fotoğraf: Büşra Yavuz
Anlar, Günler, Seneler: Annie Ernaux’nun Seneler’i

Yaşamın kaçınılmaz ve yadsınamaz bazı anları var; yalnızca hissedilebilir olsalar da çoğu zaman herkes tarafından yazıya dökülmeye ya da anlatılmaya çalışılabilir bu anlar, sanata dönüştürmeye yeltenilebilir, hiçbir şey olmamış gibi üstü kapatılmaya meyledilebilir. Nihayetinde, anın üstesinden gelmek için girişilen tüm bu çabaya karşılık, o yaşanmış an, hissedilmiş an, tüm yoğunluğuyla şimdiki zamanın üstesinden gelir ve geçmişte kendine büyük bir yer bulur.

İnsanların tüm yaşamı böyle anların üzerinden gelmek için onları kazıyıp yerine yeni şeyler yazma çabası içerisinde geçiyor. Annie Ernaux’nun ya da ondan önce bu tabire yazınında denk geldiğim Erdem Ceylan’ın söylediği gibi anılar, kişisel tarihimiz, kolektif tarihimiz, bir “palimpsest”e dönüşüyor. Palimpsestin kısaca karşılık geldiği tanım şu: Bir parşömen kâğıdının, –elde yeterli miktarda kâğıt bulunmadığı için– üzerindeki yazılar, şekiller, izler kazınarak yeniden kullanıma hazır hâle getirilmesi. Fakat ne kadar kazınırsa kazınsın ikinci el olmaktan kurtulamayan parşömen aslında üzerinde fazlasıyla iz barındırır. Onu palimpsest yapan da budur; bazı tortular üzerinde kalmasına rağmen hâlâ kullanılması onu sürekliliğin ve yaşamın en ortasına taşır ve bir sembol hâline getirir.

Annie Ernaux benim için fazlasıyla değerli bir yazar; çocukluğu, ilk genç kızlık çağı, kadınlığa geçişi, bir aile kuruşu, sonra bu aileyi yıkışı, yaşamındaki tüm rolleri gerçekten yaşıyor ve hissediyor oluşu, doğrulardan ve yanlışlardan çok yaşamın kendisiyle içtenlikle bağ kuran birisi oluşu nedeniyle kendime ziyadesiyle yakın hissettiğim bir isim. O ellili altmışlı yıllarda aile evindeki genç kızlık odasında neler yaşıyor ve hissediyorsa, ben milenyumun başlangıcında yirmilerimde aile evimin bana sunduğu mahremiyet dolu kırmızı duvarlı odamda aynı şeyleri duyumsuyorum. Çok farklı kültürler ve çok farklı yaşam döngülerinden geçmiş olsak da hislerimizin yazgısı bir. Okul dönüşü pikaba plak koyulup uyanık kalınan ve düşlerin içine düşülen geceler bile ikimiz için gerçek. İkimizin de fotoğraflarının dekorunda, aynı yazarların kitaplarının oluşturduğu büyük bir kitaplık var. Hiçbirini biz yazmadık o kitapların ama her birini özenle seçtik. İki farklı insanın her gün karşılaşacağı kitapların aynı olması bile çok derin bir yakınlığın göstergesi.

Tezer Özlü’de nasıl yaşanan hayatın getirdiği acıları derinlemesine hissediyorsam, tüm toplulukların ve tüm insanların beni ulaştırdığı duygulardan bir acı duyumsuyorsam, Annie Ernaux’da bu his benim için yaşamın gerçekliği ve yaşamın salt yaşam oluşu hissine dönüşüyor. Aynı hissi Mia Hansen-Love’ın filmlerinin olağan sahnelerinde, Eric Rohmer’den ilham alan ilişkilerinin akışında da duyuyorum. Bu yüzden son zamanlarda, yaşamın bana yüklediği hislerin verdiği acıdan çok, artık bunun yaşam olduğunu kabullenme, ona tüm sıkıntıları ve mutluluklarıyla kucak açma döneminden geçiyorum.

Annie Ernaux’nun Seneler’i işte böyle bir yaşama uğraşını barındıran toplumsal örgüler içerisindeki bir iç yaşamı tarif ediyor. Kendi gelecek senelerimi onun senelerinde görüyorum. Bir gün yaşlanmayı beklemeye karar verip vermeyeceğimi merak ediyorum.

Fransız Devrimi, işçi devrimi, öğrenci devrimi, kadın devrimi, cinsellik devrimi, LGBTİ devrimi, özgürlük devrimi. İşte insanlar yaşamak için, salt yaşam ve özgürlük haklarını ellerinde tutmak için böyle bir can çekişme hâlinde yaşıyor. Bir yandan her yeni gece haberlerde şöyle bir başlık görünüyor: İsrail, Filistin’e en büyük hava saldırısını gerçekleştirdi. Oysa daha geçen hafta da aynı başlıkla bir haber vardı. En büyüklerin en büyüğü bile gün geçtikçe büyüyor. Enlerin eni artıyor sanki.

İsrail Filistin’e saldırıyor, ben Annie Ernaux’nun cümlesini okuyorum. “İsrail-Filistin sorunu çözülecek gibi görünmüyor” diye yazıyor. Bundan yirmi sene önce de yazmış bunu, otuz sene önce de. Tanrı öldü, Marx öldü, ben de pek iyi hissetmiyorum kendimi, sözde artık savaşlar bitecek, biz yalnızca kendi kişisel hijyenimize dikkat edecektik ama insanlar hâlâ toz toprak ve bombalar içerisinde uyanıyor. Alevler gece yarılarını aydınlatıyor. Rüzgâr esiyor, alevler büyüyor. Beni odamda otururken serinleten rüzgâr, onların yanmasına sebep oluyor.

Annie Ernaux’nun 86’daki öğrenci olaylarını anlattığı sayfaları okurken bu sene yaşadıklarımızı anımsıyorum. 86’daki öğrenci protestolarında en önlerde yer alan birkaç kişiyi öldürüyorlar. Saraçhane protestolarının üzerinden yaklaşık altı ay geçti; birçok öğrenci, gazeteci, siyasetçi tutuklandı. İstanbul Üniversitesi’nde yıkılan “diploma” barikatı bir isyana sebep oldu, şimdilerde aynı isyan ateşi tahakküm kuranlar tarafından söndürülmeye yüz tutmuş olsa da. O zamanlardan bu zamana değişen bir şey yok.

Rüzgâr esiyor, yerdeki kilimin üzerinde haroşa örülmeyi bekleyen yeşil ve kahverengi ip yumakları var, arkada Schubert çalıyor, mum ışığı titreyerek yanıyor, yangın çıkartmaktan korkuyorum ya da Bachmann gibi geceliğimin tutuşmasından.

Kişinin kendine dair yazdıkları, yaşamına dair yazdıkları, gündelik olaylara dair yazdıkları günlüklerinin bir parçasını oluşturuyor. Annie Ernaux, Kadıköy Sineması’ndaki Super-8 Yılları filminin söyleşisinde, kitaplarını yazarken günlüklerine başvurduğunu söylemişti. İnsanın kaynak olarak yine dönüp kendini kullanması, unuttuklarını hatırlamak için, değil mi?

Geçen gün öğrendim, insan kelimesinin kökeni “unutmak” anlamında “nesyden insiyân”a dayanıyormuş.* Her geçen gün yaşadıklarımızı unutuyor, anları, onları çağrıştıran anlarla yeniden hatırlıyoruz. Oysa ben bir haziran günü, güneş tam tepedeyken, tüm günlüklerimi yok ettim. Bu metaforu neden metafor olma hâlinden çıkarttım ve eyleme geçirdim bilmiyorum ama mütemadiyen danışacağım, başvurabileceğim bir ben yokmuş gibi hissediyorum. O beni kendim yok ettim, palimpseste dönüşmüş parşömeni yırttım attım ve yeni bir sayfaya yazmaya başladım. Artık geçmişte kalmış tüm o yaşanmış şeyleri yalnızca rüyalarımda görüyorum. Gelecekte kaç geçmiş daha inşa edeceğim kendime, bilmiyorum.

Annie Ernaux’nun fotoğraflardan yola çıkarak bu romanı derlemiş olması, bir albüme, bir “an”a bakıyormuş hissi veren cümlelerinden sonra o “an”ın ötesinde yaşananları anlatarak derinlere inmesi bana çok şey anımsattı. En çok, son zamanlarda kara filme çektiğim fotoğrafları. Yaklaşık bir ayda bitirdiğim filmimin sonuçlarını aldığımda, hep o anı yaşadığımı aklımdan çıkardığım bir anın fotoğrafıyla yeniden karşılaşıyorum. O anı yaşadığım andan azade olarak, o anı yeniden yaşıyorum sanki. Sanıyorum, Annie Ernaux neredeyse tüm hayatına yayılan anılarını bir günce olarak değil anı olarak yazdığında, aynı yaşamı ikinci kez, farklı bir biçimde yaşamıştır.

Anları insiyaki bir biçimde unutuyor, unutamayacağımızı sandıklarımızı unutmayı diliyor, bazılarını unutmayı yeğliyoruz; onları ansıdığımızdaysa yeniden yaşıyoruz. Anlar bir palimpeste iz bırakıyormuşçasına benliğimizde izler bırakıyor. Ne gariptir ki kişisel belleğimiz bu halı altına süpürülmüş, hatırımızda tutmadığımız anlar sayesinde var oluyor. Varlığımızı diyalektik kuruyor.

Ezcümle, bu ay çektiğim fotoğrafların negatiflerini fotoğrafçıda unutmadım. Unutmak istemedim. Bir gün kendi senelerimin fotoğraf albümüne ulaşmak için –bir zamanlar yakıp yıktığım günlüklerime rağmen– yaşadığım her ana ve her güne Annie Ernaux sayesinde yeniden kucak açmaya karar verdim.

* İnsan: “Arapça ins kelimesinden türetilmiştir. ‘Beşer, insan topluluğu’ anlamına gelen ins, daha ziyade insan türünü ifade etmekte olup bu türün erkek veya dişi her ferdine insî/enesî yahut insân denmektedir. Kelimenin aslının ‘unutmak’ mânasındaki nesyden insiyân olduğu da ileri sürülmüştür. Böyle düşünenler İbn Abbas’a nisbet edilen, ‘İnsan ahdini unutması sebebiyle bu ismi almıştır’ şeklindeki rivayete dayanırlar.” —İlhan Kutluer, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. [ed.n.]

anı, Annie Ernaux, Büşra Yavuz, fotoğraf, günlük, hafıza, hatıra, kitap, roman, yazmak