Paris-İstanbul Mektupları
Paris’e Mektup V

Sevgili Elagöz,

İnsan bir yere gidip döndükten sonra eskisi gibi olamaz artık. Edebiyat da bu sayede var olmuş, büyük eserlerin hepsi bunun üzerine kurulu. Ben de enteresan şeyler görüp döndüm. İlk defa tek başıma kaldım, öncelikle. Gittiğim çiftlik Antakya’nın bir köyündeydi. Gündüz olunca şamatalı bir kalabalık toplanıp çalışıyorduk ama akşamları hep yalnızdım. Çok büyük bir arazinin tam ortasında yalnız kalmamıştım hiç, terk edilmek gibiydi. Meditasyona oturmanın bugünkü önemini çok iyi anladım, sıkış tıkış ve koşturmalı bir hayatta bu lazım. Ağacı yeşili bol bir yerde de lazım, bakınca çok uzağı göremiyorsan eğer. Ama benimki gibi, hiçliğin ortasında asla gerekli değil durup düşünmek. Her şey o kadar geçirgen, soluk, hafif ve nötr durumdaydı ki neredeyse ölümü tarif etmeye yaklaşıyor insan. Her akşam saat 17:00’dan itibaren bu duruma hazırlanıyordum ben de.

fotoğraf: Ezgi Alkan

Beklediğim ve beklemediğim şeyler vardı. Tüm şehri gördüm, birkaç farklı köye gittim. Şehir deyişimi düzelteyim tabii, depremden bu kadar zaman geçmesine rağmen şehir değil, hâlâ yıkıntı. Tanıştığım herkes bir yakınını kaybetmiş. İmanla anlatan vardı, her şey bomboş öfkesiyle anlatan vardı. Ben bir karşılık veremedim. Sık sık adımı tekrarladım, İstanbul’da yaşadığımı söyledim ve “Evet, bekarım” dedim. Herhalde hiç unutmayacağım: “Ezgi Hanım yanlış anlamayın, hiç mi evlenmediniz yani? İnsanın hayatında biri olmaz mı?” Defne tepelerinde bir yerdeydik, nasıl cevap vereceğimi bilemeyip patlattım bir şaka. Sonra hiç tanımadığım bu insanlara yasımı anlattım. Sıkışıp sertleşmiş anlar yumağı bunlar, ama hepsi içtendi. Aslında senin söylediğin şeyle yan yana tutabiliyorum Elagöz: Bu kişisel görünen şeyler kişisel olmaktan öyle uzaktı ki o sırada. Ortak bir sevinç veya ortak bir acıymış gibi düşün. Böyle şeyler oldu işte ben gidince. Hatice Nene’yi tanıdım. Çok ağlarmış. Ağlayacağı zaman evinin yakınındaki büyük bahçeye gidermiş, evdekiler onun bahçeye gittiğini görünce bilirlermiş ki ağlayacak. “Ama kimse karışmaz bana, bırakırlar ağlarım” dedi. Bu da bir andı. Bu kadar saçma bir birliktelik bizim aramızdaki, ben bunu hiç unutmayacağım, kendisini muhtemelen bir daha hiç görmesem de. Bir daha görmek. “Mümkün, ama muhtemel değil.”

fotoğraf: Ezgi Alkan

Bir şey daha çok tanıdıktı. Sevgisizlik, elbette. Birebir ilişkilerde belki vurgulu bir tema değil ama halklar, diyelim, sevmiyor birbirini. Yine duydum kulaklarımla, gördüm gözlerimle. Hiç değişmeyecek. Bahsetmeye değer mi…

İstanbul’a dönerken, havalimanı hâlâ kapalı olduğundan Diyarbakır’a gittim önce. Orası tamamen a different story. Kalabalık, kocaman, ritmi hızlı. Şansım açıkmış, İstanbul’da bir türlü denk gelemediğimiz Uğur’la orada buluştuk. Komik, o gün ikimizin de orada olmaması gerekiyordu. Şans işi olduğuna sevindim. Amed’i gezdirdi, sokakları ve savaşı anlattı; gelecekten umutlu buldum onu. Bana da iyi geldi tabii ki. Günün kalanını da kilisede geçirdim, Roza ağırladı beni. Cemaati hâlâ tehdit mesajları alan, kendi kendilerine yeten bir sürü kilise vardı orada. Ben yalnız birindeydim. Kalamadım ama akşam yemeği hazırlanıyordu o sıra. Hatice Nene’yi hatırladım. Onun yaşlarında bir başka kadın vardı. Hollanda’ya göç etmişler, küçük bir kızmış o zamanlar. Ailenin yarısı Amed’de kalmış. Kimdir nedir bilmiyorum. İyi akşamlar deyip çıkacakken sağ ol kızım dedi, sonra sarılıp ağladı. Türkçesi kırık. “Yeter ki sizlere bir şey olmasın” dedi. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Kimim, nerden geldim, adım ne, Türk müyüm uzaylı mı, söylemedim. Defne’nin tepelerindeki o akşamın izdüşümüydü bu. Ben de yerimi bilip dinledim.

fotoğraf: Ezgi Alkan

Şimdi, tabii yerim yurdum aynı yer. Ofise gidip geliyorum. Evimde birkaç küçük değişiklik yaptım, doğum günümü kutladım, annemin yanına gittim, sana yazdım, İtalya’yı sana yakıştırdım. Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Kadın’ını yeniden okudum. Başta biraz üzüldüm çünkü yazımı büyük ölçüde bu kitabın üslubuna benzettim. Her bir yazıda, ne yazarsak yazalım zamanında okuduğumuz başka şeylerin izi kalıyor, bunu fark etmek canımı sıktı; çoklu virgüllerimin hepsini (,,,) bu romanda görünce kocaman bir hayal kırıklığı yaşadım ama küsmedim, başlamışken kitabı yine bitirdim.

İyi etmişim, bir şey dikkatimi çekti. Okurken bir kadının gençlikten olgunluğa geçişini düşündürüyor ilkin, elbette öyle, ama değil. Kadın aynı kadın. Birinci tekilden üçüncüye geçiyoruz, hepsi bu. Sonuncusu, ilk bölümdeki anlatım dilinden fersahlarca uzakta. Ve farklı. Büyüyen, değişen, olgunlaşan bir kadın bu diye düşünmek en kolayı. Hâlbuki birinciden üçüncüye geçmiş anlatıcı. Anlatının yapısını yeni baştan kurunca gerçeklik de böyle değişiverir işte. Bu kadar. Bir bakıma meditasyon.

Sana çok fazla şey yazdım. Başkalarını yazarken diğerini hep aklımda tuttum. Veda ettim bu gece Elagöz. Üzgünüm. İlk bakışta sevmiştim onu. Şimdi hayatımdan bir renk eksildi. Biricik, sevecen, çocuk bir renk. Ayrılık varken ne söylenebilir ayrılık hakkında. Sevdim ve sevildimden başka diyecek bir şey yok. O zaman niye bu kadar üzücü, neden bu kadar can yakıyor, cevabı bulması zor. Bunlar sana amatörce geliyor belki, belki komik kalıyor. Ne kadar zamandır berabersiniz siz, belki yüz yıl.

Bazen oluyor, bazen olmuyor. Bu laflar çok uzar, ode to the Mets. Aralık ayında görüşürüz.

Seni seviyorum.

Ezgi

27.09.2025

Ezgi Alkan, gezi, kent, köy, Paris-İstanbul Mektupları, şehir