Çatlaklardan
Taşan Renkler

Doğduğum şehrin köylerine seyrek de olsa yolum düşüyor. Köy havası iyi gelir derler ama herhalde o hava bana gelmeden bitiyor. Belki de üzerimden sekip iyi gelebileceği başka birilerine ulaşıyordur. Karşısına çıkan her detayı fanilikten kurtarmaya yemin etmişçesine kırk beş dakika içinde beş yüz kare fotoğraf çeken heyecanlı bir turiste belki? Ya da yaşadığı apartman dairesine döndükten sonra hakir görüp bir kenara atacağı el yapımı yerel ürünleri hayranlıkla inceleyen bir şehirliye? Neyse, bahsettiğim şehrin merkezine aşağı yukarı bir saat uzaklıkta meşhur bir köy var. Meşhur diyorum çünkü pek tanınmış genç oyuncuların birbiri ardına arzıendam ettiği bir yerli dizinin orada çekilmesiyle parlayan bir yıldız hâlini aldı bu köy. Pastoral güzellemelerle, şehirlilerin köy romantizmiyle turistikleştirilmiş bir köy daha diyebilir miyiz? Demesek eksik kalır.

Başta da söyledim ya, nadir de olsa ben de bulunuyorum oralarda. İstek duyduğumdan değil, genelde birilerini kıramadığımdan. Keşke kırabilsem. Yok yok, aslında keşke kırmadan anlaşılabilsem. Ama itiraf edeyim, bir kez olsun orada bulunduğuma sevindim sahiden. Doğru zamanda doğru yerde bulunulan eşsiz anlardan biri işte. Ve şimdi tam da o eşsiz ânı paylaşmak için yazıyorum tüm bunları. Öyleyse gidelim o güne. 

Yine o ihtişamlı ağacın altındayım. Yine ağacın dallarında değil bir yabancının uzuvlarında. Yüzüme ışıklar patlıyor. Bin, beş bin ışık patlaması önce ölmüş gibiyim. Yine de canlıymışım gibi duruyorum, parmaklarımı bağlı oldukları zemine sararak. Rol yapıyorum diyemem çünkü o nasıl yapılır bilmiyorum. Ben yalnızca hayatta kalıyorum. Can çekişiyorum. Belleğimde geçmişimin ebemkuşağı renkleri var fakat renkler belleğimdekilerden ibaret. Bir de tüylerimdeki giderek soluklaşan, canlılığını yitiren renk cümbüşü var. Kulağımın dibinden eksik olmayan mahşeri insan sesleri, taşıt gürültüleri, bağırtılar kahkahalar, sanki günbegün renklerimi solduruyor. Bir de üzerime dönük nazarlar. İnsanların gözleri, kameraların gözleri… Bazen kendi gözlerim bile. Dışarının çirkinliğini görmektense kendime bir delik açıp içimi seyrediyorum. Beni solduranlardan biri de ben miyim öyleyse? Yok, başka bir seyretme bu. Onlar bana dekor gibi davrandıkça ben canımı hatırlamak için delikler açıyorum gövdeme. Bakalım ilk olarak, yüzüme patlayan ışıklar mı beni solduracak, yoksa açtığım delikler mi beni kurtaracak…

İsmi lazım değil o namlı köyde, yaşı ile ebadı doğru orantılı bir anıt ağaç yaşıyor. Asırlardır orada dimdik duran bu büyüleyici ağaç, yaşı kaç olursa olsun yeterince büyüdüğüne kani olmamışçasına dallanıp budaklanmayı sürdürüyor. Uzuvlarını etrafa müdanasızca açarak haşmetiyle adeta varlığını haykırıyor. Ben ise, her ne kadar kabuklarının arasında tarih saklayan bu ağaca hayranlık duysam da, köye yolum düştüğünde bakışlarımı kaçırarak ondan hızla uzaklaşma ihtiyacı hissediyorum. Çünkü benim, o ağacın aksine, onun her gün tekrar tekrar tanıklık etmek zorunda kaldığı fotoğraf sirkine şahit olmaktan kaçınma lüksüm var.

Sevdiğim bir kitaptan hafızama tutunan bir cümle: Fotoğraf albümü Viktoryen evlerin televizyonuydu. Dönemin cartomania denilen fotoğraf toplama çılgınlığı içinde, albümler dolusu imge, insanların evlerinde fiyakalı koleksiyonlar hâlini alıp konukların ilgisine ve merakına sunuluyordu. Albümlerin zengin yelpazesi içinde “ucube” imgelerinin de hususi bir yeri vardı: E tabii, sineması ucube gösterileri olan bir asrın fotoğraf albümlerinin çehresi de bununla uyumlu olurdu herhalde. Albümlerin korunaklı ortamında, “anormal” addedilenle, “egzotiklik” atfedilenle kurulan kontrollü temaslar, kendi “normalliğini” bir zafere dönüştürmenin, yetmezse de mensubu olduğu camianın “üstünlüğünü” ilan etmenin etkili bir yoluydu; ayrıcalıklarını sağlama almanın sağlamcı bir dışavurumuydu belki? Albümü elinde bulunduran ile albüme konu olanlar arasındaki kontrastı bunlardan ilki lehine vurgulayan bir koleksiyon türü: Önce ucube olarak özneleştirilen, sonra da bu inşa edilmiş öznellikleri birer fotoğraf nesnesine dönüşen insanların teşhir edildiği bir müze. Öte yandan fotoğrafların kapsamı insanlarla sınırlı değildi elbette. Çeşitli hayvanların fotoğrafları da benzer albümlere sıkça konu olmadı mı mesela? Timsahların üzerine çıkarılan çocuklar, yaban hayvanlarının boyunlarına tasma geçirmiş poz veren yetişkinler ve daha neler neler… Bunlar da yapay hiyerarşilerin en tepesinde yer aldığı hezeyanına sıkı sıkıya sarılanların canlı tutmaya uğraştığı rejimin semptomları değil mi? 

İşte o canım anıt ağacın yakınından her geçişimde bir iç sızısıyla Viktoryen evlerinin bu minval fotoğraf albümleri zihnimde beliriyor. Çünkü yağmur kokularından, rengârenk yaşam alanlarından koparılıp sürgün edilen papağanların bir fotoğraf nesnesine, bir tür dekora dönüştürüldüğü yerlerin bu köydeki adresi o anıt ağacın gölgesi. Doğayla kurulan kontrollü temasların merkezi. Biz resmen doğa âşığıyız, ah köy havası da ne iyi geldi, ağaç, göl falan şahane, ay şu hayvanlar aşırı şeker değil miii, bi’ poz da ben şöyle yaparken çeksene

O yüz karası ucube gösterilerinin bir çeşidi canım anıt ağacın altında hâlâ sürüyor. Bir kuple doğa karşısında kendinden geçen şehirli aileler, gözlerindeki tüm ışıltı kaybolmuş, yaşadığı yerle kalan yegâne bağı ortak bir DNA’dan ibaret olan, yaşantıları tüylerinden başka renk barındırmayan papağanların hüznüyle sarmalanan “neşeli” köy hatırası fotoğrafları çekiliyor o ağacın gölgesinde. Fotoğraf kuyrukları oluşuyor; bağırışlar kahkahalar, patlayan flaşlar, hepsi papağanların üzerine saçılıyor. Her gün, durmadan. Yağmur kokularından, rengârenk yaşam alanlarından koparılıp sürgün edilen papağanlar, ağacın dallarında değil, bir yabancının uzuvlarında, hatıra fotoğraflarına dönüşüyorlar… DI. Fakat o gün… başka bir şey oldu. 

O gün oradan geçerken de yine başımı kaldırmaz, utançla önüme eğerdim kesin. Havadaki ani değişim beni afallatmış olmasa… Fakat temmuz ayının o kavurucu, nemli gününde, vakit daha akşamüstünü bile bulmamışken önce hava aniden kapandı. Hem de ortada ne bulut vardı ne de başka bir şey. Rüzgârsız, hatta bezdirici derecede durgun havaya rağmen anıt ağacın yapraklarında hareketlenmeler başladı ve yalnızca birkaç saniye içinde dallar da dalgalanarak bu beklenmedik dansa eşlik etti. Bulunduğum yerden başımı çevirip de ağaca dikkat kesilince, papağanla beraber fotoğraf çektirmeye hazırlanan çocuklu bir ailenin ağacın altında dikildiğini gördüm. Aile fertlerinin yüzlerinde havadaki anlık değişimden kaynaklanan bir hayret ifadesi belirmişti belirmesine ama besbelli ki akılları daha ziyade en havalı pozlarının hangisi olacağıyla meşguldü. Çok geçmeden asıl şok edici gelişme yaşandı. Yapraklardan kopup aşağıya dökülen kan damlaları ağacın altında bekleyen ailenin üzerine damlamaya başladı. Önce bir damla. Sonra iki. Çişeler gibi başlayıp saniyeler içinde sağanak hâlini alan bir kan yağmuru.

Hem fotoğraf çektiren aile hem de fotoğrafı çeken köy esnafı, üzerlerine düşen kan damlalarının dehşetiyle yüzlerini göğe çevirmiş dallara bakarken ağacın gövdesinden bir çatırtı duyuldu. Aslında “çatırtı” ifadesi duyulan sesi tarif etmekte epey cılız kalıyor. “Tok sesiyle saniyelerce uzayıp giden bir gök gürültüsünü andıran kuvvetli bir ses duyuldu” demek gerçeği daha fazla yansıtır. Ağaç sapasağlam, kıpırtısızca yerinde dururken, göğü inletecek denli kuvvetli olan bu sesin ağacın neresinden geldiğini saptamak başta hayli güçtü. Yine de o dehşet dolu “Eyvah, ağaç devriliyor!” nidaları etrafı sardı ve ağacın altındaki fotoğraf kafilesi hızla kaçıştı. Sesleri işiten civardaki yerel halk ve fotoğraf çektirmek için sıraya girmiş bulunan turistler de dört bir yana dağılıp olan biteni izlemeye koyuldu. Baştaki haykırış ve nidalar da bu noktada kesilmişti. Hayret ve dehşet yetişkinlerin seslerini içlerine gömmüş olacaktı ki kimseden çıt çıkmıyordu. Etrafta duyulan tek insan sesi, az önceki ailenin korkudan ağlamaya başlayan çocuğunun çatlamış sesiydi ki onu yatıştırması gereken yetişkinlerin hepsi kendi derdine düştüğünden çocuğu sakinleştirmek şöyle dursun, güvenli bir yere taşımak bile akıllarına gelmemişti.

Bu curcunaya kayıtsız görünen bir tek kişi vardı: Papağan hâlâ ağacın altında, fotoğraf kareleri arasında tüneyerek beklediği tahta çubuğun üzerinde hareketsizce duruyordu. Dökülen kan damlaları ya bir şekilde onu teğet geçiyor ya da tüylerine tutunmadan yok oluyordu, emin değilim. Normal koşullar altında onu fazlasıyla tedirgin etmesi muhtemel sesler bile hareketsizliğini bölebilmiş değildi. Daha birkaç gümbürtü önce yanında fotoğraf çektirmek için sırada bekleşen insanların hepsi onu unutmuş, bütün bütüne ağacın hareketlerine dikkat kesilmişti. Tutsak ettiği kuşların tüylerinden kendine ekmek teknesi inşa eden köy esnafı bile papağanın varlığını unutmuş gibiydi, görünüşüne bakılırsa korku içinde fısır fısır bir şeyler mırıldanarak pürdikkat ağacı izliyordu. Bu arada ağaçtan yayılan gümbürtüler, değil kulakları acıtmak, civardaki insanların etlerini kesecek şiddete erişmişti. Nihayet devasa, görkemli bir papağan, ışıltılı renkleriyle etrafı aydınlatarak anıt ağacın gövdesindeki kabukların arasında bulunan incecik bir çatlaktan dışarıya bir ok gibi fırladı. Ağacın etrafında tam bir daire çizmişti ki onu başka kuşlar izledi: Onlarca kuş, ardından tahminimce yüzlercesi… Güçlü kanat sesleri eşliğinde boy boy, renk renk tropikal kuş, incecik çatlağı arkasında bırakarak ağacın gövdesinden dışarıya akın ediyordu. Onlar ağaçtan dışarı fırladıkça, etleri kesen ses dinerek yerini bir dolu kanat sesine bırakıyordu. Aynı şekilde göğün karanlığı da giderek dağılıyordu fakat bu kez de kuşların yoğunluğundan göz gözü görmüyordu. Rengârenk tüylerden, kanatlardan mürekkep dev bir gökkuşağı sarmıştı sanki göğü. Yüzlerindeki ifadelere bakılırsa insanlar korku ile büyülenme arasına sıkışmış gibiydi. Korku ağır bastığından kaçıp gitmek isteseler de besbelli ki mıhlandıkları yerden kımıldayamıyorlardı. Ağaç hâlâ yekpare, gururla salınıyor, papağan ise tek bir tüyü bile oynamadan yaşananları dikkatle seyrediyordu. Kanlar durmuş, kuşlar bir girdap oluşturacak kadar hızlı uçmaya başlamıştı. Tüneğin üzerindeki papağanın gözleri belirgin bir şekilde aydınlanmaya başladı, gözlerinden başlayan ışıltı tüylerine yayıldı ve ilk kez, kanatlarını oynattığını gördüm. Tahta çubuğun üzerinden hızla havalanıp bir süre gözden kayboldu. Lakin yokluğunu pek kimsenin fark ettiğini sanmıyorum. Tepemizdeki renk girdabı hipnotize ediciydi ve dikkatin neredeyse tamamını kendi üzerinde topluyordu. Belki de ben, ağacın etrafında toplanan kalabalığın dışında ve epey uzağında durduğumdan olan biteni daha geniş bir açıdan izleyebiliyordum. Papağan geri dönecek mi diye etrafı kolaçan ederken zaman mefhumumu hepten yitirdim. Ve evet, yanında başka papağanlarla birlikte –büyük olasılıkla orada turistik amaçlarla tutulan diğer kuşlardı bunlar– geri döndü. Sırf bu kadar da değildi. Onların dönüşüyle beraber, başta tavuklar olmak üzere köyün diğer tutsak kuşları da ağacın bulunduğu meydana hızla akın ediyordu. Sayısını çıkaramayacağım kadar çoktular. Hızla ağaca yönelmeleri, yerlerine mıhlanmış hâldeki kalabalığın bakışlarının gökyüzünden kopup onlara çevrilmesine ve insanların irkilerek oldukları yerde büzüşmesine neden oldu. Hâlâ kimse bulunduğu noktayı tam manasıyla terk edemiyordu. Köyün dört bir yanından oraya doluşan kuşlar birbiri ardına ağacın gövdesindeki çatlaktan geçerek gözden kayboldular. Fotoğraf sirkinin azat olmuş papağanları da süzülerek geçti arkalarından. En sonunda da gökteki büyülü renkler, geldikleri hızla döndüler çatlaktan içeri. Son kuşun geçişiyle çatlak kapandı, ağaç sustu, yapraklar durdu, dallar sakinledi. Geriye sadece, temmuz güneşi altında, kıpkızıl kana bulanmış bir insan kalabalığı kaldı. Ağaç baştakinin neredeyse aynıydı, sadece daha da serpilmişti sanki. Belki bir de bulunduğu yere daha sıkı tutunuyordu artık.

O gün iyi ki oradaydım.

Bitmedi. Daha çok çatlaklar açacağız dünyanıza.

Damla Karadeniz izniyle

ağaç, Damla Karadeniz, hayvan, kuş, öykü, renk