Yer Olmayan Yer: Jenerik Ada

Jenerik Ada, İstanbul’daki inşaatı devam eden üçüncü havalimanının hemen yanında kurgulanmış, hedef kitlesi başta havalimanına gelen turistler olmak üzere halka açık bir tema adasıdır. Adada turizm şirketlerinin grup seyahatleri için çizdikleri gezi rotalarındaki simge yapıların bire bir ölçekteki replikaları bulunmaktadır. Bu replika yapılar; eğlence, kültür, yemek ve alışveriş merkezlerine dönüştürülmüştür. Kurgusu itibarıyla distopik bir çerçevede yer almaktadır.1 Jenerik Ada projesi; İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Mimari Tasarım Yüksek Lisans programı öğrencisi Ayşegül Karaman tarafından, 2015 yılı güz döneminde, Sinan Logie ve Augustin Reynaud yürütücülüğündeki Ütopya/Distopya temalı mimari tasarım stüdyosu kapsamında geliştirilmiştir.

Paris’ten İstanbul’a dönmek üzere Charles de Gaulle Havalimanı’ndayım. Bir hafta boyunca bir grup mimar olarak gerçekleştirdiğimiz Paris keşfinin sonundayız. Dönüş günlerini tatile dahil edenleriniz var mı bilmiyorum, ama ben etmiyorum. Tanpınar, hislerimi ifade etmeme ilham oluyor: Ne içindeyim Paris’in artık, ne de büsbütün dışında. Havalimanının kapısından girdiğim an şehirden kopuyorum ve kendimi bir dizi sürüklenme, akış ve prosedürün içinde buluyorum: Kontroller, sıra beklemeler, alışveriş, yürüyen bantlar, yürüyen merdivenler… Yaşanan akışı şuradan dahi anlamak mümkün: Benimle birlikte her şey yürüyor!

Neredeyim ben? Konum olarak Paris’in kuzeyinde kalıyorum. En son şehirle bağ kurduğumda, bir tren durağının ismiydi burası. Şimdiyse Araf’tayım ve Dünya’nın herhangi bir yerine ışınlanmayı bekliyorum. Fransız antropolog Marc Augé, bu durumu şöyle ifade ediyor: “Ölçek değişiminin karakterize ettiği bir çağdayız —elbette uzay keşfi bağlamında, ancak aynı zamanda dünyada da: Hızlı ulaşım araçları herhangi bir başkenti, bir diğerinden birkaç saatlik bir yolculuk mesafesine getirdi.”2

Neredeyim ben? Hiçbir yerde veya her yerde.

Tam bu noktada, Augé’nin yok-yer kavramından bahsetmek istiyorum. Augé, metninde süpermodernite çağına özgü mekân tipolojilerini irdelerken; havaalanı, otoban, süpermarket, alışveriş merkezi, otel odası gibi mekânların yok-yer olarak tanımlanabileceğini ileri sürüyor. Augé’ye göre yer-olmayan, insan ve malların hızlandırılmış dolaşımı için yapılmış yerler veya büyük alışveriş merkezleridir. Bir yok-yere ilişkin iki temel özellik vardır: Birincisi, bu mekânlarda bulunmak her zaman belirli bir amaca yöneliktir. İkincisi, bu mekânların kullanılması, mekâna ilişkin özgül bir kullanımı gerekli kılmaktadır.3 Yani bu mekânların, anı biriktirilemeyen, tarihsellikten ve ilişkiden kopuk mekânlar olduğu ifade edebilir. Çünkü, içinde bulunduğumuz mekânlarla bir ilişki kurmaya eğilimli olduğumuzu ve o mekânı ‘yer’ yapanın da kurduğumuz bu ilişkiler olduğunu düşünüyorum. Bu ilişkiyi hangi bağlamda kurduğumuz farklılaşabilir, fakat kuramadığımızda o mekânın ‘yok-yer’leşmesi kaçınılmaz oluyor.

Üçüncü havalimanının hemen yanında kurgulanan Jenerik Ada, temel olarak yer ve yok-yer kavramlarını tartışıyor. Projesini kurgularken ve hatta ismini verirken, Koolhaas’ın Jenerik Kent söyleminden yola çıkmış Ayşegül. Mekân-zaman kurgusunun sorunsallaştırıldığı Jenerik Kent’te Koolhaas, günümüz kentlerinin de tıpkı havalimanları gibi olduğunu söylüyor.4 Ayşegül de, Jenerik Ada projesini denizde bir ada olarak kurgulamasının sebebini, bu bağlamda, yerle olan bağlantısının olmayışını fiziki olarak da vurgulamak olarak açıklıyor. Senaryoya göre; adaya ancak teleferik ya da köprü yolu ile ulaşabiliyorsunuz. İçerisinde İstanbul’un çeşitli simgesel yapılarının replikaları var. Bu şekilde adayı ve yapıları, dolayısıyla ziyaretçileri de ait oldukları yer bağlamından koparıyor. Tıpkı Koolhaas’ın Jenerik Kent’i gibi, Jenerik Ada da her yerde kendine yer bulabiliyor; genişleyebiliyor ve kopyalanabiliyor. Bu durum, bir anti-genius loci. Genius loci kavramı bir yerin ruhu olarak tanımlanırsa; Ayşegül’ün Jenerik Ada projesinde, yerin, ruhunu kaybedip kimliksizleştiği söylenebilir. Çünkü simgesel yapıların varoluşlarından koparılıp replikalarının yapılması ve bu replikaların farklı programlara dönüştürülmesi, onların algılanmasına engel olurken; adanın kopyalanabilir olarak kurgulanması ise, algının aynılaşması ve sıradanlaşmasına sebep oluyor. Bu şekilde ada, kimliğini kaybedip ruhsuzlaşıyor. Böylelikle Jenerik Ada, tarihselliği ve kimliği olmayan bir yok-yer olarak adlandırılabilir.

Dünya’nın herhangi bir yerinden, İstanbul’daki havalimanına inmiş turistleri düşünelim. Sırtlarında çanta, ellerinde harita ve akıllarında çeşitli gezi rotalarıyla İstanbul’u deneyimlemeye hazırlar. Kentler, günümüzde, birbirinden uzak durak noktalarından ve onları birbirine bağlayan toplu taşıma ağlarından ibaret olmaya ve kitle turizminin taleplerine hizmet eden birer imge hâlini almaya başladı. Jenerik Ada, ana odağına turizmi koyuyor ve gezi rotalarındaki simgesel yapıların bire bir ölçekteki röprodüksiyonlarıyla havalimanına inen yerli/yabancı turistlerin talep ettiği tüm bu imgeselliğe kavuşma imkânını sunuyor. Şehrin kaosuna karışmadan, havalimanının hemen yanında, farklı bir İstanbul deneyimi yaşama şansına sahip oluyorlar. Ayşegül, adadaki bu röprodüksiyon yapıları tanımlarken; yeme-içme, eğlence, kültür gibi programlar ile alışveriş odaklı bir kimlik kuruyor ve bu şekilde kapitalist sistemin teşvik ettiği kitlesel tüketim çılgınlığına hizmet ediyor. Bu kitlesel tüketim ile birlikte kent kimliğinin de tükendiğini söyleyebiliriz —ki Koolhaas da kentlerin içi boşaltılmış kocaman alışveriş merkezlerine dönüştüğünden söz etmişti. Ayşegül de Jenerik Ada projesi ile, kent kimliğinin sıradanlaştırıldığı günümüz modern dünyasına vurgu yapıyor.

Jenerik Ada; 2048 yılı İstanbul’unda, yersizleşmiş bir mimarlık distopyası tanımlıyor. Ütopya/distopya sözcükleri, kökeninde “olmayan yer” anlamını taşır ve günün koşullarında var olması mümkün olmayan bir gelecek senaryosu tahayyül eder. Ütopyalarda ideal bir düzen söz konusuyken; distopya senaryolarında pesimist bir bakış açısı söz konusu oluyor. Ayşegül’ün kurduğu bu distopik senaryoda da, yersizleşen mimarlığa bir eleştiri getiriliyor. “Mimarlık yersizleşse nasıl olurdu?” sorusuna bir cevap olarak; tüm “yer” tanımlarını hiçe sayıp, bir “yer olmayan yer” tanımlıyor proje. Fakat projenin varlığını sürdürebilmesi için, her distopyada olduğu gibi, koşulların sürekliliğinin korunması gerek. Jenerik Ada’yı yok-yer yapan; tarihsel kopukluk, kimliksizlik, ilişkisizlik gibi durumların korunmaları ve kendi tanımları içerisinde var olmaya devam etmeleri gerekiyor; bu da ancak bağlamı yok saymak ile mümkün olabilir gibi gözüküyor.

1. Karaman, A. (2015). “2048: Jenerik Ada” (Yüksek Lisans Makalesi).

2. Augé, M. (1997). Yer Olmayanlar-Üstmodernliğin Antropolojisine Giriş. İstanbul: Kesit Yayıncılık.

3. Bala, H. A. (2007). “Mimarlıkta ‘Non-lieu’ Kavramı ve Terminal”. Arredamento Mimarlık, Aralık 2007.

4. Koolhaas, R. (1995). “Generic City”. S,M,L,XL. New York: Monacelli Press

_ 
Bu metin, İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi IND 324 Design Writing & Editorship dersi kapsamında üretilmiştir.

distopya, Meltem Bayrak, mimarlık, ütopya, yer