Bazı Yaralar #1:
Camdan Balonlar
Yoluna devam etti etmesine ama aklını kurcalayan çok şey vardı. Bir yanı “Olsun, biz kırdık o camları Hatice” derken kendisine, bir yanı onu kendisinin çok aşağısına çekmeye yemin etmiş gibiydi. Hiç düşündüğü ve arzuladığı gibi biri olmama ihtimali onu çok tedirgin etmişti. Hayatının o anına dek yürüdüğü yolları ve koşarken düştüğü kaldırımları düşündü. Belki de düşündüğü, bildiği ve inandığı gibi yaratıcı bir insan değildi. Bu seslere ne zaman kulağını tıkamaya çalışsa, o sesin daha da gürleştiğini biliyordu. Sanki kocaman bir taş akciğerlerinin tam ortasında bağdaş kuruyor ve kendi ağırlığını Hatice’nin ağırlığında eritiyordu. Hatta taş ve Hatice o kadar iç içe geçiyordu ki sonunda Hatice’den geriye sadece o taş kalıyordu. Bunlar eskinin düşünceleriydi ve attığı her adımda onları geride bırakmak istiyordu.
Tak tak tak.
Adımları biraz daha sertleşti. Yürüdüğü yolun onu nereye getirdiğini düşünmeksizin ilerlediği için tanıdığı ve bildiği yerlerden geçiyor ve ama kendisi tanıdığı ve bildiği gibi olmaktan çok uzakta olduğu için de zamanın ve mekânın içerisinde kayboluyordu.
Beni eğitiyor. Benimle uyuyor. Benimle uyanıyor. Bana benim hakkımda doğru olmadığını bildiğim ama eğer inanırsam mücadele etmek zorunda kalmayacağım bir alanı açıyor şevkle. Ben de inanıyorum. Alıştıktan sonra inanması çok kolay oluyor. Ancak hangisini seçersem seçeyim özel olduğuma inanmak istiyorum. Bir gün kafamın içindeki bu seslerin gideceğine ve kendimle baş başa kalıp aslında hakkım olan hayatı tam olarak istediğim gibi yaşayabileceğime inanmak.
Hızlı yürümek ile koşmak arasında bir yerdeydi artık bu kayboluş yolculuğunda. Camları kırmanın yetmemiş olması ve “Buralardan geçmemiş miydim ama yahu ben” cümlesinin insanın bünyesinde yarattığı kendine dönük hayal kırıklığı onun için tam bir sınavdı. Zaten karmakarışık rüyalar gördüğü bir geceden uyanmıştı. Bu yüzden de hemen yataktan kalkamamış ama temiz havaya ihtiyaç duyduğu için içindeki son enerjiyle uzanıp perdeleri açmış ve camı aralamıştı. Hava taptazeydi. Kendi kendine sormuştu: “Acaba bugün başka bir gün olabilir mi? Farklı davranmayı tercih edebilir miyim?”
Her gün hayata yeniden başlıyormuş gibi hissediyor bu aralar. Bir önceki gün hayattan tiksinecek kadar kötü hissetse bile kendini, gece uykusu onun için her şeyin sıfırlandığı bir nokta gibi. O bir yazar. Henüz hiçbir kitap yazmamış bir yazar. Yazar olduğunu biliyor, çünkü bazen yolda yürürken kendi kendine konuşuyor.
Yedi yaşına geldiğinde, mutfağa gidip bir tepsiye yemek doldurmuş ve annesine “Artık bir yetişkinim” demiş bir insanın duygusal lunaparkı ona bazen kendisini karanlıkta bir güneş bazense ışığın ortasında bir kara delik gibi hissettirir. O bu kara delikleri tanıyor. Daha çok yürüyor, yürüyor, yürüyor. Aklına defterleri geliyor. Neredeyse her şey için tuttuğu bir defteri var. Hatta bir ara içtiği kahvelerin notunu tuttuğu bir defter bile vardı ama üçüncü kupadan sonra yazmaya üşenmişti. Rüyalarını yazdığı bir defteri var, günlüğü var. Her gün yazıyor. Bir sayfa da olsa on sayfa da.
Her cumartesi annesiyle pazara giderdi. Pazar onun için okul arkadaşlarını, onların ailelerini ve eğer şansı yaver giderse öğretmenlerini görmek demekti. Pazar yolunda, sıradan bir apartmanın en üst katında bir adam vardı. Evinin camına “Çok pişmanım anne, beni affet” yazılı kartonlar asar ve Asu Maralman’ın “Bağrı Yanık Dostlara” şarkısını dinlerdi. Annesi, bu kişinin neden pişman olduğunu sorduğunda ona cevap veremezdi. Şimdilerde anlıyor Hatice annesinin neden ona cevap veremediğini.
Yavaşlıyor.
Anlamanın huzuruyla nefesini yavaşlatıyor. Hissediyor. Kendisini hissediyor Hatice. Telefonuna bakıyor, hemen o an açmasını gerektirmeyecek bildirimleri görüyor ve yüzündeki gülümsemeyle bulduğu ilk kafeye giriyor. Telefonunu şarja takmak zorunda olduğunu hissetmeden dilediği sandalyeye oturuyor. Masanın üzerindeki gazeteye göz gezdirirken sayfanın sağ alt köşesindeki yazının başlığı dikkatini çekiyor: “Zamanı durdurmak mümkün mü?”