Hayatımın bir Yeni Roman olabileceği fikri…
Neden, çünkü Yeni Roman akımının teorisyenlerinden Alain Robbe-Grillet’nin de üstüne basa basa belirttiği gibi hayatımı gerekli görüyorum. Hayatımın olması gerekli, benim için gerekli. “Ben” olmaya ihtiyaç duyuyorum. Ama burada ince bir aporia yatıyor: Kendi kendisini sağlayan bir gereklilik, sadece kendisine faydalı bir yararcılık. Hayır, böylesine fayda bile denemez. Dünyanın bana ihtiyaç duymaması ama benim kendimi yine de gerekli hissetmem… Bunun için kendimi bir şeyin hizmetine sokmaya çalışmam… Ama bunu yapınca ne çıkıyor meydana? Spinozacı terimlerle daraldığımı, etkinlik alanımın daraldığını hissediyorum ve bu bende mutsuzluk yaratıyor.
Ve sorguluyorum: Neden bir şeyin hizmetine girmek istiyorum? Nedenleri genel geçer varsayımlarımızda yatıyor.
- Evrim fikri. İşe yaramayan her şeyin vadesi bir gün dolar. Dahası, işe yaramayan şeylerin bu dünyada âtıl kalması ve ilk fırsatta onlardan kurtulunması doğaldır. İşe yaramayan şeylere evrim güler. Onların ömürleri kısa ve zavallıdır.
- Ekolojik kaygı. Evrim fikrine paralel olarak bir diğer evrensellik çabasında olan bakış ve akabinde çıkan kaygı da insan ırkının nüfusunun dünya üzerinde ağırlık yapacak derecede artmış olması. Bu da her bir bireyin sırf doğduğu için vicdan azabı duyması anlamına geliyor; eğer argümanın ne demek istediği iyi anlaşılır ve içselleştirilirse. Sadece tüketiyoruz. Kendini meşru kılman için sessiz, izsiz, pisliksiz… Hiçbir şeye sahip olmaman, yalnızca vermen ya da hayır, iade etmen gerekiyor. Buna ise ilk isyan eden beden oluyor. O zaman incelelim, hiçbir şey olalım. Güzel bir başkası, hatta insanlık için…
- Toplum düşüncesi. Bu da evrim fikrinden türeme. Topluma yönelik olunmalıdır, insan içinde bulunduğu topluma karşı sorumluluk duymalıdır. İnsan elbette yaşlandığında bakıma muhtaç olacaktır; o hâlde o vakte gelene kadar kendisine toplumda bir yer edinmeli ve zayıf düştüğünde dahi onu sigorta ya da komşuculukla kalkındıracak bir yöntemi garantilemelidir.
- Ölümden korkmak. Eğer bir şeye adarsam kendimi (mesela bir dava, sektör, aile ya da sanata) ben öldükten sonra dahi o şey yaşamaya devam edeceğinden (en azından onun ömrü benimki gibi biyolojik ve aşılamayacak sınırlara dayanmadığından ölümsüzlük ihtimalini potasında barındırabileceğinden) dolayı ona adanmak soyut anlamda ve çabam ölçüsünde varlığımı yaşatmaya devam etmek anlamına gelir.
- Neden arayışı. Eylemek için bir nedene ihtiyaç duymamız gerektiğini öğrendik. Herhangi bir şeyi neden yaptığımızı kendimize sormamızın iyi olduğunu öğrendik. “Neden yaşıyorum?” sorusunu ise cevaplandıramıyorum. Bu durum sanılanın aksine hayata karşı istencimi azaltmıyor. İtiraf etmeliyim ki intihar hiç aklımdan geçmedi. Kendimi doğal akışında bir şeyler yaparken ve pasif bir hâlde yaşarken bulsam dahi geleceğin müphemliğinin mevzu bahis olduğu dönemlerde durup bu soruyu kendime sorduğumda sanki bir tür öz nefret içinde olduğumu hissediyorum. Kendimi sevmek, kendimi devam ettirmek için gerçekten de dışsal bir nedene mi ihtiyacım var?
Ben, hiçbir şey için gerekli olabilir mi? Bir Yeni Roman misali sadece ben olduğum için? Evet, bir anlamda bildiğimiz başka bir klişeye tosluyorum: Sen biriciksin, senin gibi başkası gelemez. Öte yandan biricikliğimi başkasının bana kabul ettirmesine, bununla bir şey yapmaya dahi ihtiyaç yok. Biriciksin, o hâlde kendini sevmelisin. Biriciksin, bu sebeple önemlisin.
Ben “ben”im ama hiçbir şey için önemli değilim. Yine de gerekliyim ama bunu bir başkasına kabul ettirecek zemine sahip değilim. Robbe-Grillet’nin söz ettiği gibi bir Yeni Roman, yazar ve dünyası gibi bir “ben”den bahsediyorum. O hâlde kaygılar benzer.
“Sanat, yazarının mesajını süslemekle yükümlü, parlakça renkleri olan bir zarf, bir bisküvi paketinin etrafındaki yaldızlı bir kâğıt, bir duvardaki sıva, balığa lezzet katan bir sos değildir. Sanat bu tarz hiçbir hizmetkârlığa boyun eğmez; önceden belirlenmiş herhangi başka bir işleve de. Kendisinden önce var olan hiçbir gerçeğe sırtını dayamaz ve denebilir ki, kendinden başka hiçbir şeyi dile getirmez. Kendi dengesini kendi kurar, kendi anlamını kendi yaratır. Zebra gibi dimdik ayakta durur; ya da düşer.
Böylece geleneksel eleştirimizin gözde ifadesinin saçmalığı ortaya çıkıyor: “Filanca kişinin söyleyeceği bir şey var ve bunu güzel söylüyor.” Tersine, gerçek yazarın söyleyeceği hiçbir şey olmadığı ileri sürülemez mi? Gerçek yazarın yalnızca söyleme biçimi vardır. Bir dünya yaratmalıdır, ama hiçbir şeyden, bir toz zerresinden…”1
O hâlde Robbe-Grillet’nin Yeni Roman reçetesinde bazı adaklar adanmalı. Bazı kaygılar geride bırakılmalı, roman türünü kurtarmak için. Bazı kaygılar geride bırakılmalı, insanın kendini kurtarması için.
Soru: neden roman türünü kurtarmak gibi bir çabası var?
Cevap: Böyle bir çabası yok. Bu bir sonuç. Bu, edebiyat eleştirmenlerinin ona söylediği şey, “Robbe-Grillet’nin falancaya benzemez bir tutumu var.” Onların sorusuna bir cevap: “Bu da edebiyat mıdır şimdi?” O da diyor ki sitemle ya da sitemsizce: “Sizin roman dediğiniz ölü bir roman. Babaanneniz de güzel bir kadın olabilirdi ama yaşamıyor artık. Roman diye bir tür varsa eğer, onun geleceği kendine benzemezliğinde yatıyor, hatta bu benzemezlik de her seferinde yeniden, geleceğin romanının prensiplerini önce anlayıp sonra unutarak icra edilmeli.”
Aslında sadece ifade etme arzusu var. Ve nasıl bir çocuğun cümlelerine “Neden bunu soruyorsun, bunu merak ediyorsun, bunu bana anlatıyorsun?” demiyor ve olduğu gibi onun için gerekli, onun tarafından meşru kabul ediyorsak, dahası bunu bazen hoş, tatlı, naif buluyorsak, ona benzer olarak sanat eserinin ve bilakis bu tarz romanların da kendiliğinden oluşagelmiş bir yapıları, tarzları olduğunu kabul etmeliyiz. Bu nedenle de her biri farklı, yabanıl bir çiçek tarlası gibi uyumlu bir uyumsuzluk içinde.
Robbe-Grillet edebiyat okumuyor, bir roman yazıyor ve sadece kendi istediği şekilde; yaşamını ancak böyle anlatabileceği için, roman sadece o şekilde yazılabileceğinden. Ancak sonrasında bu bir teoriye dönüşüyor.
Yaratımın Noksan Bıraktıkları
Ilya Ehrenburg: “Endişe bir burjuva kusurudur. Biz her şeyi yeniden inşa ediyoruz.”
Yeni Roman’da aşağıdaki unsurlar yok.
- Karakter. Baş karaktere neden böyle davrandığını açıklama amacı güden bir arka plan hikâyesi, bir karakter seti, özellik, konumsallık verilmiyor. Karakter anonim değil, adı bile olabilir gerekirse. Bir ailesi de. Ve yaşayabilir hepimizin yaşadığı gibi. Ama o bir şeyi temsil etmek için orada değildir. Biz de bir şeyi temsil etmek için orada değiliz aslında ama hayatımızı yaşarken kendimizi bazı ideolojileri, grupları, görüşleri temsil ederken bulabiliyoruz. Bu karakter bizden daha tutarlı, daha meşru değil.
- Hikâye. “Hikâye yok” demek “Olay yok” anlamına gelmiyor. Aslında belki de sadece olay var. Bu olaylar arasındaki zamansallık ilişkisi ise (mevcut olsa dahi) kronolojik ilerlemiyor. İlerleyici bir zamandan muaf tutulmuş bir hikâye. Bir röportajda Michel Butor çok güzel anlatıyor Yeni Roman teorisyenlerinden Nathalie Sarraute ve Robbe Grillet’in yazımları arasındaki farkı ve bence bu hikâyeden muaf olma durumunun nasıl farklı farklı yaşanabileceğini de gösteriyor bize. İlla Albert Camus’nün “absürt” hikâyelerine varmamıza gerek yok. Bir nevi diyor ki Butor, Sarraute hikâyelerinde basitin arkasındaki karmaşıklığı, söylemin arkasındakini ele geçirmek isteğinde, psikolojik temelli, banal söylemin arkasındaki o dünyanın peşindeyken, Robbe-Grillet tamamıyla kişileri çürümeye bırakıp gövdeleri inceliyor. Bir gövde ne yapar, nasıl hareket eder bunun peşinde. İkisinde benim ortak gördüğüm şey ise tutarlı bir imaj çizmek gayesinde bulunmayan insanlar olmaları. İnsanlar bir şey yapıyorlar ve (kâh tinsel kâh cismani düzlemde bulunsun bu yaptıkları) mesajlardan bağımsızlar. Elbette okuyucu onları bir konuma yerleştirebilir, bir şema atfedebilir onlara. Bu belki de istenilen bir şey olurdu. Güzel olan, okuyucunun da romanda istediği mesajı bulmakta özgür olması. Bir arkadaşınız veya kendiniz veyahut yakın mercekten baktığınız herhangi biri içinde birden çok kişilik barındırıyor ya, onun gibi. Öte yandan, uzaktan gördüğünüz biri, yoldan geçen birisi de kâh kıyafeti kâh yüzü, tavrı vesaireyle herhangi biri olabilir ya, sonsuza sıçrayacak kadar çok ihtimalde kişiliği yorumlanabilir hani, onun gibi de.
- Angajman. “Maalesef hikâye artık kimseyi ikna etmiyor; roman tarzı şüpheli olduğu sürece, aksine, itibarsızlığının nedenini ruhbilimin, toplumcu ahlakın, dinin üzerine atabilir. Bu alanlarla ilgilenen deneme okuyacaktır, bu daha emin bir tür. Edebiyat bir kez daha uçarı kategorisine geriletilmiştir. Tezi olan roman hemen en aşağılık tür oluverdi bile… Yine de, birkaç yıl önce, yeni ‘angajman’ giysileri içinde, solda bu türün yeniden doğduğunu gördük; Batı’da da daha iddiasız renklerle ‘toplumcu gerçekçilik’ [var].”2 Robbe-Grillet doğal olarak bunların hepsinden uzak durmakta.
- Biçim ve içerik. Bu da o zamanın bir tartışmasından esinle ortaya atılan bir ikilik. Angajmanın, bir mesaja sahip bir roman yazmanın karşısına yazarın büyüklüğünü betimlemelerinde, metaforlarında, dil ustalığında arayan biçimci bir teori çıkartılması durumu. İkisinde de aynı soru: Roman ne içindir? Toplumsal değerleri yaşatmak için mi yoksa sanat için mi? Sanat içinse burada sıradan bir insanın yapamayacağı şeyi yapma iddiası vardır: Güzeli görmek, dünyayı güzelleştirmek, görüntüyü apaçık kılacak şekilde onu metaforlarla bezemek. Yani şunu söylemek: “Siz buluta bakınca sadece bulut görüyorsunuz, hâlbuki ben orada hayvan krallığı görüyorum, rüyalar âlemi görüyorum, Tanrıyı görüyorum.” Yani roman hayatta sizin bulamayacağınız hikâye serilerini bulmak, zenginlik yaratmak için gerekli. Yeni Roman ise bunun karşısında komik kalıyor çünkü o, sadece var. Bunun yüzünden suçlanıyorsak eğer der Grillet, “Suç, dünyada, insan olmayan, ona hiçbir işaret göndermeyen, onunla ortak hiçbir yanı olmayan bir şey olduğunu söylemektir. Onlara göre suç, özellikle, hiçbir yüceltme girişimine kalkışmadan, bu ayrımı, bu mesafeyi saptamaktır.”3
Evet, dünyada insan olmayan bir şey vardır. Jean-Paul Sartre’dan destek alarak diyebiliriz ki dünyaya bakışımızı gönderiyoruz ama o bize karşılık vermiyor. Dünya bize geri bakmıyor.
Ama bu trajik bir durum mu? İnsan trajik bir yalnızlık içinde mi? Günümüzü bir “bulantı” hâlinde geçirerek mi ancak ayılabiliriz aslında ne olduğuna?
Trajedinin Ötesinde
Belki Sartre ve Camus gibi yazarlar dünyayı insandan koparmak yolunda cesur bir adım attı fakat bu yeterli değildi çünkü bulantı ya da saçma edebiyatı hâlâ dünyaya karşı bir tepkisellik içindeydi. Sadece olanı yazmıyor, onu yorumluyorlardı. Duygusal bir çerçeve çizip dünyaya atılmışlığımızı duygular üzerinden bir soruna dönüştürüyorlardı. Mutsuzluğumuzu gerçek kılsalar dahi bunun semptomlarını ortaya çıkarmak için dünyayı didiklemek, her günü zorla, can çekişerek yaşayan karakterler yaratmak… Yeni Roman bunlara da karşı çıkıyor. Evet, bu yazarlar dünyaya yöneliyorlar ve orada insanı bulamıyorlar belki ama, Robbe-Grillet’nin deyimiyle bu yazarlarda hâlâ “şeyler ile düşünmek söz konusudur, şeyler hakkında düşünmek değil.”4
Dünyayla suç ortaklığını reddetmek istiyor Yeni Roman. Şeyleri bizim hakkımızda bazı yasalar, bilgiler açığa çıkarmak için kullanmak yerine sadece kendilerine gönderme yapan şeyler olarak rehavetlerine gömülü bırakma isteği baskın geliyor. Onları bir zorundalıktan kurtarmak istiyor aslında Robbe-Grillet. İnsan trajik bir yaratık değildir. İnsan mutsuz olmak zorunda değildir. İnsan dünyada kendi trajik durumunu görmek zorunda değildir. İnsan her akşam “gün bitiyor ve hayat sonlu” diye üzülmek ve bunu da dünyanın bir yasası olarak görmek zorunda değildir.
“Bir soru öylece asılı duruyor: Trajediden kaçmak mümkün müdür?
Bugün bütün duygularıma ve düşüncelerime hükmediyor, beni yukarıdan aşağıya yönetiyor. Bedenim hoşnut, yüreğim memnun olabilir, bilincim hâlâ mutsuz. Bu mutsuzluğun, bu dünyadaki her şey, her mutsuzluk gibi, uzamda ve zamanda yer aldığına garanti veririm. İnsanın bir gün bundan kurtulacağına garanti veririm. Ama bu gelecek konusunda hiçbir kanıta sahip değilim. Bu benim için de bir bahis. Yaşamın Trajik Duygusu adlı kitabında, Unamuno “İnsan hasta bir hayvandır” diyordu; bahis, bu duygunun iyileştirilebileceğini ve bu durumda, onu hastalığı içine hapsetmenin budalalık olacağını düşünmektir. Kaybedecek bir şeyim yok. Bu bahis, her ne olursa olsun tek mantıklı bahis.
Elimde hiç kanıt olmadığını söylemiştim. Bununla birlikte, içinde yaşadığım evrenin sistemli olarak trajikleştirilmesinin çoğu zaman kararlı bir iradenin sonucu olduğunu anlamam kolay. Trajediyi doğal ve kesin olarak ortaya koymaya yönelen her önermeye kuşku tohumu ekmem yeterli. Oysa, kuşku ortaya çıkınca, doğruyu daha uzaklarda aramaktan başka çarem kalmaz.
Bana denebilir ki, bu mücadele trajik yanılsamanın ta kendisidir: Trajedi düşüncesiyle çarpışmak istemek, ona baştan yenik düşmektir; şeyleri sığınak olarak kabul etmek de o kadar doğaldır ki… Belki. Belki de değil. Bu durumda da…”5
Yeni Roman’ın Ötesinde
Bu türle nasıl karşılaştığımı hatırlayın. Marguerite Duras’ın bir kitabı hassas bir vaktimde beni bulmuştu. Gözeneklerim sonuna kadar açıktı; kitabı emdiğim gibi kitabın örtük olarak bana sunduğu hayat felsefesi tarafından da emildim. Sonrasında, araştırmam sonucunda kitabın arkasındaki felsefeyi okuma fırsatı buldum. Fakat Robbe-Grillet’nin denemelerinden hoşnut kalsam da romanlarında aradığım o şeyi bulamadım. Bu sefer hayata karşı olan sarsaklığında bir ciddiyetsizlik sezdim. Dünyayla suç ortaklığı yapmak istemeyişini son raddeye kadar sürdürdüğünü, mesela Duras’ın, belleği önemsemesiyle elde ettiği dünyanın bazı değerlere, kriterlere göre yer yer farklı topolojiler sergilemesi durumunun onda olmadığını, tersine coğrafi bir yavanlık içerisinde kitabının yüzdüğünü sezdim. Ondan etkilendim ve etkilenmedim. Bu yüzden Yeni Roman’ın ötesinde bir metin düşlüyorum. Yeni Roman o zamanın insanları için heyecan verici olmuş olabilir, İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransız entelijansiyası bireyselliklerini burada ifade edebilmiş olabilir. Ya biz? Biz-leşemezken ifade etme arzusu içinde olan biz? Birey değil bireyselleşmeden bahseden, biz derken dahi bir ironi, taklit içinde bulunan biz? Her şey eski ve her şey yeni artık. Bu yüzden Yeni Roman’ın ötesinde bir metin düşlüyorum. Bu metnin zaten ortalık malı olduğunu, ayan beyan olduğunu düşünüyorum.
1. Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, çev. Ece Korkut (İstanbul: Kafekültür Yayıncılık, 2015), 42-43.
2. Age, 33.
3. Age, 47.
4. Age, 62.
5. Age, 67-68.
Alain Robbe-Grillet, Begüm Güven, benlik, edebiyat, kitap, Nathalie Sarraute, roman, yazı, yazmak, Yeni Roman