Boşluğun Özlemi

I’ll wait to tomorrow 
Tomorrow’s so far 
“Mirage”

Bazı günler, daha o günün içerisindeyken, yarını özlüyorum. Genellikle böyle yarınların özenilmiş planları olmuyor; sabahın erken saatlerinde süslü şehirlere iniş yapacak bir uçak biletim, susamışlık hissiyle sayfalarını çevirerek erittiğim bir romanın kalan son on sayfası ya da hayatımda ilk defa göreceğim birinin varlığının heyecanı da olmuyor. Yarını bugünden özlediğim günlerde, özlem duygusunun tazeliğini, ertesi günün ilk ışığına yaymak istiyorum sadece. Bu günler, hayatın dinamiği içerisinde tazelemeyi unuttuğum duygunun, özleme duyulan özlemin günleri oluyor. O gün hiçbir şey yapmıyor; müzik dinlemiyor, imajlar içinde kaybolmuyor, hatta bazen yemek bile yemiyorum. Sadece bekliyorum. Yarını, bugünü bitirmeden bekliyorum.

No need to plan a ride when we get down 
“No Show”

Yarın bugün oluyor. Bu sefer de daha öncesinde hiç bulunmadığıma emin olduğum bir yeri özlüyorum. Ağaç dallarının istilasına uğramış, betonlarına sarmaşıklar dokunmuş eski bir süs havuzunu, sade bir kış günü havalandırma sisteminin sıcaklığını anımsadığım kapalı otoparkı ya da tortulu kayalarla kaplı, kalabalık bir çölü özlüyorum. Bu betimlemelerin zihnime yer edişini muhtemelen yıllar öncesinde okuduğum bir kitabın ıssız cümleleri sağlıyor. Özlenen yerin neresi olduğunun da bir önemi yok, hatta bu yerlere varmasam da olur, yaklaşabilmem yetiyor. Günlerce gidilen bir yolda kaç kilometre kaldığını gösteren tabelaları izlemenin sabrı, varılacak yerin hazzından daha tatmin ediyor. En sevdiğin şarkıyı dinleyebilmek için öncesinde yedi şarkı dinlemen gerekiyorsa, insan sekizinciyi daha da seviyor.

It’s a hot day in the city 
Don’t let the heat make your decisions 
“Mona Lisa”

Verdiğim kararları özlediğim zamanlar da oluyor. Kararlar, başlangıcı ve sonu olan sessiz sözleşmeler. Kendimle aramda olan bu sözleşmelerin süreçleri, en özlem duyduklarım. O gün verdiğim hayati ölçekli bir kararı havanın nemi, adını dahi bilmediğim üçüncü lig takımlarının arasında oynanan maçın skoru, hatta elektrik faturamın küsurlu rakamı bile etkiliyor. Kararın ilk anından, sonucunu öğrendiğim ana dek, sonlandırdığım zaman çizelgesi izini bırakıyor. Kararların kendisini ya da sonucunu değil, arada yaşananların bıraktıklarını özlüyorum.

I saw you screamin’ 
If only internally 
“Pavement”

Aklıma gelen gösterişsiz bir fikri o an not alamıyorsam unutmamaya çalışıyorum. Aradan belki de saatler geçiyor, fikri hafızamda hep tazeliyor; unutmuyorum. Bulduğum ilk kâğıda kabaca yazıyorum. Okuduğumda aklıma gelen ilk fikrin bu olup olmadığına emin olamıyorum. Fikir, başka bir fikrin içine giriyor. Karşıdan karşıya geçebilmek için aynı geçidi kullanıyorum; ama geçit olmasaydı da, karşıya geçebilirdim diyorum.

Don’t try to understand what you are 
Don’t try to make it more than it is 
“Don’t Try”

Bazen de eskiden olduğum kendimi özlüyorum. Değişiyorum, her gün, bir önceki günün daha iyisi olmuyorum. Daha bilgili, daha dürüst ya da daha ahlaklı da olmuyorum. Bazı günler oluyor ki, o günler dünya için ne kadar da düzgün biriydim diyorum. O günlere dönebilmeyi diliyorum. Bedenimi, fiziksel olarak kapladığım alanı düşünüyorum. Kapladığım alanın dünyaya olan etkisini kendime anlatıyorum. Fiziksel ağırlığımın yalnızca tükettiği zamanları hatırlıyorum; tükettiğim ürettiğimin ne kadar da gerisinde, diyorum. Umutsuzluğa kapılmamak için hiçbir neden yokken, umutsuzluğa kapılmıyorum. Bir gün, çözeceğim diyorum. Bir günün hayali, şu anda olduğumu büyütüyor.

I need a new attitude, with a frame of mind 
“Windows”

Önyargı hiçbir zaman peşimi bırakmıyor. Uyandığımda, bugün önyargılı biri olmayacağım diyorum ve bunu aklımdan hiç çıkarmamaya çalışıyorum. Biriyle konuşurken, diyaloğun seyrini oluşturan kelime tercihlerimi “önyargılı davranma” uyarısı belirliyor. Bunu yapmaya çalışırken bile, önyargılı olduğumu biliyorum. Önyargı, iletişim kurduğum her kimse, daha iyi anlamama olanak sağlıyor. Önyargıyı empatiye dönüştürüyorum. En azından deniyorum. Bazen bir fotoğraf için çerçeve seçmem gerektiğinde, çerçeveye göre fotoğrafı seçiyorum.

“Embarcadero”

Uzaklardan büyük bir patlama sesi geliyor. Kulağımı sağır eden patlama sesinin bir saniye öncesindeki sessizliği özlüyorum.

What I gotta do to find a girl whose loving is more than true? 
“Girl Like You”

İlk defa gittiğim şehirde tanıştığım birinin hayatım üzerinde yarattığı etki, büyük bir patlamanın ardındaki sessizliğe benziyor. Patlamadan bağımsız olarak o sessizliğe sığınıyorum. Yaz sıcağının ertesi zamanları, serin sokaklarda votka karıştırılmış Pellegrino şişelerinin çınlama sesleri, düzgün bağlanamamış siyah Converse’lerin bağcıklarına karışıyor.

I think you and I just weren’t thinking right 
It’s so wild, everybody went and changed overnight 
“You and I”

“Berlin” yazılı sticker’larla bezenmiş çizgili tişörtler eşliğinde verilen ilk söz, ertesi sabah zıt rotalara doğru yol alacak uçaklarla bavullara kaldırılıyor.

This apocalypse is never ending 
Starting a second life and keep moving 
“Labyrinth”

Bazı geceler farkında olmadan sağ kolumun üzerinde uyuyorum. Uyandığımda bir süre karıncalanma hissi enigmatik bir biçimde kolumdan vücuduma yayılıyor. Bu kısa süreli hissin asla sonu olmayacakmış gibi hissediyorum. Ardından kolumun nasıl normale döndüğünü bile anımsamıyorum. Korktuklarım kadar, korkmadıklarım da başıma geliyor.

I swear I spent most my night just looking 
Up in the sky while my mind imagines 
“Inside My Head”

Şehrin uyuduğu saatlerde yürüyüşe çıkma alışkanlığı edindim. Sabah beş civarı en ideali hatta. Televizyon izlerken uykuya dalmış insanların oturma odalarından gökyüzüne karışan renkli televizyon ışığı, bozuk elektrik direklerini onarmaya gelen belediye çalışanları, fırınlarda içilen un bulaşmış sabah kahvesi; hepsi yürüyüşe eşlik ediyor. Yaşadığım yerdeki insanların çoğunun o an uyuduğunu biliyor olmak, kendime olan güvenimi artırıyor.

What is wrong with this world? 
It’s got me thinking too much 
“W.I.W.W.T.W.”

İyi ki bu dünya böyle. Ve iyi ki, Toro y Moi’nın düşüncelerine kenarından köşesinden de olsa eşlik edebiliyorum. Hatta bu durumu oldukça lüks buluyorum. Bir albümün içine girip, onu kendi dünyana adapte etmek insanoğlunun sahip olduğu en güzel meditasyon biçimlerinden biri; en azından benim için öyle. Farklı coğrafyalar, farklı ırklar, farklı dinler; dertlerin benzerliği, rastlantının en kutsalı. Bahsettiğim dert olumsuz da değil, olumsuzsa bile; yapıcı olmaya meyilli bir olumsuzluk.

Toro y Moi, Boo Boo,
kapak fotoğrafı: Harry Israelson,
albüm ambalaj tasarımı: Chaz Bear

Toro y Moi, bu yaz Carpark Records etiketiyle yayınladığı Boo Boo albümünde kalp kırıcı ses tonuyla şarkı söylediğinde bile hiçbir şey umutsuzlukla tınlamıyor. Geçirdiği trafik kazasının ardından farklı biri gibi hissetmesi, geride bıraktığı yaz aşkı; onu izole olmaya itiyor. Albümün tanıtımı için turneye çıkmıyor, Boo Boo’yu kendi başına deneyimlemeyi tercih ediyor. Her geçen gün artan ünü, Toro y Moi’yı hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığına ikna ediyor. Boo Boo, boşluğa duyulan özlemin nesnesine dönüşüyor. Özneler, hayatının geri kalanında asla aklından çıkmayacak olan yaz aşkı, ünlü biri değilken de dinlediği müzik grupları, şu an gerçeğine sahip olduğu her şeyin hayalini kurduğu zamanları temsil ediyor; kısacası her biri, boşluğu vurguluyor. Boo Boo’yu ilk albümünden itibaren geride bıraktığı yedi yılın kazandırdığı şöhretin yorucu hesaplamalarıyla değil, ilk zamanlarındaki boşluğa duyduğu özlemle kaydediyor. Benim her şarkıda deneyimlediklerimi kabaca karaladığım yukarıdaki satırlar da, özlemle ilgili olsa gerek.

Genç insanlar kendilerine örnek alacak birilerine ihtiyaç duyar. Hayatımın belli dönemlerinde bu ihtiyacımı farklı insanlarla özdeşleştirdim; Toro y Moi da bunlardan biri. Yazdığı basit ama incelikli şarkı sözleri, kemik gözlükleri, Instagram için çektiği özensizmiş gibi gözüken, ama dakikalarca incelediğim fotoğrafları, her tarafı yırtılmış Vans ayakkabıları, çekingenliğini gizleyen bol kazakları; hepsi kendinden daha emin bir birey olabilmem için beni etkiliyordu. Bu birinin hayranı olmak, ya da özenmekle ilgili değildi. Bu, sadeliğin en büyülü şey olduğunu anlamış birinin baştan sona paket hâlinde kendini dünyaya karşı sunma yönteminin, benim üzerimde bıraktığı etkiydi. İnsan dünyaya karşı kendini sunma yöntemi geliştirmeli miydi, bilmiyorum, ama öyle bir plan olacaksa da, böyle olmalıydı. Ayrıca Toro y Moi, geçirdiği göz çizdirme operasyonundan sonra gözlüklerinden kurtulmuş ve gerçek ismi olan Chaz Bundick’i, Chaz Bear’la değiştirmişti. Gözlükleri yokken Chaz Bundick gibi hissetmediğini söylüyordu ve o dönemde kaldığı bir kampta ayılardan korktuğunu da anlamıştı. Örnek alınacak biriydi işte.

Bir albümün son paragrafı, albüm kapağıdır. Bazen bu durum tam tersi de olabilir. Yeni yayınlanmış bir albümü dinlemeye başlamadan önce kapağını detaylıca inceliyorum. Şüphesiz bu süreç yaşayacağım müzikal deneyimi derinden etkiliyor. Bazı durumlarda da albümün kapağından hiçbir çıkarım yapamıyorum, baştan sona her şarkıyla ilgili notlar almam gerekiyor. Şarkı sözleri, sıralanış biçimi, uzunlukları; her şey anlamlandırmada rol oynuyor. Sonunda puzzle tamamlanıyor ve kapağın albümle olan ilişkisini yavaş yavaş anlıyorum. Boo Boo’da da böyle oldu; fotoğrafı daha önce de birlikte çalıştıkları yakın arkadaşı Harry Israelson çekmişti. İlk baktığımda Chaz’ın elinde tuttuğu şeffaf parçaya bir türlü anlam verememiştim. Chaz, yine her zamanki Chaz’dı. Kare şeklindeki asetat parçanın kontrastı fotoğrafın geri kalanına göre daha farklıydı ve yüz hizasındaydı. Fotoğraftaki en önemli odak noktası olan bu vurgunun sırrını çözmeliydim. Çoğu zaman insan, ürettiği her neyse, doğal olarak kendiyle ilgili ipuçları eklemeye çalışırdı. Toro y Moi da, albümü üretim sürecinde üzerinde durduğu “boşluğa olan özlemi” bir anlamda yakınlık/uzaklık ilişkisiyle kişisel sayılabilecek bir tutumla inceliyordu. Elinde tuttuğu boşluk, kendisiyle ilgiliydi. Boşluk onun için çok yakın olmasına rağmen, bir süredir uzaktaydı. Ve bu albümle tekrar, boşluğa yakın olmak istiyordu. Bu basit bir portre fotoğrafıydı; izole bir ortamda asetat kâğıdını tutan adamın portresi. Ancak “şeylerin” ne kadar az olursa olsun, göründüğünden fazlasını söyleme çabası Toro y Moi’nın kendisini hayatta olmak istediği yere konumlandırma isteğiyle de ilgiliydi. Boo Boo, zihnimdekileri aktarabilmek için asetat kâğıdını, bana uzatıyordu.

Toro y Moi, fotoğraf: Andrew Paynter
(Chaz Bear izniyle)

Atahan Yılmaz, Boo Boo, müzik, özlem, Toro y Moi