmamış kılar. Geri alma seçeneğinin parmağımızın ucunda olduğu bir dünyada ne yanlış yazma korkusunun ne de hata yapma hürriyetinin anlamı kalmıştır. Bu dünyada yazılmış her yazı, daha ilk sözcüğü tuşlanırken bile en son ve bitmiş hâlindedir.

Yaratım sürecine silginin girip bir palimpsest’e dönüştürmediği yazı artık poiesis olma vasfını yitirmiş, ne yazan ne de okuyanla bağı kurulabilen zamansız bir hiper-metne dönüşmüştür.

1. Barış Bıçakçı, Veciz Sözler, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000. s. 38.

2. a.g.e., s. 39.

3. Henry Petroski, The Pencil: A History of Design and Circumstance, New York: Alfred A. Knopf, 2010. p. 382.

4. a.g.e., s. 383.

5. a.g.e., s. 383.

6. Abdülkadir Bulut, Kahveci Güzeli, İstanbul: Can Yayınları, 1985.

Aren Kurtgözü, hata, silgi, yazmak