Katılımcı Sergi Projesinde Mimarın Kafa Karışıklığı

Geçtiğimiz hafta [30/07/2017] yayınlanan Berlin Notları’nda Yelta’nın, küratörlüğünü üstlendiğim katılımcı sergi projesine dair deneyimlerini okuduğumda şaşırmadım. Çünkü süreç içerisinde kafasının ne kadar karıştığını, basın dosyasını hazırlarken yaptığımız kısa bir değerlendirmede fark etmiştim. O yüzden sergiyi yazacağını söylediğinde merakla beklemeye başladım. Yazıyı tamamlarken yanında olmama rağmen, yayın öncesi herhangi bir etkide bulunmamak için bilerek okumak istemedim. Pazar sabahı “Tüm kararları ben veriyordum ve bunun katılımcı bir süreçten çok tek bir adamın kafasından çıkanlar olduğunun gayet farkındaydım.” özeleştirisini okuduğumda, benim de birkaç söz eklemem gerek diye düşündüm. Çünkü o iş öyle olmadı.

En başta belirtmem gerekir, bu yazının amacı Yelta’nın yazdıklarını tekzip etmek değil şüphesiz. Amacım bu kafa karışıklığını, benim uyguladığım katılımcı proje küratörlük pratiği üzerinden, mimarlık-sergi tasarımı-katılımcılık bağlamında örneklere dayalı bir tartışma fırsatı olarak değerlendirmek. Bunun için de en başa, Yelta’yla yaptığımız ilk konuşmaya dönmek gerekir. Elimizde hem bir dolu şeyin olduğunu hem de bu kadar yoğun materyal içinde aslında somut hiçbir şeyin olmadığını fark ettiğimiz o ana.

Sergi mekânıyla toplantıdan çıkıp Yelta’ya mesaj attım. “Sana mekânın planını yolladım, vaktin olunca konuşalım.” Yanıtladı. “Tamam, bütçe ne kadar?” En temel derdimizdi. “Bütçe yok, elimizdekilerden bir şey yapacağız.” Ben elimizdekileri telefonda saydıktan sonra bir sessizlik oldu Yelta’da. “Çiğdem, buranın kermes alanına dönme ihtimali çok yüksek.” Kadınlarla en büyük endişemizdi. “İşte onu yapmamak da senin mimarlık marifetin.”

Dürüstçe söylemek gerekirse, Göçmen Kadınlar Birliği (GKB) sergi teklifini aldığı anda kadınlar bilinmezliğin korkusuna kapıldılar. Daha önce onlarca etkinlik düzenlemiş, kampanyalar örgütlemiş, düzenlenen şenliklerde küçük sergi alanları oluşturmuşlardı, ama IG Metall-Haus Berlin için sergi hazırlamak bilmedikleri ve aslında pek de tahayyül edemedikleri bir alandı. Daha önce yine Yelta’nın içinde olduğu bir sergi projesi yapmıştık: Göçmen Kadınlar Birliği’nin ABC’si: Dişil Bir Sözlük. Merkezi Frankfurt’ta bulunan GKB, yirmiden fazla kentte yerel dernekler ve komisyonlar aracılığıyla örgütlü çalışma sürdürüyor. Bu sebeple, sergi projesine katılım için merkezi yönetimden bölgelere çağrı yapıldı. On bir kentte iki yüzden fazla kadının dahil olduğu, yürütmesi hayli zor olan bu projede sergi tasarımını baştan belirlemiştik. Çünkü konsepte bağlı olarak belirli önceliklerimiz vardı. Pop-up sergi olacaktı ve dolayısıyla malzemeler taşınabilir olmalıydı. Bu sebeple Yelta kanvasa baskı yapmayı önerdi. Bu fikri sadece sergi danışma ekibiyle görüşüp onayladık. Ancak tabii ki bölgelerdeki kadınlar da benimle yaptıkları görüşmelerde kanvas baskıya dair fikirlerini ve/veya itirazlarını beyan ettiler. Ben bunları Yelta’ya hiç yansıtmadan çözdüm. Dolayısıyla o sergide Yelta, proje hiyerarşisi içinde mimar rolünü hiç esnetmeden uygulayabildi. Aynı şeyi görselleri düzenleyen Elif (Çak) için söylemem mümkün değil örneğin. Elif’in kadınlardan gelen görselleri ortak bir grafik dile uyarlamak için önce çözmesi gerekiyordu. Bazı görseller çok karmaşıktı, bazıları da uyumsuz. Ben yine bölgelerle konuşup Elif’e onların akıllarındakini aktarıyordum, Elif’in hazırladığı taslakları bölgelere iletip onaylarını istiyordum. Bir nevi müzakereciydim. Sergi kitapçığını karıştırdığımız bir gün Elif, “bütün görselleri baskıya ben hazırladım ama bazılarına hâlâ çok yabancıyım” dedi. Çünkü onun grafik tasarımcı rolü hiyerarşide erimişti. Grafikler bazı katılımcılar tarafından çok beğenildi, bazıları da niye kendi gönderdikleri görselin çizgileştirildiğini sordu. Bu tartışmalara ne Elif ne de Yelta dahil olmadı. Daha doğrusu olamadı. Sergiyi on, on beş gün gibi kısa bir sürede hazırlamamız gerekiyordu ve dolayısıyla kadınlarla proje ekibini buluşturacak fırsat yaratamamıştık. Atölye çalışmalarında ben hep aktaran oldum. Mimari ve grafik tasarımı kadınlara aktarıp kadınlardan gelen yorumları tasarım ekibine iletip, ortak bir yol yaratıyordum. Ama bunun eksik temsiliyet olduğunun farkındaydım. Bu yüzden Dişil Perspektiften Dünya! sergisinde tarafları buluşturmaya özen gösterdim.

IG Metall’den sergi mekânının planını almıştık, ama üzerinde sonsuz sayıların olduğu bu doküman kadınlara hiçbir şey ifade etmiyordu. Bu yüzden Yelta’nın mekânı çizmesi, bizim için çok önemliydi. Mekân odalara bölünmüş, sergi materyalleri olarak kararlaştırılan sözlüğün, dergi kapaklarının, fotoğrafların, masaların ve benzerinin farklı açılardan salonda nasıl yerleştiğini görmek bize sergileme materyallerini tartışmak üzere zemin açmıştı. GKB adına projenin koordinatörlüğünü yürüten Mehtap (Çallı) ve Pelin (Şener)’le buluştuk. Toplantıda Yelta kadınlardan gelen önerilerin hepsini not ediyor, neyin neden yapılamayacağını anlatıyordu. Ya da bir öneriyi başka malzemelerle geliştiriyordu. Örneğin, o toplantıda fotoğraf albümünün nasıl sergileneceğini tartıştık uzun uzun. Nasıl bir malzemeye ihtiyacımız olduğunu anlattı Yelta, malzemedeki şeffaflığın mekâna katacağı derinlikten bahsetti. O derinlik bilgisini vermesi, kadınların kullanılacak malzeme önerilerine farklı yaklaşmalarını sağladı. Tül perdelere iğnelemeyi önerdiler örneğin. Malzeme alışverişi ön turunda Yelta kafesleri görmeseydi —ya da kadınlar bu fikri kabul etmeseydi— bir yan reyona gidip tül perde bakacaktık.

Dişil Perspektiften Dünya!, kurulum,
IG Metall-Haus Berlin, 2017,
fotoğraflar: Pelin Şener

Mimarlık pratiğinin hiyerarşik yapı içerisinde uygulanamadığının bu projedeki en doğrudan örneği, Yelta’nın da yazısında bahsettiği, masalar olabilir. Çizimde masaları mor ve turuncu olarak belirlemiş, renk kodlarını vermişti Yelta. Ancak alışveriş sırasında anlaşıldı ki masaları boyayamayacaktık. Çünkü zımparalamak gerekiyordu. Bunun için ise, ne insan kaynağımız ne de vaktimiz vardı. Bakışlar bana çevrildi. Yelta’yı aradım, durumu anlattım. Önce, boyansalar ne kadar güzel olacakları konusunda beni ikna etmeye çalıştı. Bunun artık bir ihtimal olmadığını söyledim. “O zaman ayakları beyaz olsun.” Boyama işlemi öngörüldüğü kadar kolay olmadı. Bir hafta sürüncemede kaldı o masa ayakları. Ancak kadınlar da ayakların yeşil kalıp Biergarten havası vermesini istemedikleri için sonunda hızlı ve organize bir operasyonla iş tamamlandı. Bu arada kadınlarla Yelta’ya hiç danışmadan aldığımız kararlar da oldu masayla ilgili. Bir masanın ayakları açılmadı. Yenisiyle değiştirmek bir seçenekti, ancak elimizdeki materyallerin öngördüğümüzden daha az olduğuna karar verince o masayı çıkardık. Mekân tasarımında üç masayla belirlenen bölüm ikiye inmiş oldu. Kurulum sırasında masaların yerine karar verilemeyince, yine Yelta girdi devreye. Kadınlarla birlikte masaları sağa sola çekiştirerek yerleştirdiler. Uygulanan kararlara bakıp Yelta bütün süreci kendi fikirlerinin belirlediğini düşünüyor olabilir, ancak benim ısrarla takip etmeye çalıştığım katılımcı proje küratörlüğü pratiğinde, kadınlar ikna olana kadar yeni alternatifler üretmekti ona düşen görev. Küratör olarak, ben de aynısını yapıyordum.

Benim sorumluluğum açısından önemli olan sonuç üründen ziyade süreç yönetimi. Kesinlikle eşit temsiliyete dayalı olmalı. Dolayısıyla, kadınlar ile projeye dahil olan “profesyonel ekip” arasında hiyerarşik bir ilişki yapısı bulunmuyor. Tarafların sürekli bir araya gelmesi mümkün olmadığı için, kolaylaştırıcılık görevini küratör olarak ben üstleniyorum. Temel esaslarda anlaşılan tasarım üzerinden süreç içinde yapılan değişiklikleri/önerileri kadınlar ve tasarım ekibi arasında getirip götürüyorum. Burada amacım iki farklı dili birbirine aktarabilmek. Çünkü tasarım ekibinin teknik dilini kadınların, kadınların pratikten ürettikleri fikirlerin uygulanabilirliğini de tasarım ekibinin çözmesi gerekiyor. Bu son sergi projesi kapsamında da, projenin küratörü bendim, ancak benim tek bir rolüm vardı: “Treni rayda tutmak.” Sürekli birileri inip biniyor ve herkes gideceğimiz istikametle ilgili bir öneride bulunuyordu. Her şey her an değişebiliyor, alınan bir karardan birkaç saat içinde vazgeçilebiliyordu. Ben bütün bunların kaydını tutup hem ilgili tarafları bilgilendiriyordum hem de işleri öncelik sırasına dizip tamamlanmasını takip ediyordum. Böylesine bir yapı içerisinde, onlarca örnek arasından, mimarın müdahale sınırlarını gösterebilmek için mekâna kadın figürü yerleştirilmesi tartışmasını da anlatabilirim.

Mekânın doğrudan bina girişine bakan vitrini için “dikkat çeken bir şeyler” tasarlamamızı mekân sorumlusu ilk toplantıda iletmişti. Yelta bu alana renkli kutular yerleştirdi ve “Sandık” bölümünün temeli oluştu. Buraya, daha önceki kampanyalarında kullandıkları, bir kadın figürü yerleştirme fikri de Mehtap ve Pelin’le yapılan toplantıda konuşuldu. Yelta da mekânın konseptine uygun malzemeler önerdi. Ancak bunların hiçbiri çeşitli sebeplerle uygulanamadı. Başka materyal arayışına geçildi. Yelta bu yeni materyal önerilerine kesinlikle karşı çıkıyor ve mekânın bütün doğal havasının bozulacağından endişe ediyordu. Nitekim ben de. Bu konuyu da aramızda çok sık tartışıyorduk. Yelta bir ara mimar kartını çıkardı bana: “Yelta dedi, dersin.” İtiraz ettim. Kadınlar kendileri karar vermeliydi. Dolayısıyla uzun uzun konuştuk yine kadınlarla. Yelta’nın katılamadığı bu görüşmelerde, malzeme ve üretim hiç kimsenin içine sinmeyince vazgeçildi. Kimsenin de aklında, kadın figürü koyamadık, diye bir şey kalmadı. Çünkü neden koyamadığımızı hepimiz biliyorduk artık.

Dişil Perspektiften Dünya!, kurulum,
IG Metall-Haus Berlin, 2017,
fotoğraflar: Pelin Şener

Basın dosyasını hazırladığımızda konuştuk ilk kez Yelta’yla katılımcılık meselesini. Sergi mekân tasarımı için sadece kendi adının geçmesini sorguluyordu o zaman. Kadınlar da fikir geliştirmişti. “Evet, o yüzden her seferinde katılımcı sergi projesi olduğunu söylüyoruz. Kadınlar da sürece dahildi diye. Mesela fotoğraf albümü bölümünü Pelin tek başına yaptı, o yüzden oraya onun adını yazdık. Mekân tasarımı da senin yürütücülüğünde olduğu için senin adını yazıyoruz. Başka bir önerin varsa söyle tabii.” Birkaç gün sonra kendisi için alternatif bir başlık geliştiremediğini söyledi. Ben de o zaman düşünmeye başladım: Aslında katılımcı projeyi grup çalışmasından ayıran neydi? Kaç kişi olduğu önemli değil, sonunda yine sergiye emek veren belli sayıda kadın kaldı. Biz bir grup olduk yani günün sonunda. Bir katılımcı proje sergi grubu. Belki sayıca alışılmış grup çalışmalarına göre fazlaydık. Belki bazılarımız birbirini hiç görmedi. Hatta Berlin’e hiç gelmedi. Yine de fikrini belirtti, kendi bölgesinden sergiye malzeme gönderdi. Bir şekilde sürece ve dolayısıyla sergiye katıldı.

Mimarlıkla mı alâkalı bu tasarım sürecindeki mutlak rol dağılımı, onu da bilmiyorum. Çünkü gözlemlediğim kadarıyla kurulum için geldiğinde Arda (Bakıryol) da zaman zaman karar almakta duraksadı. Çizimlere sadık kalmakla, duruma uygun çözüm üretmek ikilemiydi yaşadığı. En belirgin örneği de karşılama panosu olabilir. Yelta’nın çizimlerinde dergi kapaklarının yanında duruyordu pano. Daha fazla dergi kapağının asılmasına karar verilince, duvarda pano için yer kalmadı. Arda o sırada kapının diğer tarafında duran boş duvarı gördü: “Buraya asalım mı?” Yelta’ya sormak kısa bir gündem oldu aramızda, ancak yapmadık. Yelta o akşam kurulumun nasıl sonuçlandığına bakmaya geldiğinde gördü bunu. Arda’nın kadınlarla birlikte mekâna müdahale etmesinden de memnundu. Çünkü kadınlar da “Sandık” bölümünün yerleştirmesini tamamlamıştı. Yelta’nın çizimindeki renkli kutuların yerine ahşap kutular alınmıştı mesela. Onların nasıl yerleştirileceğinden malzemelerin kutuların içinde nasıl yer alacağına kadar kadınlar birlikte karar verip yaptı. Üstelik Yelta o kadınları hiç görmedi. Yerleştirmeyi gördüğünde de branda bezinden yapılan pankartın, patchwork’le değiştirilmesini önerdi. Amacı yine mekânın doğal konseptini korumaktı. Bu, bütün kararları tek adamın vermesi olabilir mi?

Bu çerçevede —bu proje örneğinde Yelta’nın— kafasını karıştıranın, kimin, ne kadar ve nasıl müdahil olacağına dair alan açmayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Mimarın ‘yaratıcı’ kimliğini ardında bırakıp, “buyurun, çizimlerimi size en uygun şekilde değerlendirin”, demek arasında gidip gelmek olarak da ifade edilebilir. Çünkü bence, katılımcı sergi projesinde mimar hem kendi mekân konseptini korumalı hem de katılımcıların belirlenen bu tasarım içerisinde mekâna kendilerini ifade edebilecekleri şekilde müdahale etmesini sağlamalı. Yelta’nın yoğun süreç içerisinde kafası bu alanları ne kadar esnetebildiğine dair karışsa da, sonuçta ortaya çıkan işte, az önce bahsettiğim örneklerde de görüldüğü gibi, kararları Yelta almadı. Bu projeyi, ilk yaptığımız sözlük sergisinden ayıran en temel fark da bu oldu. Şüphesiz yine tam olmadı. Kadınların daha fazla katılımını sağlayabilirdik. Taraflar arasında daha çok buluşma sağlayabilirdik. Yelta mekân tasarımı için kadınlarla atölye çalışması yapabilirdi. Sergi sürecini açılıştan sonra kadınlarla bu açılardan değerlendirdik. Bir sonraki projede neyi nasıl geliştirebileceğimizi konuştuk. Bu bağlamda, Yelta’nın yazısını ve benim ona yanıt olarak burada eklediğim sözleri de bu tartışmanın bir parçası olarak görüyorum. Bütün bu tartışmalar da zaten katılımcı proje pratiğinin doğal parçası. Dolayısıyla bizi tartışmaya götüren bütün kafa karışıklıkları da.

Elif Çiğdem Artan, katılımcılık, küratörlük, sergi, Yelta Köm