Otobiyografinin alt sınırı dedikoduya ve kişisel tatmine karşı verilen mücadelede çiziliyor bence. İşte bu iki şey kendi hakkımızda yazmaya koyulduğumuzda karşımıza çıkıveren temel tehlikeler.
Ama gelin, üst sınırı da göstermeye çalışalım. Biyografi kendi deneyimlerimizi tarihin içine dahil edebileceğimiz bir araç; öyle ki deneyimlerimiz olsun tarih olsun, bunlar biyografi sayesinde daha zengin bir anlam taşıyor. Biyografi bu zenginleşmeye yol açan nadir araçlardan biri adeta. Deneyimlerden söz ettiğimizde basit otomatik hafızadan ziyade duygu ile heyecanın hâkim olduğu kimi anılara atıfta bulunuyoruz.
Peki, hâl böyleyken bir biyografi yazınca, hele bir de onu yayımlayınca ne oluyor? Her kitapta ne oluyorsa o; biyografinin mühim diğer sınırı, yani okurlar çıkıveriyor karşımıza. Yazar ile okur arasındaki sözleşme, okur nazarında otobiyografiler yazmanın mümkün olduğuna dair bir ön kabullenmeyi varsayıyor sıklıkla. Ne demek bu? Öznenin bizzat kendini tanıyabileceğini, bu bilgiyi ifade edebileceğini, üstelik bu bilginin kimi bakımlardan özel ve ayrıcalıklı nitelikler taşıdığını önceden varsayıyor. Okur bu esasları, bu varsayımları kabul edip ayrıcalıklı bir bilgi aldığı sonucuna varıyor. Tam da bunu teyit etmek için bir tür yargıç pozisyonu benimsiyor; başka bir ifadeyle, bu kişinin ne kadar doğru söylediğini görmek, kendini tatmin etmenin, dedikodunun ya da özgünlük kaybının alt sınırlarına hangi anda girdiğini anlamak istiyor.
Ban kalırsa, teferruatıyla tahlil edildiğinde bunun hiç de doğru olmadığı, işin aslında böyle yürümediği çıkıyor ortaya.
Hadi yazarla başlayalım. Herhangi biri kendi hakkında bir metin kaleme alıyorsa bu metnin özel bir bilgiden ötürü ayrıcalıklı olacağına inanmak safdillik olur. Bunun üzerine düşünelim biraz: İnsanların kendi haklarında konuştukları an en fazla yanıldıkları an oluyor genellikle. Hepimizin en azından bir kez olsun yaşadığı bir tecrübe bu; hâliyle, otobiyografinin temel fikrini de sabote ediyor.
Otobiyografiyi yıpratan varsayımlardan bir başkası da kişinin olaylar üzerine (önceden gelen bir bilgiye ilaveten) özel bir bakış açısına sahip olduğu fikri. Etraflıca düşündüğümüzde dolaysız bir otobiyografinin var olmadığını apaçık görürüz; yani yazar olaylar cereyan ettikçe bu olayları herhangi bir aracı olmaksızın metnin içine boca ederek ilerlemez. Yaşam bir kâğıdın üzerine dökülüp orada şekil alan bir taşkına benzemez. Ortada bir vasıta var. Dahası, herhangi başka bir şey yahut başka biri hakkında sahip olduğumuz her türden malumatta mevcut aracılıkla aynı vasıtadır bu. Şayet ben otuz yıl önce yaptıklarım hakkında daha dün yazmaya koyulduysam, hafızanın aracılığı sebebiyle o yazıda benim otuz yıl önce cereyan ettiğine inandığım şeyler var olacak muhakkak. Hem belki dünden bugüne beni sarsan bir patlama oldu, belki üç şişe viski devirdim, belki de âşık oldum; hâliyle, içimde zuhur edebilecek böylesi çalkalanmalar dün meydana gelen şey ile alakalı benzersiz bir görüşe sahip olmama mâniyken otuz yıl önce olup bitmiş bir şey hakkında buna çok daha az sahip olacağım da ortada.
Hafıza seçici. Hafıza taklit –hatta güzelleştirici– lakin muazzam ihanetlere sevk ediyor bizi. Şu hâlde, otobiyografi yazmaya koyulan kişinin ayrıcalığına da inanmıyorum. Belki birçok editörün işine çomak sokuyorum ama bence durum hakikaten böyle; üstelik tecrübelerim de aynı şeyi gösteriyor.
Neticede birtakım olaylar üzerine getirdiğimiz yorum bu olaylar bizzat kendimizle alakalı olduğunda, içsel bir vakayı yorumlamaya mecbur kaldığımızda olduğundan çok daha yoğun heyecanlara bulanacaktır. Öyle ki otobiyografi geçen yüzyılda, bilhassa pozitivizm çağında idrak edildiği hâliyle savunulabilir bir şey değil.
O zamanlar eleştiri, otobiyografi içinde edebi bakış açısından bakıldığında kuşku götürmeyecek bir şeyi hangi asgari noktada bulabileceğimizi aramaya başladı. Böylece, otobiyografiye fırsat çıkaracak bir öğe, asgari bir nüve bulundu; bu öğe isimdi. İsmimiz ne şüpheye ne yalana mahal veren otobiyografik bir öğedir. Dolayısıyla, ismin bizimle alakalı nasıl bir işleve sahip olduğu üzerine etraflıca düşünmeye başlamak gerekiyor.
Bir ismin kimliğimize dair, tabir caizse, devredilemez bir işlevi vardır. İsim dilbilimsel açıdan hayatımızın az veya çok bilindik vakalarını, fiziksel parçalarını hatta belki de faaliyetlerimizin fiziksel sonuçlarını kapsayacaktır; ne de olsa fiziksel bakımdan biz “falanca şeye” tekabül ediyoruz. Adına ben diyeceğimiz, etrafını kendisinden mütevellit olduğumuz bir metal çapağı kümesinin çevireceği bir nevi mıknatıs olacaktır bu.
Bununla birlikte, ismin gayet önemli ve devredilebilir başka bir işlevi daha var. Bizi kendi ölümümüzle birleştirecek, ölümümüzden sonra bizzat kendimiz olmayı sürdürmemize imkân tanıyacak bir şey olur. Ben bilhassa bu devredilebilir işlevi vurgulamak istiyorum.
Geçen yüzyılın başlarında yaşamış büyük İngiliz romantik şair William Wordsworth bu mevzuları aynı şekilde ele aldı ve otobiyografinin büyük metaforunun –esas ve kurucu metaforunun– mezar taşı olduğunu keşfetti. Mezar taşı yaşamımızın temel vakalarını üzerinde taşır: Bunlar isim, doğum tarihi ve ölüm tarihidir (böylece zamansal çerçeveyi kurar); kimi zaman da yine otobiyografiye dair anahtar bir unsurla, yani yakınlık ve sevgiyle alakalı bir yazıttır.
Bu metafor üzerine derinlemesine düşünen –“İfşa Anlamında Otobiyografi” başlığıyla hayli ilginç bir metni de kaleme almış– deneme yazarı Paul de Man mezar taşının, biri dünyaya açık, diğeri toprağa gömülü, iki yanı olduğuna işaret eder. Açıkta kalan yanı –yani taşın yazılı, yüzünü güneşe vermiş, hayatımızın aydınlık görünümlerini temsil eden kısmı– ölümü temsil eden –yahut ölümün ta kendisine karşılık gelen– gömülü yanıyla temas hâlindedir. Bu gizli yan içimizde biçimsiz, müphem vaziyette duragelen, dolayısıyla da rüya gibi yahut bilinçaltı gibi öyle kolay kolay ifadesini bulamayan o şeylerin toplamıdır aynı zamanda.
Bize tekabül eden, ölümde de bize tekabül edecek o derin ve müphem yanlar, rüya ile bilinçaltının peydahlandığı ve esasen çelişkiden mütevellit olduğumuzu öğrendiğimiz yeri meydana getiriyor. Neden böyle oluyor? Çünkü yüzeyin altında kalan bu yanlar zaman dediğimiz mefhumu bir kenara bırakıyor. Bilinçdışı olsun, rüya ile ölüm olsun, zamanın dışında kalan unsurlardır.
İşte bu önemli, zira bizi düzene sokan şey bu zaman çizgisi. Ardışık düzen hayatımızın alışıldık yönünü bize veren şeyken, zamanın mevcut olmadığı o şey benliğimizi altüst etme, bizi afallatma eğiliminde. Artık biliyoruz ki bilinçdışında çocuk olmayı, otuz ya da kırk yıl önceki bir yaradan ötürü acı çekmeyi sürdürmemiz mümkün olabiliyor; dürtüler bilince gönderildikçe mezar taşının açıkta kalan ve görünüşüyle bir isim kadar, bir tarih kadar aşikâr o dört başı mamur kısmı da altüst oluyor.
Peki, çelişkinin peşinden gelen ne? Bu vakada olduğu gibi, derin ve yaşamsal çelişki bizi sonsuzlukla temasa sokar. Temel çelişki çözümsüzdür –tıpkı ölüm, rüya ve bilinçdışı çelişkilerinin herhangi bir halli olmadığı gibi– dolayısıyla da sonsuzdur. Güneşli dünyada karşılaşabileceğimiz çelişkilerden farklı biçimde sonsuza uzanan bir diyalog koyar önümüze. Bunların dramatik birer çelişki olduğu anlamına gelmiyor bu. Bu çelişkilerde şeyler açıkça zamanın dışında, ebediyetin içinde bulunur. Zamanın dışında bulunan şeyse çelişkili biçimde, yani anlaşılamaz biçimde maneviyatın özü olur. Biz de kendi maneviyatımızı dolaysız ifade edilemeyecek bir biçimde işte o dünyanın içinde bulacağız.
Böylece otobiyografinin insani varlığın bütünleştirici bir öğesi olduğunu görüyoruz. Bunun yanı sıra özgün otobiyografi yazarının ne kendini övmek için ne de dedikodu yapmak için, bilakis, kendini ölümden kurtarmak için yazmak durumunda kaldığını anlarız. Peki, ölümden nasıl kurtulmaya çalışır? Yazarak tabii ki. Yazdığının ekseri kısmının anlaşılmaz olduğunu bilir ya da bunu kabullenir; başı sonu tasarlanmış ya da baştan sona bildiği bir varlık olarak takdim etmez kendisini. Kendini yarım yamalak bilir, kendi hakkında pek çok bakımdan cahildir. Yaptığı şeyden ötürü hem şaşkın hem de pişman vaziyettedir. Zira bizi şaşkına çeviren tüm bu yeraltı dünyası da pişmanlık hissi içinde mevcut olur.
Böylelikle, o kusurlu hâlin içinde, her şeyi bilip ayrıcalıklı bir bakış açısıyla bunu anlatacak bir varlık olarak değil de kendine hâkim olmadığını bilen, kendini tanımayan, tanıması da mümkün olmayan birinin tevazusuyla bizzat kendini kabullenerek yeraltı dünyasıyla temas kurar; oradan da otobiyografik bir metinden ibaret yeni bir mezar taşı ışıl ışıl parlamak üzere gün yüzüne çıkar. Bu metin güneşin ve günle alakalı olanın, bilinçli olanın dünyasında yaratılır. Ama bu sefer çelişkiden müteşekkil o derin evrenin bütünüyle, manevi anlamda ebedi olanla sırılsıklam vaziyettedir.
Kendini yarım kalmış kabullenen, çuvalladığını bilen ve yaptığı birçok şeyden pişmanlık duyan kişinin yazdığı metne ne olur peki? Hâliyle, yarım kalmış bir metindir bu. Onu tamamlayacak güç kimde? Kendi karanlığını büsbütün kabullenmiş kusurlu otobiyografi yazarını dönüştürecek anahtar kimin elinde? Bunu derleyip toparlayacak güce kim sahip?
İşte bu noktada otobiyografide önem taşıyan bir mevzu, yani okur mevzusu tezahür ediyor. Ne de olsa otobiyografi yazarına hakiki ölümsüzlüğü verecek kişi o. Okur, yorum diye tabir edilen hayli güçlü bir silah aracılığıyla o hayata dair hakikatin bizzat yaratıcısı olacaktır. Hermenötik, yani okurun metinden çıkardığı yorumdur bu.
İşte o zaman hata yüzünden, şaşkınlık yüzünden, insana gözünü dikmiş o karanlık güçler yüzünden fakirleşen hayat yüzlerce, hatta binlerce yorum içinde çiçekleniverir. Böylelikle otobiyografi yazarı bu metin yoluyla okura, çokluk yoluyla müştereğe, müşterek yoluyla da belki insani varlığın o büyük kavrayışına, yani Tanrı’ya varır. Belki metnin nihai yorumcusu tüm bu okurların toplamıdır; belki de bu bilançoyu çıkaracak yegâne varlık Tanrı’dır.
illüstrasyon: Chumbi [Pablo Chumbita]**, kaynak: La Voz ve Por dentro todo está permitido’nun kapağı
* Çeviride yararlanılan eser: Jorge Baron Biza, “La Autobiografía”, Por dentro todo está permitido, Caja Negra, 2010. Caja Negra Yayınevi’nin izniyle İspanyolca aslından çeviren: Soykan Özyurt.
** Jorge Barón Biza’nın yazılışı için yayınevinin tercihine uyduk. [ed.n.]
biyografi, çeviri, hayat, Jorge Baron Biza, mezar taşı, okumak, otobiyografi, ölüm, rüya, Soykan Özyurt, yazmak, yorumlamak