Robert Aldrich, What Ever Happened to Baby Jane?, 1962, kaynak: Caroline Young

Haset, Suçluluk
ve Merhamet:
What Ever Happened
to Baby Jane?

Robert Aldrich’in 1962 yapımı What Ever Happened to Baby Jane? [Bebek Jane’e Ne Oldu?] adlı filmi, bir zamanlar çocuk yıldız olan Jane Hudson ile bir kaza nedeniyle felç kalan Hollywood oyuncusu kız kardeşi Blanche Hudson’ın yaşamlarını konu alan bir psikolojik gerilim filmidir. Birbirlerinden nefret etmelerine rağmen iki kız kardeş birbirine bağımlı şekilde ve toplumdan uzak hâlde yaşamaktadır. Film boyunca Jane’in çocukluğundaki şöhretini arama çabalarını, duyduğu pişmanlık ve kıskançlık sonucu kardeşi Blanche’a yönelttiği şiddeti ve Blanche’ın Jane’in zulmünden kurtulma girişimlerini izleriz. Kardeşler arasında gittikçe artan gerilime şahit olurken aynı zamanda çocuk ünlülerin yetişkin hayatlarında yaşadığı zorlukları, şöhretin aile bağlarını nasıl zehirlediğini ve bastırılan haset duygusunun ne gibi sonuçlara yol açabileceğini görürüz.

Hollywood’un gelmiş geçmiş en ünlü aktrislerinden Bette Davis ve Joan Crawford’ın1 başrolde oynadığı filmde Bebek Jane’i ilk olarak kız kardeşi Blanche’ın gözünden tanırız. 1917 yılında küçük Blanche Hudson (Crawford), kız kardeşinin vodvil gösterisini annesiyle birlikte izlemektedir. Jane (Bette Davis), lüle saçları ve cırtlak sesiyle dans edip şarkı söyleyen bir çocuk yıldızdır. Performansının ardından seyirciler arasındaki nevrotik anneler sahne arkasında, belki de evde bekleyen yaramaz çocuklarının yerine kusursuz bir evlada sahip olmayı hayal ederek, Jane’in porselen bebeklerini satın alır. Jane’in gösterisinde gerçek bir yetenek görmek zordur; performansı yapmacık, gösterişli, hatta utanç verici denebilecek kadar sırıtmaktadır. Ancak yine de Jane sevilmektedir ve babası onu şımartırken diğer kızı Blanche’ı görmezden gelir. Kendisi de Blanche kadar bir kenara itilmiş gibi görünen annesi, “Senin de günün gelecek, merak etme, bir gün herkes seni alkışlayacak” diyerek kızını teselli etmeye çalışır. O sırada Blanche bir kez bile annesine bakmaz, çünkü gözleri kız kardeşinin ve babasının acınası, yapmacık porselen maskelerine kitlenmiştir. Haset edilecek bir şey yoktur ortada aslında, ama Blanche’ın yine de hasetten suratı ekşir ve kendi kendine usulca mırıldanır: “Unutmayacağım. Yaptıklarını asla unutmayacağım.”

Film bir anda 1935 yılına atlar ve Blanche’ın annesinin dediklerinin gerçek olduğunu görürüz. Blanche göz kamaştıran bir Hollywood yıldızı olmuştur, Jane'in kariyeri ise çoktan sönmüştür. Bebek Jane artık büyümüş, bir zamanlar olmaya çalıştığı porselen bebek ise artık tozlanmaya terk edilmiştir. Kız kardeşlerden birinin malikânenin kapısının önünde, diğerinin ise kapının önündeki arabanın sürücü koltuğunda olduğunu görürüz, ancak kimlikleri henüz belli değildir. Sürücü, arabayı bir anda kapının önündeki kız kardeşe doğru sürer ve ekran kararmadan önce bir çığlık sesi ile tüyler ürperten bir çarpışma sesi duyarız.

Sonrasında 1962 yılına geliriz. Hudson Kardeşler bakımsızlıktan yıkılmak üzere olan malikânelerinde toplumdan uzak bir şekilde yaşlanmıştır. Blanche, başta gördüğümüz araba kazasından dolayı belinden aşağısı felçli, tekerlekli sandalyeye mahkûm ve tamamen Jane’e bağımlı olarak yaşamaktadır. İçinde bulunduğu durumu en iyi özetleyen simge, odasında özenle baktığı kafesli kuştur. Jane ise bu arada alkole yenik düşmüştür ve akıl sağlığını yitirmek üzeredir; gizlice yüzünü beyaza boyayarak bir zamanlar yıldız olduğu günleri aramaktadır. Film boyunca Jane’in kardeşine çeşitli şekilde eziyet ettiğini, uyguladığı şiddetin giderek arttığını görürüz. Blanche ise olağanüstü bir sabırla kız kardeşinin davranışlarına tahammül eder; belki de kardeşinin zihinsel olarak hâlâ bir çocuk olduğunun farkındadır. Jane’in sağlığından endişe duyar ve onun kötüleşen ve tuhaflaşan davranışlarını gözlemledikçe artık ikisinin de kafesi hâline gelmiş evlerini satıp Jane’e gereken yardımı bulmaya çalışır. Ancak Jane eziyetlerine devam eder ve bir noktada Blanche’ın sevgili kuşunu öldürüp pişirerek ona yemek olarak sunar. Jane’in öfkesi ve kıskançlığı sonunda cinayete dönüşür. Evlerine temizlik için gelen Elvira, Blanche’ın aç bırakıldığını ve yatağına kelepçelendiğini görünce Jane onu öldürüp bedenini denize atar. Seyirci olarak Jane’in filmin başından beri ve film boyunca kız kardeşlerin başına gelen her kötülüğün kaynağı olduğunu gözlemleriz.

Blanche’ın sakat kaldığı o geceyi düşündüğümüzde direksiyondakinin sürekli sarhoş, öfke ve hınç dolu Jane olduğuna inanmış olabiliriz. Bunu film boyunca bizzat Jane’in kendisi defalarca doğrular. Yine de mantıklı olmayan bir şeyler vardır. Filmin başında kırgın ve dışlanmış kardeşin Blanche olduğunu görmüştük. Böylesine yıkıcı bir adımı atacak olanın da o olacağını düşünürdük. Buna rağmen filmin anlatısı, karakterlerin davranışları ve kişilikleri bizi tersine ikna eder. Ancak gerçek, en başta tahmin etmemiz gerektiği kadar yalındır. Filmin sonunda Jane’i öldürmeye çalışanın aslında Blanche olduğunu öğreniriz. Büyük ihtimalle o gece kendisi de sarhoştu ve sonunda eline geçen bu fırsatla haseti nihayet son noktasında ulaşmıştı. Diğer bir deyişle, kariyerinin zirvesinde olmasına ve kız kardeşinin ününü çoktan geçmesine rağmen Jane’e saldırma ihtiyacı duymuştur. Kardeşini dolaylı bir şekilde yenmiş olması onun için yeterli değildir; saldırısı dolaysız, kişisel, abartılı, geri dönüşü olmayan bir trajedi olmalıdır. Böylece Blanche, Jane’i arabayla ezmeye kalkar, ancak araba Jane’i sıyırıp kapıya çarpar ve darbeden dolayı Blanche’ın omurgası kırılır. Eskiden ailenin “altın çocuğu” olan kız kardeşine ömür boyu muhtaç kalması bu yüzdendir.

Bu noktada Jane’in deliliğinin gerçek nedenini görürüz. Çok küçük yaştan itibaren kimliğini kaybetmesinin, gençliğini yitirirken şöhretinin de elinden kaymasının ve bildiği tek ifade biçiminin (sahne) onu terk etmesinin yanında yıllarca Blanche tarafından “Beni sakat bırakan sensin” diye suçlanması yüzünden akıl sağlığını yitirdiğini anlarız. Filmin son sahnesine kadar fail sandığımız Jane, aslında bu trajedinin göreli olarak daha masum olan tarafıdır. Yüzünü porselen Bebek Jane gibi beyaza boyamaya çalışan o olsa da gerçekte “bembeyaz” olmaya gayret eden, adının da ima ettiği üzere Blanche’tır. Kardeşinin zulmü karşısında azize gibi duran, tertemiz, lekesiz görünen odur. Oysa bu beyazlık, masumiyetten çok ustaca inşa edilmiş bir maskedir. Blanche hem bilerek yanlış yönlendirdiği seyirciye hem de yıllarca suçlulukla boğuşan kardeşine karşı kendi suçunu örter; kurban rolüne yerleşirken, bir yandan da içindeki en yıkıcı duygu olan haseti örtbas eder. Film böylece “kötü kız kardeşin” gerçekten kim olduğuna dair bir ahlaki karşıtlık sunmaktan vazgeçer. Jane’in deliliği, Blanche’ın hasetinin ve utancının ürettiği bir artıktır.

Belki de Jane’in bilinçaltı, çocukluğunda Blanche’a yaptığı haksızlıkları kabul ediyordur ve bu yüzden onun sakat kalmasının sorumluluğunu üstlenmeye razı olmuştur. Yine de film, aslında Jane’i içkiye ve kendini yok etmeye sürükleyen şeyin, her açıdan kendisinden üstün hâle gelmiş ama yine de öz kardeşi olan birini sakat bırakmış olmanın suçluluğu olduğunu açıkça gösterir. Jane’in geçmişe saplantısını film sırasında gördüğümüz takıntı düzeyine getiren de bu suçluluk duygusudur. Blanche’ın Jane’e karşı bu kadar şefkatli olmasının gerçek nedeninin ise hasetinin ikisinin de hayatını mahvedecek noktaya gelmiş olmasının yarattığı suçluluk ve utancından dolayı da gerçeği itiraf edememesi olduğunu görürüz. Filmin son sahnesinde Jane aklını artık geri dönülmez biçimde yitirmiştir ve Blanche da ölüm döşeğindedir. Sakat kaldığı gece direksiyondakinin kendisi olduğunu burada söyler. Jane kız kardeşinin felcinden hiçbir zaman sorumlu olmamıştır; içindeki öfke tamamen yok olur ve hafifçe, şaşkın ama rahatlamış bir şekilde güler. Otuz yıl boyunca bastırdığı suçluluk duygusunu azat ederken belki de ilk defa kız kardeşiyle savunmasızca ve açıkça iletişim kurar. Buruk bir pişmanlıkla “Demek bunca zaman arkadaş olabilirdik” der, ancak Blanche’ın başka bir şey söyleyecek hâli kalmamıştır. Blanche’ın yanıtı ne olursa olsun artık çok geçtir.

***

Haset duygusuna özel ilgisi olanların What Ever Happened to Baby Jane?’i anlamlandırmak için Melanie Klein’ın çalışmalarına dönmesi kaçınılmaz gözüküyor. Klein 1957 tarihli Haset ve Şükran adlı kitabında “ilksel haset” [primary envy] adını verdiği bir saldırganlık biçimini tanımlar.2 Ona göre haset, nesnel olarak üstün olana duyulan hayranlık veya başkasının gerçek yeteneklerine yönelik makul bir “keşke bende de olsa” duygusu değil, çok daha ilkel ve aşındırıcı bir itkidir. İyi olan şeyi, sadece iyi olduğu ve sadece “benim dışımda” bulunduğu için bozmak, kirletmek, yok etmek isteyen bir dürtüdür. Klein’a göre haset yedi ölümcül günah arasında en aşağılık günahtır, çünkü “hayatın kaynağı olan iyi nesneyi bozup zedeler.” Haset duyan özne sadece ötekinin sahip olduklarını istemez; ayrıca iyi olanın başkasında var olmasına, başkasına ait kalmasına tahammül edemez. Jane ve Blanche söz konusu olduğunda, Blanche’ın Jane’in yeteneğini kıskandığını söylemek pek mümkün değildir; zira ortada yetenek denebilecek bir kabiliyet yoktur. Jane’in güzelliğini de kıskanmaz o, çünkü bu güzellik de sahicilikten uzaktır. Jane nevrotik annelere pazarlanan mükemmel çocuk imgesidir. Blanche’ın haset duyduğu şey Jane’in “sahip oluşu”dur: Babanın sevgisine ve seyircinin hayranlığına sahip olmasından dolayı onda gözlemlediği doluluğa karşı haset eder. Blanche’ın içinde Jane’in doluluğuna karşıt olan ve gitgide büyüyen bir boşluk hissi vardır. Klein’a göre haset, her zaman iyinin bütünüyle dışarıda bulunduğu, içerinin ise tam bir yoksunluk alanı olduğu inancına kök salan acı verici bir eksiklik duygusuna dayanır. Haset duyan özne bütün güzelliğine, şansına, imkânlarına ve yeteneğine rağmen, kendi içinde hakiki bir “iyi” bulunabileceğini tahayyül edemez; ona göre iyi olan her şey “orada” ve başkasındadır.

Bu yüzden Blanche için sahnede gördüğü “Bebek Jane Hudson” figürü, ne kadar bayağı olsa da, hasetinin meşru hedefidir. Elinde kız kardeşine haset etmesinin gereksiz olduğunu kanıtlayan nedenler olsa, sonunda Jane’i kendi başarısı ve ünüyle alaşağı etse dahi bu duygudan kurtulamaz. Klein’ın anlatımına göre haset en habis hâlinde yıkıcı bir nefrete dönüşür. Nefret ise kişinin benliğini bu denli altüst eden nesneden bütünüyle kurtulma, onu ortadan kaldırma, silip süpürme arzusuna dönüşür. Blanche’ın o gece arabayı sürerken hedeflediği şey Jane’in elindekileri almak değil, geriye hiçbir şey kalmayacak şekilde onu tamamen ortadan kaldırmak, o tahammül edemediği “iyilikle dolu nesne”yi yok etmektir.

Klein depresif konum [depressive position] adını verdiği yapının hasetten türeyen yıkımı izlediğini yazar. Özne yok etmeye çalıştığı nesnenin aynı zamanda derinden sevdiği ve hayranlık duyduğu nesne olduğunu fark eder. Bunu fark etmesiyle birlikte öznede sevgiyi yoğunlaştıran ve kırılmış nesneyi onarma isteği uyandıran “pişmanlık yüklü bir hüzün” doğar. Blanche kız kardeşini öldürmeyi amaçlamıştır, ancak girişimi ters teper ve ikisinin de geleceğini geri dönülmez biçimde mahveder. Artık sadece yaptığının ağırlığıyla değil, yaptığı şeyin ne kadar anlamsız olduğuyla da yaşamak zorundadır; zira Blanche kız kardeşiyle olan savaşı çoktan “kazanmıştır.”

Film ilk bakışta Bebek Jane’in çöküşünü merkezine alıyor gibi görünse de bir yandan da Blanche Hudson’ın öfkesi yüzünden yıkılan hayatlarında yaşanan artçı sarsıntıları gösterir. Klein haset eden öznenin kompulsif şekilde kalkıştığı manik onarıma [manic reparation]3 karşı, hasete karşı olumlu bir yönelim olarak “şükran”ı sunar. Blanche sebep olduğu araba kazasının etkilerini, kız kardeşinin akıl sağlığını ve kaybettikleri otuz yılı asla geri döndüremeyecektir. Blanche’ın kız kardeşine yönelik şefkati gerçek olsa bile, bunun tek nedeninin bulunduğu durum yüzünden kendisinden başka suçlayacak kimse olmaması olasıdır. Ayrıca bu şefkatine eşlik eden utancı ve “gurur”u konusunda o kadar inatçıdır ki gerçeği itiraf etmeye ancak ölmek üzereyken cesaret edebilir.

Klein’ın şükran kavramı Blanche’ın itirafını daha iyi anlamamıza yardım edebilir. Fazlaca haset dolu olan özne “iyi”yi içine alamaz, ancak bunun nedeni sadece “iyinin” ondan çok uzakta olduğunu düşünmesi değildir; ayrıca “iyiyi” kendi içine alabileceğine inanamaz. Bir dış etkene bağımlı olmayı reddeder. Dışarıdaki bir şeyin onu beslediğini kabul etmek yerine onu yok etmeyi tercih eder. Ötekinin kendisini beslediğini kabul etmektense sahip olmadığını düşündüğü iyiliği içinde bulunduran nesneyi bozup kirletme, hatta ortadan kaldırma dürtüsüyle dolar. Böyle yaparak ihtiyaç duyduğu şeyi inkâr eder ve bu sayede ona muhtaç görünmekten kurtulur. Ancak böylece kendini bitmeyen bir açlığa da mahkûm etmiş olur. Klein tam da bu yüzden hasetle baş etmede ilk olumlu adımın şükran olduğunu söyler. Şükran, haset dolu özne için oldukça zor ve aşağılayıcı bir eylemdir, çünkü dışarıdan gelen iyinin gerçekten onu besleyebildiğini kabul etmek demektir. Minnettar olmak, saldırmak istediği nesnenin onu aslında bugüne kadar taşıdığını ve ayakta tuttuğunu itiraf etmek demektir. Şükran, öznenin iyi nesneyi gerçekten iyi olarak deneyimlemesine imkân tanıdığı için haseti yumuşatır, böylece özne artık iyi nesneyi yok etmek veya ona bağımlılığını inkâr etmek zorunda hissetmez. Bu aynı zamanda suçluluğun tetiklediği manik onarımın ötesine geçen daha sahici bir onarım ihtimalini de açar. Klein’ın tanımlamalarından yola çıkarsak, en nihayetinde haset duyan özneyi “iyileştirebilecek” şeyin, kendisi ve dışarısı arasındaki dengeyi anlamlandırması, iyi olanın sadece dışarıda değil, “kendi içinde” de bulunduğunu fark etmesi olduğunu söyleyebiliriz. “Dışarıdaki” iyinin ve “kendine ait” iyinin aynı düzlemde olduğunu, ona “aşağıdan” bakarak kendini ezik ve yoksun hissetmek zorunda olmadığını anlamasıdır. Her zaman aradığı şeye, yani “iyiliğe” en başından sahip olduğunu idrak etmesidir.

Şükran meselesine geri dönelim. Klein bazı analizanların, analistin yardım etme kapasitesine duydukları hasetten ötürü iyileşmeyi reddettiklerini gözlemler. Ulanovların formülasyonuna göre analizan, analizin işe yaramasını ister ama aynı zamanda istemez de, çünkü gerçekten işe yararsa bütün övgüyü analist alacaktır.4 Böyle bir durumda analist “iyi”, hasta ise “kötü” konumdadır; analizan, analistin yardımını kabul ederek bu farkı onaylar ve hasta olarak kendisini iyileştirene yönelik bağımlılığını açığa çıkarır. O hâlde minnet duymaktansa tedaviyi sabote etmeyi yeğler. İyi ve kötünün tek bir kişide bulunabileceğini, ayrıca bir nesneyle ilişkinin hem hayal kırıklığı hem de gerçek bir değer barındırabileceğini kabul edememesi, öznenin haset döngüsünü canlı tutar. Hudson kardeşler için de benzer bir mekanizma söz konusudur. Blanche, Jane’e “iyi kız kardeş” veya “masum” statüsünü tanıyamaz, çünkü bu Blanche’ı kendi gözünde tamamen kötü gösterecektir. Jane’i iyi olarak görseydi, küçükken babasının ve seyircilerin ilgisinden türeyen çocukça şımarıklığını ve kötü davranışlarını affetseydi, hem boşuna haset ettiğini hem de Jane’e boşuna şiddet uygulamaya çalıştığını kabullenmek zorunda kalacaktı. Kendi üstünlüğünün imgesini sağlam tutmak için Blanche, Jane’e gerçeği söylemez ve onun kazanın sorumluluğunu üstlenmesine izin verir. Kendisine yönelen kötü muameleyi de hak ettiğini bildiği bir ceza olarak sessizce kabul eder. Blanche’ın bu tavrı ilk bakışta “peygamber sabrı” gibi görünür, ama gerçekte Jane’i “canavar fail”, Blanche’ı ise çile çeken “gerçek altın çocuk” konumunda tutan yarılmış yapıyı korur. Böylece Blanche’ın şiddeti, mağduriyetle meşrulaştırılmış olur. Seyirci olarak biz de masum değiliz, çünkü film boyunca Blanche’ın kendi anlatısıyla gözümüzü boyamasına izin veririz. 

Haset eden bir öznenin “Özür dilerim”, “Sana haksızlık ettim” ve “Hayatımda olduğun için minnettarım” diyebilmesi, aslında “İyiden mahrum bırakıldım!” yanılsamasını kırmak demektir. Böylece hayatı boyunca hiç alamadığını sandığı şeyleri aslında çoktan almış olduğunu, kalbinin hiçbir zaman sandığı kadar boş olmadığını kabul etmek zorunda kalır o. Blanche’ın durumunda böyle bir itiraf, Jane’e haset etmek için hiçbir sebebi olmadığını, sadece haset uğruna haset ettiğini fark etmek anlamına gelir. Jane’in sahip olduğu iyinin büyük kısmı, özünde Blanche’tan daha üstün olmasından değil, sevilmiş ve şımartılmış olmasından ibarettir. Suçunu itiraf etmek ve kız kardeşine teşekkür etmek, Blanche’ın kendisi için kurduğu “haksızlığa uğramış, sabırlı ve yetenekli kız kardeş” kimliğinin baştan sona bir yalanın üstüne inşa edildiğini kabul etmesi olurdu. O zaman ilkel haset duygusunun etrafında ördüğü benliğin ne kadar boşuna olduğunu da görmek zorunda kalacaktı. Böyle bir itirafı ancak iş işten geçtikten sonra yapabilmiş olması bu yüzden şaşırtıcı değildir. Blanche, kız kardeşi Jane’i önce “Bebek Jane” yüzünden, sonra da kendi boş hasedi yüzünden iki kere kaybetmiştir; üstelik bu hasedi meşrulaştıran hikâyeye sıkı sıkıya tutunurken eninde sonunda kendini de kaybeder. Ancak hayatının büyük bir kısmını Bebek Jane’in üzerine düşen gölgesini bizzat kendisi inşa ederek, yarattığı gölgeyi de yok etmeye çalışarak geçirdiyse, belki de kaybedecek bir benliği baştan yoktu.

1. Davis ve Crawford’un, kariyerleri boyunca, hatta Crawford öldükten sonra bile devam eden rekabeti, filmdeki iki kız kardeş arasındaki husumeti daha da yoğun hissettirir.

2. Melanie Klein, Envy and Gratitude and Other Works, 1946–1963 (Londra: Hogarth Press, 1975).

3. Melanie Klein, Love, Guilt and Reparation and Other Works, 1921–1945 (Londra: Hogarth Press, 1975).

4. Ann Belford Ulanov ve Barry Ulanov, Cinderella and Her Sisters: The Envied and the Envying (Philadelphia: Westminster Press, 1983). 

film, haset, Melanie Klein, psikanaliz, Robert Aldrich, sinema, şükran, What Ever Happened to Baby Jane?, Zeynep Günal