Babylon Sineması,
fotoğraf: Montecruz Foto
(CC BY-SA 2.0)
Stummfilm um Mitternacht
Babylon’da Üç Sorun
Frank’a* dayanışma dolu selamlar!

Giriş

Gösteri sanatlarına olan ilgim sebebiyle lise yıllarından bu yana çeşitli tiyatro, sinema, müze ve performans mekânlarında ‘getir götür’cülük yaptım. Bu mekânlarda kendilerini imgeler fırtınası içerisinde parçalanmış olarak gösteren fikirlerin, insan yaşamındaki şeyler ve kavramlar hakkında daha derinlikli düşünmeye vesile olduğunu düşündüğüm için üretim ve temsil sürecini içeriden takip etmek istedim hep. Neşe, üzüntü, keder, zevk, öfke, sevgi, utanç, merhamet, korku gibi yüksek duygular nasıl oluyor da bu mekânlarda kendilerini var edebiliyorlardı? Ve seyircinin tepkisi neydi buna? Bu sorulara cevap bulmak adına gıptayla baktığım gösteri salonlarına başvurdum, şansım yaver gitti, bazılarında çalışma fırsatım bile oldu.

Ne var ki, süreç içerisinde, kafamda idealleştirdiğim kuruluşların gündelik işleyişlerine birinci elden şahit olunca, çoğunun yanlış bulduğum tavırları gözüme çarpmaya başladı: A mekânı el değiştirdiğinde, hele de bu mekân tarihi bir mekânsa, onun tarihi gözetilmeksizin sil baştan bir iç tasarımla binanın başka amaçlar doğrultusunda kullanılması altında yatan ‘tarihsizleşme’, B kurumu çalışanları arasında yaşanan eşitsizlikler, adam kayırmacılık vs., C tesisinin söyledikleriyle yaptıkları arasındaki zıtlık… Bu hep böyle olmak zorunda değil tabii ki, ancak bir de kendinizi düşünün. Deneyimlerinizi bir kez daha zihninizde canlandırın. Orada, hayali olanın gerçek bir zemine yerleştiğinde oluşan uyuşmazlığın yarattığı hayal kırıklıklarıyla karşılaşmanız kuvvetle mümkün.

Babylon Sineması, son altı aydır yazdığım ve yazmayı sürdürdüğüm dizinin de teslim ettiği üzere, hâlâ, çok farklı gerekçelerden ötürü önemli bir sinema kuruluşu olma vazifesini sürdürüyor. Ama mekâna yüklediğimiz anlam ve önem gözlerimizi kör etmemeli! Sinemanın, üstesinden gelemediğini düşündüğüm (ve bu düşüncemin Babylon çalışanı bazı arkadaşlarımla yaptığım dedikodularla harmanlandığı) üç sorunu var ki, bunlar üzerine yoğun kafa patlattığımızda bize, onun kimliğini tayin etmek için ipucu verebilir. İpucu verebilir diyorum, çünkü aşağıda sıralayacaklarım eleştiri değil; yalnızca kendi bireysel deneyimlerime ve yolu Babylon’a düşmüş kimselerle yaptığım dedikodulara dayalı bir polemik niteliğindedir.

Bu yazı benim günah çıkarmam olsun, şimdiye kadar övmekten hiç de geri kalmadığım Babylon Sineması’nın eksik (veya yanlış) bulduğum taraflarını anlatmama aracılık etsin.

1. Star İmgesi

Žižek gelmişti ocak ayında Babylon’a. Ne konuştuğunun önemi yok, salon tıklım tıklım tabii. Biletler haftalar öncesinden bitmiş. Žižek ismini neredeyse herkes duymuştur, sinemayla ilgilenenler ise Volker Schlöndorff’u da bilir. İkisi, kızı Nicola Lubitsch’in de katılımıyla ocak ayında Lubitsch sinemasını konuştular.

Etkinlik bu hâliyle masum, hatta epeyi de verimli görünebilir, ki aşağı yukarı öyleydi de; yalnız salonun tavrının derinlerine inmek adına bir de şuradan değerlendirmeli: Ben de bilet almıştım, etkinlik gecesi kapıda sinema yöneticisi Timothy ile laflaşıyoruz. Ona bu etkinliğin burada gerçekleştiriliyor olmasının ne kadar da değerli olduğunu vs. söylüyorum, böylesi iltifatlara alışmış bir tonla teşekkür ediyor ve yukarı tondan ekliyor: “Sinema ‘star’ıyla vardır.” Önce bu basit cümlenin yalnızca şaka olduğunu düşünüp aldırış etmemiştim. Sonra üzerinden bir yıl geçti ve ben sinemada daha başka festivallerde ‘star’ın sarsılmaz otoritesine dönük tutumun pek de değişmediğini fark ettim. Örneğin ağustos ayında Bergman festivali kapsamında Liv Ullmann geldi, bizle Bergman anılarını paylaştı.

Söylediğim gibi, anlattığım kadarıyla masumane görünen bu etkinlikler madalyonun yalnızca bir yüzü. Afişlerin temsil dilinden de (afiş tasarımındaki fotoğraf ve yazı düzenlemesi, harf puntosu) anlayacağınız üzere madalyonun bir de öteki yüzü var. ‘Star’ kavramına önem atfeden bir yüz, üzerinde bizlerin buluşmasını mümkün kılan şeyin Lubitsch ya da Bergman sinemasının değil, bu sinemalara dair konuşan ‘star’ların olduğu yüz…

‘Star’ Žižek ve ‘star’ Liv Ullmann,
kaynak: Babylon

Tartışmayı, tanınmayan fakat filmini duyurmak maksadıyla bin takla atan genç sinemacıların tarafına çektiğimizde durum nasıl gözüküyor pekiyi? Bunu da film gösterimi nezdinde ikinci hususta değerlendirelim.

2. Salon Kiralama

Ağustos ayının sonunda “S” filmini göstermek istedik Babylon sinemasında. Filmin hemen ardından da N oyuncusunun katılımıyla, H’nin moderatörlüğünde bir söyleşi olsun istedik. Projemizi sunmak ve fiyat almak maksadıyla Babylon’un salon kiralamadan sorumlu kişisinin yanına gittik. Film iyi, ama ses getirmiş bir film değil; hem öyle bir ‘star’ımız da yok… Temmuz ayında bir güne randevu alıp gittik yanlarına. Konuştuğumuz adam bize Babylon’un, diğer piyasa sinemalarından ne kadar farklı olduğundan, alternatif festivaller, konuşmalar düzenlediğinden bahsetti. Benim o zamana kadar geliştirdiğim Babylon görüşünden hareketle bizim gibi yeni ama pek de parası olmayan kimselerle dayanışma içerisinde olacaklarını düşünmüştüm, ki konuşma da böyle ilerliyordu. Neyse, sözü uzattı, dolandırdı ve sonunda fiyata geldi. 1.500 avro! Salon büyük tamam, yalnız bizim böyle bir bütçemiz yok ki… Ufak sahneler de olur hem, büyük sahnede bir olmaz, küçük sahnede iki üç gösterim olur. Hem piyasada aktif olmayan, türlü pazarlama kampanyalarına bulaşmayan hangi genç sinemacının bu bütçeyi sağlayacak parası ve çevresi var! Elektrik, havalandırma, donanım desteği ve tekniker maaşı toplamı böylesi bir fiyat çekti adam bize. Aklımdan geçiriyorum: 90 yıllık sinema, Nazi baskısı görmüş geçirmiş, 40’lı yıllarda solculara sığınak olmuş, savaş sonrası ‘sıfır yıllarında’ Almanya Devlet Film Arşivi [Staatliches Filmarchivs der DDR] ve Doğu Almanya Film ve Televizyoncular Birliği [VFF] etkinliklerine ev sahipliği yapmış bir sinema, bir nebze olsun dayanışmacı bir ruh içinde olur, bizim gibi kimselere yardım eder… Alternatif çözümler geçiyor aklımdan, nasılsa Babylon’un sabit bir seyirci kitlesi var, kantinden kazanırlar, bize de iyi bir indirimle salonu kiralarlar ve karşılıklı yarar ilişkisiyle bu film izleyiciyle buluşur. Yanılmışım.

3. Salon Çalışanlarının Mesai Koşulları ve Maaş

Film başlamadan yarım saat önce sinemadaydım. Akşamüstü seanslarına ara sıra öyle erken geliyorum. Pek kalabalık olmuyor ve iyi anlaştığım bir iki çalışanla sohbet ediyoruz. Kantine geldim, kahve söyledim kendime. Leo orada, suratı asık. Soruyorum neden böyle yüzü beş karış diye. Anlatmaya başlıyor: “Sophie (kantinde duran mesai arkadaşı) işten çıktı, dayanamadı bu kadar strese. Hem, aramızda kalsın, aldığı maaş da neydi ki öyle! Değmez… Böyle giderse ben de ayrılacağım.”

İşte bak! Ben de yaz vakti geldiğinden okul arasında ödevlerin yanında şöyle kendime yarı zamanlı bir iş bakıyordum. Babylon vardı aklımda. Sevdiğim sinemada çalışması ne güzel olurdu…

Durumumdan bahsettim. Kendinden emin heyecanlı bir sesle “Sakın…” dedi “…aklından bile geçirme!” Ama neden ki? “Buraya sinemaya gelmekle burada çalışmak birbirlerinden çok farklı. Ben de işe böyle başlamıştım, burada çalışınca istediğin filme bedava girebiliyorsun, harika bu; ama çalışma koşullarıyla aldığın parayı karşılaştırınca o kadar da mükemmel değil durum. Asgari ücret ama senin iş sözleşmende daha az saat gösteriyorlar, daha fazla çalıştığında da asgari ücretten daha az para veriyorlar. Bir bakıma öğrencilerin de işine geliyor diye düşünüyordum öncelerde bunun, çünkü öğrencilerin vergi ödemeksizin çalışabildikleri yıllık saat yasalarca kısıtlı (Minijob: Yıllık 120 tam gün / 240 yarım gün, aylık aşağı yukarı 450 avro). Ama şimdi bana öyle geliyor ki, dengi başka bir yerde çalışmak daha avantajlı. Öyle ama! O yüzden bu tarz işlerde çoğunlukla gençler çalışıyor, fakat onlar da zaman içinde işin içyüzünü kavrıyor ve kendilerine başka yerde iş bulunca burayı bırakıyorlar. Çalışan profili de bu sebeple çok sık değişiyor.”

Leo’yu sonbahar aylarında bir daha göremedim kantinde. Tezgâh arkasında dört beş ay sonra aynı gerekçelerle işten çıkacak olan uzun boylu, kızıl saçlı, sol omzunda kartal dövmesi olan biri duruyordu.

Sonuç

Bu yazıyı iki ay önce tesadüf eseri sinema kapısı önünde tanıştığım Frank’la olan konuşmamıza borçluyum. Babylon hakkındaki eleştirileri sonrasında sinemayı, yeni yıl arifesinde, bir de bu hâliyle değerlendirmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Babylon’u tabii ki Almanya’nın Cinemaximum’u olan CineStar, CinemaxX, Cineplex gibi tekelleşmiş sinema gruplarıyla kıyaslamıyorum. Fakat bu, Babylon’un bu pazarın içerisinde, pazarın gereksinimleri (‘star’ imgesine vurgu, rekabet, sinema çalışanları arasında kâr amacı kaynaklı emek adaletsizliği) olmaksızın tutunamayacağı anlamına gelir mi? Buna cevap bulmak daha fazla araştırma gerektirir, yalnız Babylon, ‘Babylonumuz’ olacaksa/olmaya devam edecekse yukarıdaki sorunların üstesinden gelmelidir.

* Bu yazının gerçekleşmesini mümkün kılan, geçen yazımda Babylon kapısında söyleştiğim, Babylon’u bir de öte yandan düşünmemi sağlayan Babylon küskünü.

Berlin, Emre Adıyaman, sinema, Stummfilm um Mitternacht