1963 yılında basılan “Transparency”
makalesinin üç önemli figürü:
Masa tenisi oynayan Walter Gropius
(1960 tarihli görsel); Bauhaus Yapısı;
Colin Rowe (1960 tarihli görsel).
Kolaj: Elif Ezgi Öztürk
(TEDÜ Mimarlık Bölümü)
Mimarlar, DİKKAT! Yoğun Eleştiri Alanı

“‘Eleştiri’ çok zor bir sözcük oldu çıktı” der Raymond Williams, kültür ve toplumun sözcük dağarcığını tarihsel süreç içinde incelediği çalışmasında.1 Bu tespiti başka bir açıdan destekler şekilde Michel Foucault, eleştiri sözcüğünün polemik yapmaktan en üst düzey entelektüel teşebbüslere kadar uzanan geniş bir yelpaze içerisindeki faaliyetler için kullanıldığını ve bu nedenle, sözcüğün tanımıyla ilgili olsa olsa bir seri tahminde bulunabileceğimizi söyler. Ama Foucault, genel olarak eleştiriyi “çok fazla yönetilmeme sanatı” diye tanımlamaktan ve bunu yapabilmenin bir “erdem” olduğunu söylemekten de geri durmaz.2

Bugün, mimarlık alanı özelinde eleştiriye ‘tuhaf’ bir hâller oluyor. Başlığı ile tehlikeye (yani, yoğun eleştiriye) karşı bir uyarıyı çağrıştırsa da bu metin, eleştiriye karşı mimarları uyarmak peşinde değil. Aksine, mimarlığın pratiği ile eleştirisi arasındaki, başka bir deyişle mimar ile eleştirmen (ki o da çoğunlukla mimar) arasındaki, sarkaç gibi bir uçtan diğer uca savrulan —kimi zaman gerilimli, çatışmalı ve mesafeli kimi zamansa uzlaşmacı— süreçlere, birbirini düşman cepheler ve tehdit olarak algılayan anlayışlara işaret etmek. Ve bunu yaparken, mimarlık eleştirisinin kendisini sorgulamak, dikkati bu konuya, bizzat eleştirinin kendisine çekmek. Biraz daha netleştirecek olursam; buradaki asıl tehlikeye —gerek mimar gerek eleştirmen olarak eleştiriyle olan ilişkimizin, ona yüklediğimiz anlam ve yaklaşım biçimimizin bir yansıması olarak verdiğimiz tepkilere— dikkat çekmek. Genellikle tehlike, eleştirmenin “otoriter yargıç eleştiri”3 modeline başvurarak kendini bir otorite olarak görmenin getirdiği (aşırı) özgüvenle yargılayan, doğruları göstermeye çalışan, sürekli yanlışlayan, aleyhte olan ve değersizleştiren; evrensel ve normatif temellere dayandırma çabası içinde olan; geçmiş bir yapı örneğini, kötü/yanlış olarak eleştirdiğine iyi/doğru olanı göstermek için kullanan; mimarlık pratiğinden, onun nesnesi olan inşa edilmiş yapıdan konuşmak yerine mimar/mimar ekibine karşı saldırgan (ki, bazı durumlarda bu hakarete varabiliyor) bir tutum izlemesinden; mimarın ise eleştiriyle yüzleşemeyen, onu bir tehdit olarak algılayan, umursamayan, kayıtsız kalan ve dikkate almayan bir tutum sergilemesinden kaynaklanıyor.

Foucault’un genel eleştiri tanımını esas alarak eleştirmenin verdiği yukarıda bahsedilen tepki biçimlerini değerlendirdiğimizde, “hükmetmeyen ve hükmedilmeyen mimarlık eleştirisi mümkün mü?” acil bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Hükmetmeyen yani otoriter bir tavırla kendi doğrularını dayatmayan ve yargılamayan; hükmedilmeyen de salt bir otorite doğru olduğunu söylediği için doğru olarak kabul etmeyen, evrensel gerçeklik ve temel kriterler/normlar sisteminin varlığına dayanmayan eleştiriye işaret eder.4 Buradaki hükmedilmeyen hiç şüphesiz ki umursamayan ve kayıtsız kalan tutumları kapsamaz aksine, problemlere/meselelere/ön kabullere kuşkuyla yaklaşan ve onları yüksek bir bilinçle sorgulayan ve teşhis eden tutumlara dikkat çeker. Mimarlık pratiğinin eleştirisi üzerine düşünür ve mimar ve eleştirmen arasındaki ‘tehdit’ ile ‘ittifak’ arasında salınan ilişkiyi tartışırken, bu acil soruyu akılda tutarak Williams ve Foucault’nun eleştiriyle ilgili düşüncelerine başvurmak ufuk açıcı olacak. Günümüzde mimarlık pratiğinin eleştirisiyle ilgili tuhaflıklar, inşa edilmiş yapı özelinde tartışırken (ki bu genelde çok yaygın bir tutum değil; tartışmadan çok betimleyen, indirgemeci, yapıdan konuşmak yerine çevresinde dolanan, mimarı/mimarlık ofisini hedef alan bir tutum izleniyor) zihnin bildik ezberlerin ve alışkanlıkların kontrolü altında, eleştirilen yapıya özgü durum ve koşullardan kendini soyutlayarak tepki vermesinden; hata bulmaya odaklanarak kendi doğrularını dayatmasından kaynaklanıyor. Bu anlamdaki “yargıç eleştiri” modeliyle ne kast edildiğini daha iyi anlatmak üzere kendi ürettiğim senaryoya başvuracağım.

Mimarlıkta gerek yerleştiği arsanın özellikleri gerek arsaya yerleşim düzeniyle iç ve dış arasındaki ilişkileri tarif eden mekânsal örgütlenme, gerekse de ‘imge’ üzerinden tanımlanan yapı tipolojileri çokça yer almaktadır. Örneğin, yer aldığı arsanın özelliklerinden dolayı “köşe bina”, “bitişik nizam yapı”; mekânsal örgütlenme biçimi ile “çeper blok”; “merkezi kubbe ve minare” ikilisi üzerinden kurgulanan cami ‘imgesi’. Bu ve benzeri yapı tipolojileri zamanla mimarlıkta kendine bir yer edindi, kendi normlarını ve kriterlerini üretti. Sorgulanmadan kabul gören ve evrensel gerçeklik olarak kodlanan bu normlar ve kriterler, salt mimarlık pratiği için değil mimarlığın eleştirisi için de tehlikeli olmaya başladı. Bu normlara uymayan yapıları, indirgemeci iyi kötü veya yanlış doğru ayrımını benimseyerek yanlış veya kötü bulan klasik eleştiri anlayışı hâlâ devam etmekte. Bu anlayışa göre bir şey/bina ya iyidir ya da kötü; ya doğrudur ya da yanlış.

Bir camiyi cami yapan illa ki merkezi kubbe ve minare ikilisinin varlığı mıdır? Çeper blok için kamusal ve özel alan ilişkilerini örgütleyen tek bir çözüm olabilir mi? Sırf yapı adasının köşesinde yer alıyor diye her köşe parsel aynı özelliklere mi sahiptir? Dolayısıyla, köşe parsel üzerindeki binalar için tek bir çözüm olabilir mi? Bu türde soruları çoğaltmak çok mümkün. Bugün, çoğulculuğun olduğu, aynı probleme farklı yorumların getirildiği mimarlık pratiğinde bu sorular anlamsız gelebilir fakat, klasik eleştiri anlayışını benimsemiş bir eleştirmen için örneğin, köşe parselde yer alan bir yapıya köşeden girmek, eleştirisini temellendirdiği evrensel bir norm olabilmekte. Öyle ki, köşe parsele konumlandığı hâlde yapının girişini farklı şekilde çözen öneriyi “yanlış” bulan eleştirmen, evrensel gerçeklik olarak değerlendiği şablona uyan ve başarılı olarak değerlendirdiği daha önce inşa edilmiş, çoğunlukla da tarihsel bir yapıyı “iyi” örnek olarak sunarken ona göre “iyi” olanı “ideal bir model” olarak, eleştirilenin “maskesini düşürmek” niyetiyle bir araç olarak kullanabilmekte. Bu türdeki yargıç eleştiri modeline dayanan senaryoları çoğaltmak mümkün fakat ben, gerektiğinde burada bahsettiğim bu senaryoya başvurarak tartışmaya devam edeceğim.

Tarihsel süreçte mimarlık pratiğinin eleştirisi sürekli aynı çizgide kalmamış ve mimar ve eleştirmen arasında farklı ilişki biçimleri üretmiştir. Bu ilişkinin genel hatlarını çizen Ignasi de Solà-Morales, modern hareketin mimar ve eleştirmen arasında sıkı bir ittifaka kapı açtığını; Adolf Behne’den Sigfried Giedion’a, Bruno Zevi’ye kadar birçok eleştirmenin kendilerini, yeniliğe hazır olmayan bir kültürü “yeni” olana ikna etmeye, yeni mimarlığı meşrulaştırmak üzere, yeni kavram serisi ve değerler sistemi üretmeye, mimarların pratik etmek üzere peşinden koştuğu modernite projesini daha da öteye götürmeye adadıklarını söyler.5 Teori ve pratik yapan mimar ayrımının olmadığı bu dönemde, eleştirmen ve pratik yapan mimarın amaçları örtüşmekte, biri diğerini üretkenlik anlamında tetiklemekte, birbirlerini tarihsel, kültürel ve teknik meşruiyet anlamında haklı çıkarmaya çabalamaktaydılar. Buna karşın der Solà-Morales, 2. Dünya Savaşı sonrasında, özellikle de mimari pratiğin bireyselleştiği, düşünsel anlamda kendine yeten, içe dönen bir yaklaşım benimsediği dönemde, eleştiri radikal bir tutum takınarak kendine, bu ideolojik kurguyu küresel ölçekte kınama görevini verdi. Yani, pratik yapan mimar ile eleştirmen arasındaki güvenin ortadan kalktığı, aralarındaki mesafenin açıldığı, bunun sonucunda iki tarafın da birbirine yabancılaştığı ve birbirlerini görmezden geldiği ve özellikle, 1960’lar ve 70’lerde seri hâlinde bütün mimari pratiklerin yerle bir edildiği bir süreç yaşandı. Bugün, hemfikir olunan evrensel değerler ve kriterler sisteminin olmadığı, her bir yapının kısmi ve parçalı söylemler tarafından yönlendirildiği ve yer aldığı duruma özgü koşullara göre üretildiği günümüz mimarlığında, Solà-Morales eleştirinin (olumlu anlamda) keskin ve sert hâlini kaybetmiş göründüğünü söylerken mimari pratik ile yeni bir uyum ve işbirliği sağlayamadığını da belirtir. Ona göre, çoğulculuğun olduğu günümüz mimarlık pratiğinde eleştirinin derdi, yapıyı genel bir mimari dilin özel örneği yapan stilistik ögelerin nasıl kullanıldığı değil aksine, her bir yapı için onu var eden ve ona özgü olanı “keşfetmek” olmalıdır.6 Bu anlamda keşif, önceden belirlenmiş normlara dayanmayan bir araştırmaya işaret eder.

Eleştiri, yargılamak ve hükme varmak anlamında olan Yunanca krites kök sözcüğünden gelir. İngilizceye 17. yüzyıl başlarında gelmiş olan eleştiri sözcüğüne asırlar boyu yüklenen farklı anlamları, sözcüğün geçirdiği gelişmeleri tartışan Williams, hata/yanlış bulmaya ve olumsuz yargıya ilişkin anlamının ısrarla başat ve birincil anlam olarak varlığını korumasını, eleştirirken olumsuz yargıda bulunmanın kaçınılmaz bir tepki olarak kabul edilmesini şaşırtıcı bulur. Sözcüğün gelişim hikâyesindeki çarpıcı noktaların altına çizen Williams, en eski döneminde öğrenilmiş veya “bilgiyle donanmış” beceriyi çağrıştıran sözcüğün, 17. yüzyıldan itibaren tarafsız olmaktan çok, olumsuz bir anlam kazanmaya başladığını ve genel anlamıyla ‘sansür’e doğru geliştiğini söyler. Diğer çarpıcı bir nokta ise, 20. yüzyılda eleştiri ile “otoriter yargı” arasındaki çağrışımdır. Williams, bilgiyle donanmış beceri ile otoriter yargıyı birbirinden ayırmış; ilkine olumlu bir anlam yüklerken diğerine endişeyle yaklaşmış ve “bilinçli tepki ve pratik” olarak eleştirinin önemini vurgulamıştır. Ona göre olması gereken, bugün başat olan hata bulmaya indirgenmiş, probleme özgü gerçek durum ve koşullardan kendini soyutlayan “soyut yargı” ile eşleştirilen eleştiri sözcüğü yerine geçecek yeni bir sözcük bulmak değildir. Aksine eleştiriyi, alışkanlıkların kontrolünden ve evrensel gerçekliğe dayandırma arayışlarından kurtaracak, tepkilerin özgül olduğu bilinçli bir pratik sürecine yükseltmektir.7

Foucault, 1978 yılında verdiği ünlü dersine başlık vermekten ısrarla kaçınır ve sadece bir soru, “What is Critique?” [Eleştiri Nedir?], üzerine konuşmak istediğini belirtir.8 Böylece, eleştirinin kendisini sorunlaştırır; onu doğru yanlış ayrımına indirgeyen (bir şey ya doğrudur ya yanlış), evrensel gerçekliğin varlığına inanarak değerlendirmeyi temel normatif değerlere ve kriterlere dayandıran anlayışa kuşkuyla yaklaşır. Eleştiriyi sürekli olumsuzlayan ve “maske düşüren” bir işlem olarak gören klasik eleştiri anlayışından çok uzak olan bu yaklaşım, “evrensel ve temel diye çok açık ve belirgin gibi görülen” ve bu nedenle sorgulanmadan, üzerinde fazlaca düşünülmeden kabul gören şeyi “açığa çıkarmak, teşhis ve teşhir etmek” ve kuşkulu hâle getirmek, insanların zihinsel alışkanlıklarını, şeyleri yapma ve düşünme biçimlerini alt üst etmek ve sorgulamak için bir teşebbüstür.9

Judith Butler’a göre, eleştiri üzerine düşünen Williams ile Foucault’yu ortak noktada buluşturan, her ikisinin de eleştirinin hata bulmaya ve yargıda bulunmaya indirgenemeyecek bir ‘pratik’10 ve özgül ve spesifik bir ‘tepki’ olduğuna işaret etmeleridir. Haklı çıkarımla ve doğruyu göstermeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, yargılamayı yürürlükten kaldıran değerler üzerine kurulu; her problemin içinde bulunduğu bağlama, döneme, söylemlere, koşullara ve ilişkilere göre belirlenen spesifik bir problem ve dolayısıyla verilen tepkinin de problem spesifik olduğu bu pratik, “evrensellikten ve nesnellikten” ve normatif temellerden yoksundur, mutlak bir doğru yanlış anlayışına yer vermez ve “otoriter yargıç eleştiri” modeline başvurmaz.11 Williams ve Foucault’yu buluşturan bu değerlendirmeler mimarlık pratiğinin eleştirisi üzerine yeniden düşünürken, yargıç eleştiri modelinin olası tehlikelerini tartışırken ve bir tepki ve pratik olarak mimarlık eleştirisinin barındırdığı dönüştürücü gücü araştırırken hayli önemli.

Foucault, “Bir entelektüelin rolü, başkalarına ne yapmaları gerektiğini söylemek değildir”12 ve “Hayır! Ben bir alternatif aramıyorum; bir problemin çözümünü, başka biri tarafından başka bir anda bir başka problem için getirilen çözümde bulamazsınız”13 derken, yargıç eleştiri modelini eleştirir. Her bir problemin ve eleştirisinin spesifik olduğunu; eleştirinin asıl meselesinin yanlışı ve hatayı bulmak, yargılamak, doğruyu göstermek ve eleştirilenin yerine ideal bir model veya alternatif getirmek olmadığını söyler. Gerçeklik, çözüm, alternatif nedir sorularına takılıp kalmanın, başvurulacak hazır bir evrensel gerçek ve temel kriterler/normlar sisteminin varlığına olan inanca işaret ettiğini ve bu soruların peşine takılmanın “yeni bir gerçeklik” arayışından öteye gidemeyeceğini belirtir.

Eleştiri ile aynı kök sözcükten (Yunanca krites) gelen diğer bir sözcük krizdir. Buradaki “kriz” Hannah Arendt’in olumlu çağrışımlarıyla ele aldığı “kriz”, yani bireyleri eleştirel bir tavır almaya zorlayan; yargıları, peşin hükümleri ve herkesçe kabul görmüş hazır cevapları ortadan kaldıran krizdir.14 Kriz, eleştiriyle bir arada gelişir; bizi hazırlıksız yakalayan bir değişime işaret ederken, eleştiri bu değişimi başlatmanın yoludur. Arendt’in kriz ile kastettiği şeyin, bir anlamda Foucault’daki karşılığı “tehlike”dir. “Benim meselem” der, “her şeyin kötü olduğu değildir fakat her şeyin tehlikeli olduğudur ki, bu kötü ile aynı şey değildir. Eğer her şey tehlikeliyse, her zaman yapacağımız bir şeyler var demektir. Dolayısıyla pozisyonum uyuşukluğa yönlendirmez, aksine aşırı ve pesimist bir aktivizme yönlendirir.”15 Başka bir deyişle tehlike, bilinç ve farkındalığı en üst düzeye ulaştırır ve problemlere kuşkuyla yaklaşarak onları tüm gerçekliğiyle görmemizi ve harekete geçmemizi sağlar. Bu anlamda, Foucault’nun dersinin başlığının bir sorudan oluşması, “What is Critique?”, tesadüfi değildir. Bu soru, çözüm arayışları içinde olmayan, problemin kendini sorunlaştıran öze dair bir sorudur.

Dolayısıyla Foucault’nun açılımını benimsersek, bu yazının girişinde mimarlık pratiğinin eleştirisi kapsamında bahsettiğim tehlike o kadar da endişe edilecek bir durum değil, çünkü bizi bir şeyler yapmaya yönlendiriyor, mimarlıkta eleştiri meselesinin özüne odaklıyor ve onu sorgulamamıza yol açıyor. Tehlike bizi, mimarlık pratiğine ve mimari formu üretmeye dair temel dayanak olarak ele alınan evrensel norm ve kriterleri, şablonları ve ön kabulleri açığa çıkarmaya, mimari kavramları yeniden sorgulamaya davet ediyor. Bu tür bir açığa çıkarmayı ve sorgulamayı yapan iyi örneklerden biri Colin Rowe’un “Mathematics of the Ideal Villa” başlıklı çalışmasıdır. Açık ve belirgin görünen şeyleri sorgulamadan kabul etmenin getirdiği konforu bir tehlike olarak gören Rowe, bildik ezberlere kuşkuyla yaklaşır. Onun bu kuşkuculuğu, ilk bakışta simetrik gibi görünen bir plan kurgusunun aslında öyle olmadığını veya simetriyle uzaktan yakından alakası yok gibi görünenin ise aslında simetrik olduğunu keşfetmeye zemin hazırlar. Çalışmasında, simetrik ve merkezi plan tasarımlarıyla aşina olduğumuz Palladio’nun bu yaklaşımının örneklerinden kabul edilen Villa Foscari yapısındaki simetrik ve merkezi olma durumunu sorgular. Yapıyı Le Corbusier’nin Villa Stein’ı ile karşılaştırır ve aslında Villa Stein’ın ilk bakışta görünenin aksine daha simetrik ve merkezi olduğunu ileri sürer.16 Burada önemli olan konu, Rowe’un tehlikeyi teşhis ve teşhir edebilmesidir.

Foucault’nun ve Williams’ın eleştirinin ne olabileceğiyle ilgili kast ettiklerine yani, ‘çağdaş’ mimarlık eleştirisine iyi bir örnek, Rowe ve Robert Slutzky ikilisinin modern mimarlığa farklı bir bakış açısı getiren eleştiri yazısı, “Transparency: Literal and Phenomenal” makalesidir.17 Bu makale aynı zamanda mimar ve eleştirmen arasında, Rowe ve Slutzky ile mimar Walter Gropius arasında ciddi bir çatışmaya yol açmıştır.

İkili “Transparency” makalesini, 1955 yılının güz aylarında Londra’daki Architectural Review (AR) dergisine basılması için gönderirler. Rowe’un yorumuyla aktaracak olursam, makale dönemin önde gelen isimlerine, çok açık bir şekilde özellikle de Walter Gropius’a saldırır ki, bu şiddetli tartışmalara yol açar ve Rowe’un iddiasına göre, makale hem tehlikeli hem tahammül edilemez bulunduğu için basılmaya uygun görülmez. Aslında makalede eleştirilen, mimar olarak Gropius’un kendi değil, onun Bauhaus yapısıdır (ki bu yapıdan başka eleştirmenler/tarihçiler tarafından genellikle övgüyle bahsedilmiştir); başka bir deyişle eleştirinin odağındaki mimar değil mimarlığın nesnesi olan yapıdır. Bernhard Hoesli de AR’nin, Gropius ile ilgili kısımların makaleden çıkarılması koşuluyla basmaya istekli olduğu notunu düşer,18 yani bir anlamda makale, yanlı bir tutum sergileyen editör/hakemler tarafından sansüre uğrar. Rowe yorumunda biraz daha ileri gider: Derginin düzenli katılımcılarından, bir dönem editör vekili olarak görev yapmış, dergi için alınan kararlarda söz sahibi ve 20. yüzyıl mimarlığının en temel ideallerini gerçekleştirdiğini düşündüğü Gropius’un binalarını tutkuyla savunan Nikolaus Pevsner’in makaleyi tamamıyla bir “zehir” olarak bulmuş olması gerektiğini söyler.19 Bu yorumlarıyla makalenin basımının engellendiğini ima eder. Sadece Rowe değil birçok kişi, aşırı Gropius eleştirisinden rahatsız olunduğunu açıkça belirten dergi değerlendirmelerinin arkasında Pevsner’in olduğunu tahmin etmektedir.20 Makale ancak ve ancak sekiz yıl sonra 1963 yılında Amerika’da Perspecta tarafından yayımlanır. Tüm cesaret kırıcı engellere rağmen Rowe ve Slutzky ikinci makaleyi, “Transparency II”, 1956 yılında yazarlar ve o da ancak on beş yıl sonra gene Perspecta tarafından yayınlanır. Bütün bu süreçlerin sonunda, üçüncü bir makaleyi yazmayı planladıkları hâlde pes eder ve yazmaktan vaz geçerler.

Rowe ve Slutzky’nin “Transparency” makalesinin yayımlanmasıyla birlikte, modern mimarlık tartışmalarında alışılmış kalıpları kıran farklı bir okuma gündeme geldi. Modern mimarlığın ilkeleriyle uyumlu şekilde, bir tasarım yöntemi olarak geliştirdikleri “şeffaflık” aslında, modern mimarlıkta çok fazla yüzeyde olduğu için görülmeyen ve sorgulanmayan krizi de tüm çıplaklığıyla görünür kıldı. Krizi modern mimarlığın benimsediği ilke üzerinden tanımladı ki bu, geniş cam yüzeylerle sağlanan açıklığın bir sonucu olarak cam malzemenin doğasından gelen, yüzeyde kalan ve mekânsal derinlikten yoksun “düz anlamıyla şeffaflıktı” [literal transparency]. Mimarlık teorisini, bizzat mimarlığın nesnesi üzerinden, inşa edilmiş yapı üzerinden üreten Rowe ve Slutzky, Arendt’in deyimiyle “kriz”i kuşkuculuklarıyla teşhis ve teşhir etmişlerdi.

Williams’ın kültür ve toplumun sözcük dağarcığını araştırdığı çalışmasındaki dikkat çekici diğer bir nokta, eleştiri ve tüketici arasındaki ilişkidir; öyle ki, okuyucusuna eleştiri sözcüğünü daha iyi değerlendirebilmesi için, yok etme ya da ziyan etme gibi olumsuz genel anlamları olan tüketici sözcüğüne de bakmasını tavsiye eder. Bu sözcükler arasındaki ilişki için, “bir tepki biçimi olarak eleştiri” der Williams, tüketicinin konumunu benimsediğinde ve özellikle bu konumunu gerçek durum ve koşullardan soyutlayarak verdiği tepkilerle maskelediğinde ideolojik bir hâl alır; zihnin sorgulamadan kabul ettiği alışkanlıklar tarafından kontrol edilir.21 Başka bir deyişle, basmakalıplaşmış şablon eleştiri, sadece eleştirdiğini değil kendisini de kolayca tüketilen bir şeye dönüştürmektedir.

Mevcut olanı yanlışlamak üzere tarihsel bir yapıyı “ideal” model olarak sunan eleştirmen senaryosunda gördüğümüz, yok etmeye meyilli ve alışkanlıkları tarafından kontrol edilen bir tüketicinin konumundan farklı mıdır? Aslında burada salt eleştirilen değil, ideal olarak sunulan tarihsel örnek de otoriter yargıç eleştiri tutumundan olumsuz yönde etkilenmekte; ikili zıtlıklara (iyi-kötü, doğru-yanlış) indirgenmiş düşünce kalıbıyla genel bir şablona oturtulmakta ve bir anlamda tüketilmektedir. Foucault için tarih önemlidir ve fakat o tarihi, ideal çözüm modellerini barındıran bir alan olarak görmez. Klasik tarih anlayışından çok farklı bir anlayışla yaklaşır ona. Ferda Keskin’in de belirtiği gibi, farklı iradelerin olaylara ve problemlere getirdiği farklı yorumlara, yorumların sürekli değişim hâlinde olmasına, bir yorumun tam olarak yok olmadığına, kendinden sonraki yorumda izlerini bıraktığına dikkat çeker ve katman katman gelişen bu tarihsel süreçleri belirleyen evrensel tek bir mantığın varlığını reddeder.22 Foucault’nun derdi çözüm değil problemin kendisi olmuştur. O nedenle, “çözümlerin tarihi”ni yazmayı istememiş ve alternatif sözcüğünü hiçbir zaman kabul etmemiş, asıl yazmak istediğinin “problemlerin soy bilgisi” [genealogy of problems] olduğunu söylemiştir.23

Tarihsel yapıyı ideal model olarak sunan eleştirmen senaryosunu aklımızda tutarak, Rowe’un “Mathematics of the Ideal Villa” makalesine, çok farklı dönemlerde inşa edilmiş iki yapıyı, Palladio ve Le Corbusier’nin iki evini, Villa Foscari (1550) ve Villa Stein’ı (1927) evrensel bir dil olan matematiği kullanarak analiz ettiği ve karşılaştırdığı eleştirel yapı okumasına tekrar bakalım. Makalede Rowe, 16. yüzyılın “ideal yaşamı” için model kabul edilen Palladio’nun villasındaki mimari kompozisyonunun “matematiğini” yani, “matematiksel sıralanışı”, “oran ve orantısını” ve “ritmini” Le Corbusier’in “yaşamak için makine” olarak tanımladığı erken 20. yüzyıl evinin, Villa Stein’ın matematiğiyle ilişkilendirir. Biçimsel olarak ilk bakışta birbirinden tamamen farklı görünen, birbirinden çok uzak iki farklı dönemde tasarlanmış ve inşa edilmiş bu binaların eleştirel karşılaştırmasını ortak bir zemine oturtabilmek için herkesin tartışmasız hemfikir olacağı evrensel ve bilimsel bir dil kullanır.24 Burada, böyle bir dili kullanan Rowe’un mutlak doğruya ulaşmak gibi bir derdi olmadığını belirtmekte fayda var.

Yapının mevcut hâliyle doğru olmadığını göstermek üzere tarihsel örneğe başvuran eleştiri anlayışının aksine Rowe, tarihsel örneği geçmiş ile arasına mesafe koyan modern mimarlığın eleştirisinin merkezine getirir, 16. yüzyıl evi ile erken 20. yüzyıl evini bir arada tartışırken aslında kanıksanmış düşüncenin aksine modern mimarlığın geçmişi nasıl sahiplendiğini gösterir. Bir yandan da, simetri ve (mekânsal) merkez gibi, mimarlığın temel konularına tarihsel süreçte getirilen farklı yorumları açığa çıkarır. Bir önceki yorumların izlerini taşıyarak katman katman ilerleyen tarihsel süreçte, simetri ve merkez algısındaki anlam kaymalarını ve değişimleri yani, simetri ve merkezin ‘şeceresini’, Foucault’nun deyimiyle “soy kütüğünü” çıkarmıştır.

Eleştiri düşünsel bir eylem tarzı ve Foucault’nun dediği gibi, ancak ve ancak başka bir şeyle kurduğu ilişki(ler) üzerinden var olduğu için, temel kriter ve normlar bütününe dayandırılamaz. Eleştirinin mimarlık alanındaki var olma biçimi mimarlık pratiği ile kurduğu ilişkiyle bağlantılı. Ortak nesneleri inşa edilmiş yapı olan eleştiri ve mimarlık pratiği aslında, karşılıklı olarak birbirini kapsar ve üretir; başka bir deyişle birinin diğerine göre üstünlüğü yoktur. Dolayısıyla mimarlık pratiği ve eleştiri, ve aktörleri olan mimar ve eleştirmen, ilişkinin kurulduğu süreçte eşit derecede rol sahibi. Bu süreç işbirliği içinde müşterek işleyebildiği gibi tarafların birbirini umursamadığı veya muhalif ve tehdit olarak gördüğü bir süreç de olabilmekte.

Peki bugün, 21. yüzyılda mimarlık pratiğinin eleştirisi, mimar ve eleştirmen arasındaki ilişki için ne diyebiliriz? Bugün tüm mimarlık pratiğini yönlendiren ve açıklayan üst bir teori veya söylem yok. İklim değişikliği, göç, afetler, sürdürülebilirlik, ekoloji, görsel iletişim ve dijital teknoloji gibi çok farklı problemlerin, konuların ve önceliklerin gündemde olduğu ve mimarlık pratiğini ve tartışmalarını yönlendirdiği, benzer problemlere farklı yorumların getirildiği günümüzde, mimarlık eleştirisini yönlendirecek evrensel ve temel bir kriter ve norm sisteminin olması ne kadar imkânsızsa, toplu hâlde hareket eden, pratiği meşrulaştırmaya ve/veya yok etmeye çalışan işbirlikçi eleştiri teşebbüsünün olması da o kadar imkânsız. Solà-Morales’in eleştiri ve mimarlık pratiği arasında bir uyum ve işbirliğinin sağlanamadığı görüşünü kısmen benimsemekle birlikte genelleştirmenin çok mümkün olmadığını düşünüyorum. Fakat bununla beraber, modern hareketin yol açtığı türde (üst bir mimarlık söylemi için yeni kavram serisi ve değerler sistemi üreten) bir mimar ve eleştirmen ittifakının olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu metindeki köşe parsele yerleşmiş bir binaya getirilen mevcut öneriyi doğru bulmayan eleştirmen senaryosunda olduğu gibi, hükmetme hakkına ve ayrıcalığına sahip olduğunu düşünerek inandığı gerçekliği bir yargı olarak söyleyen, Foucault’nun deyimiyle “polemikçi”25 eleştirmenin, mimarlık pratiğiyle uyum ve işbirliği sağlaması; onu geliştirmesi, inşa edilmiş yapı üzerinden teori/söylem, kavram üretmesi beklenemez. Çünkü o, problem değil çözüm odaklıdır. Zihnindekini dayatmak üzere çözüm öneren, başka bir deyişle ‘hükmeden’ bir tutum ve evrensel kabul ettiği normlar tarafından zihninin ‘hükmedildiği’ bir süreç izlemekte; karşısındakini (yani mimarı) muhalif, yanlış yapan ve varlığıyla tehdit unsuru olarak görmektedir.

Çözüm yerine problemi dert edinmiş olan Foucault, problemin içinde yer aldığı bağlama, döneme, söyleme ve ilişkilere bağlı olarak açıklanabileceğini ve tartışılabileceğini söylerken, eleştirinin bağlamsal ve tarihsel bir bakış açısına dayanan problem spesifik bir pratik ve tepki olduğunu belirtmiştir. Solà-Morales’in eleştirinin önceden belirlenmiş normlara dayanmayan bir araştırma olduğuna dair görüşü bu anlayışı destekler.

Bu nedenle, neyin olması ve neyin olmaması gerektiği şeklindeki dışlayıcı ve ayrımcı bir tutum izleyerek eleştiriyi, gerçekliğe götüren bir araç olarak gören çözüm odaklı anlayıştan kurtulduğumuz noktada, mimarlık pratiğinde sorgulanmadan kabul edilen ve pratiği kısırlaştıran tüm hazır cevaplara, kabullere ve alışkanlıklara kuşku ve tereddütle bakar ve onları açığa çıkarırız. Tarihe ideal çözümlerin alanı olarak bakmaz, bir yapıda mimari dilin stilistik ögelerini değil, evrimleşen bir dizi (mekânsal ve mimari) kavramı ve ilişkiyi araştırır ve onların şeceresini çıkarırız.

Metnin başında eleştiriye ‘tuhaf’ bir hâller oluyor demiştim, aslında bu tuhaflıkla başa çıkmanın yolu gene eleştirinin ta kendisi ve hatta mimarlık pratiğinin de ta kendisi. Fakat bu, tuhaflığı bastırmak olarak anlaşılmamalı, aksine görünen o ki, bu tuhaflık mimarlık pratiğine, onun tartışmasına ve kavramsallaşmasına büyük bir enerji veriyor. Ve bu, mimar ve eleştirmen işbirliği ve uyumundan çok daha verimli ve yaratıcı süreçlere yol açacak gibi.

1. Raymond Williams, Keywords: A vocabulary of culture and society (New York: Oxford University Press, 1976, 1983): 84-86. Raymond Williams, Anahtar Sözcükler: Kültür ve Toplumun Sözvarlığı, çev. Savaş Kılıç (İletişim Yayınları: 2005):102–105.

2. Foucault yönetilmeye tümüyle karşı değildir; “the art of not being governed like that; not being governed thusly” sözleriyle, kısıtlayıcı, baskıcı ve dayatmacı gibi belli biçimlerdeki yönetilmeyi reddeder. Michel Foucault, “What is Critique?”, The Politics of Truth (Los Angeles: Semiotext(e), 2007):41-81.

3. Williams, Keywords, 1983, s. 86.

4. Bkz. Foucault, “What is Critique?”, 2007, s. 45–48.

5. Ignasi de Solà-Morales, Differences (the MIT Press, 1997), s. 14–16.

6. Solà-Morales, Differences, 1997, s. 20.

7. Williams, Keywords, 1983, s. 85–86.

8. Foucault, “What is Critique?”, 2007, s. 41.

9. Foucault’un eleştiri anlayışıyla ilgili hayli kapsamlı bir çalışma için bkz. Hakan Gündoğdu, “Foucaultcu Eleştiri Nasıl Anlaşılmalı?”, Kaygı s. 21 (Güz 2013): 37–54, s. 43.

10. Judith Butler, “What is Critique? An Essay on Foucault’s Virtue”, The Political (Blackwell Readings in Continental Philosophy), ed. David Ingram (Oxford: Wiley, 2002): 212–227.

11. Bkz. Gündoğdu, “Foucaultcu Eleştiri Nasıl Anlaşılmalı?”, 2013, s. 42.

12. Michel Foucault, “The Concern for Truth”, Politics, Philosophy, Culture: Interviews and Other Writings 1977–1984 (London: Routledge, 1990): 255–270, s. 265.

13. Michel Foucault, “On the Genealogy of Ethics: An Overview of Work in Progress” The Foucault Reader: An Introduction to Foucault’s Thought, ed. Paul Rabinov (N.Y.: Penguin Books, 1991): 340–372, s. 343.

14. Hannah Arendt, Between Past and Future: Eight Exercises in Political Thought (Londra: Penguin Books, 1977).

15. Foucault, “On the Genealogy of Ethics”, 1991, s. 343.

16. Colin Rowe, “Mathematics of the Ideal Villa”, The Mathematics of the Ideal Villa and Other Essays (Cambridge, London: The MIT Press, 1987): 1–28. Makale ilk olarak 1947 yılında “The Mathematics of the Ideal Villa: Palladio and Le Corbusier Compared” başlığıyla Architectural Review dergisinde yayımlanmıştır. Bu konuyla ilgili detaylı bir tartışma için ayrıca bkz.: Heves Beşeli Özkoç, Reconceptualizing the Architectural Precedent: Textual Models of Reading, basılmamış doktora tezi, ODTÜ Mimarlık Bölümü, Eylül 2015.

17. Colin Rowe & Robert Slutzky, “Transparency: Literal and Phenomenal”, Perspecta v. 8 (1963): 45–54.

18. Bernhard Hoesli, “Preface”, Transparency, Colin Rowe & Robert Slutzky (Berlin: Birkhauser Verlag, 1997): 7.

19. Colin Rowe & Robert Slutzky, “Transparency: Literal and Phenomenal, Part II”, As I was Saying: Recollections and Miscellaneous Essays vol. 1, ed. Alexander Caragonne (Cambridge, Massachusetts: The MIT Press, 1996): 73–106, s. 74.

20. Werner Oechslin, “Transparency: The Search for a Reliable Design Method in Accordance with the Principles of Modern Architecture”, Transparency, Colin Rowe & Robert Slutzky (Berlin: Birkhauser Verlag, 1997): 10.

21. Williams, Keywords, 1983, s. 86.

22. Ferda Keskin, “Michel Foucault’da Etik ve Jeneoloji (Soy Bilimi) Kavramları”.

23. Foucault, “On the Genealogy of Ethics”, 1991, s. 343.

24. Ayrıca bkz. Heves Beşeli Özkoç, Reconceptualizing the Architectural Precedent, 2015; Onur Yüncü, Research by Design in Architectural Design Education, basılmamış doktora tezi, ODTÜ Mimarlık Bölümü, Eylül 2008; Onur Yüncü, Conceptualization of Knowledge of Form Making in Architectural Design Education, basılmamış yüksek lisans tezi, ODTÜ Mimarlık Bölümü, 2002.

25. Michel Foucault, “Polemics, Politics, and Problematization” The Foucault Reader: An Introduction to Foucault’s Thought, ed. Paul Rabinov (N.Y.: Penguin Books, 1991): 381–390, s. 382.

Berin F. Gür, eleştiri, kriz, mimarlık