kaynak: Medialab Prado
(CC BY-SA 2.0)
Yenilikçilik Rüzgârı Altında:
Laboratuvar
Ne Demektir?

Sanat ve teknoloji işbirliğiyle ne kadar şaşırtıcı ve farklı çıktılara tanık olabiliriz? Hemen her alanda yenilikçiliğin vurgulandığı bir dönemde, sorun çözme düsturuyla ayrıştırdığımız tasarım kavramı, karşımıza ne sıklıkla farklı bağlamlarda çıkmaya devam edebilir? Bu ve bunlar üzerinden çeşitlenebilecek soruların cevaplarını yaşayarak görmek ve değerlendirmek adına güzel zamanlardayız. Doğrudan tasarım eğitimi almamış biri olarak öne sürdüğüm ‘güzel zamanlar’ ifadesine katılır mısınız, katılıyorsanız bu süreci ne zamandan başlayarak ele alırdınız (veya neye işaret ederek bitirirdiniz), ifade hakkında neler düşünürsünüz gibi kısımları tartışmak isteyenleri şahsen dinlemek isterdim.

Sanat, medya ve tasarım alanlarındaki üretime profesyonel bir katkım olmasa da geçmişteki birkaç deneyimimden size kısaca bahsetmek isterim. Bir kısmı pratik diğeri akademik olarak adlandıracağım bu deneyimler, ‘günceli değerlendirmek’ adına, tahmin edebileceğiniz üzere farklı bakış açıları önererek, bana her ikisi üzerinden olabildiğince bütüncül bakmanın önemini hatırlatmıştı. Deneyimlerimin odağında ‘teknolojinin yükselişi’ ağırlıktaydı.

Pratikteki deneyimlerim, en sade ifadeyle, teknolojinin fayda sağlayan yanlarının sınırsızlığını açığa çıkaran bir dizi faaliyeti takip etmek ve aktarmaktı. Bu kapsamda bir dönem bir teknopark ortamında olan bitenler, ondan daha uzun bir dönemde reklam, tasarım, sanat arakesitinde gerçekleşen yaratıcı ve yenilikçi işler radarıma girmişti. Sabahları “küresel gündemde bir şeyler olup biterken en yakınımdaki yerde neler yapılıyor?” ve “okulda pratik anlamda ben ve arkadaşlarım bir şeylerle uğraşırken sektör devleri nelerin peşinde?” gibi sorularla uyandığım bu iki ve azıcık küsurlu yılda, küresel ve ulusal ölçekte yeniliğin ve deneyselliğin peşinde farklı kurum, etkinlik ve hareketler gündeme gelmeye başlamıştı. Dünyayı her koldan saran yenilikçilik rüzgârıyla üretimlerin amaç, söylem ve yöntem gibi faktörler üzerinden farklılaşması olarak da okunabilirdi belki böyle bir gündem. Bahsedilenler nelerdi? Kurum olarak, şirketleri ve ajansları bir kenara koyarsam, yurt dışındaki bellibaşlı medya laboratuvarlarıydı. Etkinlik ve hareketler için ise, kocaman bir başlık olan girişimciliği saymazsak, yurt içinde de denk geldiğim hackathon’lar, maker hareketi gibi örnekleri sayabilirim. Bu deneyimlerim süresince odaklandığım tartışmalarda, teknolojinin en güncel çıktılarıyla duyu ve kabiliyetlerimizde nelerin ne şekilde farklılaşabileceği vaat ve öngörüyle karışık şekilde ön plandaydı.

Aynı döneme denk gelen medya alanındaki yüksek lisans sürecim bu tartışmalara başka bağlamlardan bakma imkânı vermişti. Bu anlamda özellikle hafızamda en çok yer edinen medya arkeolojisi oldu. Adı geçmişe çakılıp kalmış konularla ilgili ya da romantizme sürükleme potansiyeline sahip olduğu gibi bir izlenim verse de medya arkeolojisi, kuramsal ve pratik anlamda medya alanının en dinamik, çeşitliliğe ve deneyselliğe yer veren alt alanlarının başında geliyor. ‘Yeni’ ve ‘eski’ kavramlarının sürekli değişiminden yoğun şekilde etkilenen medya çalışmaları, ağırlıklı olarak medyanın dünyamızı öznel, sosyal veya kültürel boyutlarda nasıl değiştirdiğiyle ilgileniyor. Medya arkeolojisi ise temelde konunun teknolojik boyutuna yönelerek medya olarak adlandırdığımız mecra ve/veya araçların fiziksel/maddesel (donanımsal) ve mantıksal yapısına yer ayırıyor. Diğer bir deyişle, medyanın fiziksel anlamda, analog veya dijital fark etmeksizin, kendi içindeki değişimlerini anlık (arkeolojik) veya süreçsel (soykütük) yaklaşımla inceliyor. Bu incelemeyi artık kullanılmayan, ihmal edilmiş veya ‘ölü medya’ olarak nitelenebilecek araçlar üzerinden gerçekleştirirken kronolojik olmayan, döngüsel sonuçlar elde etmesiyle de kesintisiz ilerlemeyle özdeşleşen teknoloji kültüründeki ‘yenilik’ söylemi ve söylemin medya alanındaki gelişmelerini farklı açılardan anlamlandırmamıza vesile oluyor.

Bu alana dair temel meseleleri öğrenirken, yukarıda değindiğim yenilikçilik ve deneyselliği ön planda tutan ortam ve yapıları anlamaya çalışan herhangi bir proje veya araştırmayla denk gelmemiştim. Bir süre önce ise, medya arkeolojisi alanını bizzat derste okuduğum kitabından öğrendiğim medya kuramcısı ve tarihçi Jussi Parikka’nın farklı ülkelerden iki meslektaşıyla beraber yürüttükleri What is a Media Lab? adlı projeleriyle karşılaştım. Bu projelerinde pek çok çalışma dalını (medya kuramı, medya sanatı, medya arkeolojisi, etkileşim sanatı, dijital kültür, görsel kültür, farklı oyun çalışmaları, yazılım çalışmaları, dijital beşeri bilimler vd.) çağrıştırabilen ‘medya laboratuvarlarını’ hem tarihsel hem de günümüzdeki eğilimler doğrultusunda inceliyorlar. Parikka ile sanat, medya ve tasarım disiplinleri kapsamında laboratuvar anlayışının ne kadar çeşitlendiği, bu çeşitliliğin neoliberal ekonomi düzeniyle ilişkisi ve söz konusu projeleri üzerine aşağıdaki kısa e-röportajı gerçekleştirdik.

***

Geleneksel anlamda sanat, medya ve tasarım öğrencilerinin üretim alanları denince öncelikle stüdyolardan bahsediyoruz. Dijital ortamda üretilecek işleri düşünerek bilgisayar laboratuvarlarını da bu kapsama dahil edebiliyoruz. Laboratuvar teriminin daha farklı konumlandığı bir örnek anlamında ise, akla ilk olarak MIT Media Lab’in açılışı (1986) geliyor. Medyayı sadece “şeyler” olarak adlandırma motivasyonuyla “farklı malzeme ve disiplinler birlikteliğiyle daha güvenli, temiz, sağlıklı, adil ve verimli teknoloji üretimi” amacını birleştirerek gelenekselin dışında bir laboratuvar tarifi yaptı diyebiliriz. Kurum, bir başka dikkate değer hamlesini ise 20 yıl sonra, çağımızın karmaşık sorunlarına yenilikçi ve yaratıcı çözümler sunma amacıyla oluşturdukları MIT Design Lab ile gerçekleştirdi. Teknolojik gelişmeler ve beraberinde getirdikleri yeni sorun, yöntem ve anlayışları göz önünde bulundurarak, bu gibi oluşumların kurulması kuşkusuz bir zorunluluk olarak karşılanabiliyor. MIT ile benzer amaçları olan bu tür laboratuvarların ve/veya benzer platformların (makerspace, hackathon vb.) ortaya çıkması, laboratuvar ve stüdyo kavramlarına geleneksel anlayışın dışında bakılmasına yol açtı denilebilir. Yaratıcı alanlardaki yönelimi bu tanımlamalar üzerinden nasıl yorumluyorsunuz?

J. Parikka: Öncelikle MIT Media Lab dışında ne kadar farklı hacker lab ve türevleri olduğunu da fark etmeliyiz. Teknolojik ve bilimsel yenilikçiliğin belkemiği görevindeki modern yapılardan sayılan MIT gibi seçkin, özel üniversitelerin önemi kuşkusuz biliniyor. Bunun yanı sıra laboratuvar kavramının alternatif kullanımları, tarihçeleri ve soykütüğüne yönelik karmaşık durumu çözümlemeye başlamamız gerektiğini düşünüyorum. John Beck ile beraber araştırma yapan meslektaşım Ryan Bishop, sanat ve bilim işbirliği için bir merkez [hub] oluşturma anlamında, alternatiflerin 60’ların ortalarına kadar giden uzun bir mirası olduğunu vurguluyor. 80’lerden itibaren MIT Media Lab’in temel bir referans noktası olmasını ise başarılı markalaştırma operasyonu ve mali destek için yenilikçiliğe önem veren şirketlerden büyük ölçekli yatırım almaya dayanan bir gelir yöntemi oluşturmasıyla açıklayabiliriz.

Dolayısıyla, bir nevi markalaştırılmış “Geleceği Tasarlama”nın [Yaratma”nın / Keşfetme”nin / Bulma”nın / ya da belki “Gelecek İnovasyonu”nun] promosyonunun bir bağlama oturtulması gerekiyor. Örneğin, ne tür bir kurumdan bahsediliyor ve bu Amerikan merkezli üniversite söylemi küresel meselelere ilişkin söylemlere nüfuz etmeyi nasıl başardı? MIT Media Lab’in ABD dışına çeşitli ‘üs’ kurma çabalarının yaşadığı başarısızlık hakkında bir hikâye de ilginç olabilirdi. Bu yüzden, MIT Media Lab’in kendini “farklı malzeme ve disiplinler birlikteliğiyle daha güvenli, temiz, sağlıklı, adil ve verimli teknoloji üretimi” fikriyle tanımlamasını, modern üniversitelerin yenilikçilik söylemleri, bu kurumların Soğuk Savaş’tan bu yana uzanan tarihleri ve AR-GE’nin güncel jeopolitiğiyle nasıl ilişkilendikleriyle birlikte ele almalıyız.

Söylemin stüdyolardan laboratuvara kayması anlamında, laboratuvar bolluğuna değinmekte de fayda var. Bu bolluk laboratuvar kavramının yerel topluluk laboratuvarları, vatandaş bilimi laboratuvarları, biyo-sanat laboratuvarları, girişimciliği benimseyen seçkin üniversite laboratuvarları gibi nasıl geniş kapsamlı ve özgürce kullanıldığına işaret ediyor.

Biri bana “laboratuvarı laboratuvar yapan nedir?” diye sorsa ve tek belirleyici faktör istese, sanırım disiplin karşıtı bir yaklaşım diyebilirdim. Bu anlayış fazlasıyla çağdaş bir yönelim mi? Tarihsel olarak hangi faktör veya faktörlere değinmemiz uygun olur?

J. Parikka: Bunun laboratuvarlara göre değiştiğini söyleyebilirim. Tarihsel anlamda bilim laboratuvarının rolü, örneğin kimya alanında, belirli bir iş için uzmanlık imkânları sağlamasıyla bilinirdi. Geleneksel anlayış, laboratuvarları çoğu yönden disiplinin icra edildiği, türünün en iyisi olan yerler olarak ele alır. Disiplin karşıtı laboratuvar fikrinin moda olması ise, sonradan, 1960’larda kurulmuş bazı sanat laboratuvarlarının bir parçası olarak ortaya çıktı.

Çağdaş laboratuvarlara baktığımızda ise disiplinlerarası, disiplinlerötesi, çokdisiplinli ve hatta bazıları disiplin karşıtı gibi pek çok farklı yönelimde bulunabiliyorlar. Sanat, insani bilimler ve dijital kültür alanlarında faaliyet gösteren laboratuvarlar için temel niteliğin üniversite yapısından aşina olduğumuz sabit disiplin tarifine düzgünce oturmayan üretme, düşünme ve işbirliği için alan/mekân oluşturma arzusu olduğu söylenebilir.

Birlikte çalıştığım Lori Emerson’ın üretimi buna iyi bir örnek. Edebiyat uzmanı bir akademisyen olarak Colorado’daki Media Archaeology Lab’i yürütüyor. Bu altyapıyı dijital kültürün maddi yanını çalışmak için kurdu; dijital beşeri bilimlere ilişkin olduğu kadar, edebiyat araştırmalarını laboratuvarlar, koleksiyonlar ve e-edebiyata genişleten medya arkeolojisine de ilişkin bir proje. Disiplin karşıtlığıyla bilinen Austin, Texas’taki ACTLab de güzel örneklerden bir diğeri. Sandy Stone tarafından kurulan laboratuvar, bilgisayar teknolojilerine yönelik eleştirel yaklaşım ve radikal teoriden oluşturulan müthiş kombinasyonu radikal queer teorisine de bağlayan çeşitli yöntemleri ve çalışmaları barındırıyor. Bu örnekler üzerinden laboratuvarların akademik çalışmayı farklı şekillerde yapmayı kolaylaştıran bir araç hâline geldiğini söyleyebiliriz.

Darren Wershler ve Lori Emerson ile beraber yürüttüğünüz What is a Media Lab? projesinde laboratuvarların ontolojik anlamını medya çalışmaları bağlamında inceliyorsunuz. Aralarında Türkiye’nin de olduğu (Bilkent Media Archaeology Lab) ondan fazla ülkenin laboratuvar yöneticileriyle mülakat yaptınız. Projenin çıkış noktası ve çıktıları hakkında bizi kısaca bilgilendirebilir misiniz? Proje kapsamında ele aldığınız laboratuvarların nicel, yapısal ve/veya ayırt edici yönleri varsa bunlardan da bahsedebilir misiniz?

J. Parikka: Proje pek çok mülakatı içeriyor; fakat laboratuvarlar hakkında kapsamlı bir liste çıkarma amacımız yok. ABD, Avrupa, Birleşik Krallık ve Türkiye gibi yerlerde bulunan önemli laboratuvarların bazılarıyla yaptığımız tartışmaların kaydını tuttuk ve ortaya gösterge niteliğinde bir liste çıktı. Farklı türlerdeki laboratuvar, stüdyo ve benzer kolektiflerde çalışanlar tarafından mühim olduğu hissedilen konuları anlamaya çalışmak istedik. Dijital beşeri bilimler, medya arkeolojisi, eleştirel tasarım gibi pek çok farklı alanda faaliyet gösteren laboratuvar proje kapsamındaydı. Projenin ilk aşamasında University of Minnesota Press tarafından bir kitabımız yayımlanacak. Devamında farklı biçimlerle ilerleyeceğiz. İstanbul Tasarım Bienali kapsamındaki “Lab of Labs” atölyemiz de, bire bir uygulama ve yöntem çalışmalarını içermesiyle, araştırmamızın bir parçasını oluşturuyordu.

Bilkent medya arkeolojisi laboratuvarından,
fotoğraf: İpek Altun, 2018

Fiziksel alan kullanımı anlamında laboratuvarlar kendilerini nasıl konumlandırıyor? Yaptığınız mülakatlarda belirli bir alan/mekân kullanma veya göçebe usulü geçici alan seçimi gibi tercihler arasından belirli bir yönelim çıktı mı? Öyle ise, söz konusu tercihleri etkileyen herhangi bir belirleyici faktör (zihniyet/kültür/topluluk oluşturma, malzeme/araç erişilebilirliği, ekipman koruma) var mıydı?

J. Parikka: Farklı fikirler olsa da genelde laboratuvarların ‘kapalı’ mekânlar düşünülmesi bana ilginç geldi. Bazen de, örneğin beşeri bilimler alanındaki araştırmalarda, ‘açık’ şekilde ele alınıyordu. Laboratuvarların mimarisine dahil edilmiş iktidar yapılarına ilişkin farkındalık Sandy Stone ile yaptığımız mülakatta çok belirgindi.

Genellikle alan/mekân esnekliği kadar modülerliği üzerine de yorumlar aldık. Workshop gerçekleştirmekten başka kullanımlara dönüşebilecek bir durum söz konusu. Workshop başlı başına ilgi çekici bir konu. Sanatçı tarafından yürütülen workshop’lar çağdaş yaratıcı —ve aynı zamanda tahrip edici— kültür yöntemlerinin temel kısmını oluşturuyor. Buna Across and Beyond adlı kitabımızda küratör Daphne Dragona, post-dijital pratikler ve kurumlar üzerine yazdığı bölümde de işaret etmişti. Atölyeler son on yılda medya sanatı festivalleri ve diğer bağlamlarda görülen bir trendin parçası; kendisi bunu “öğrenmek ve harekete geçmek için can atan kişiler için master class, seminer ve workshop gibi modellerle desteklenen yeni bir beraber öğrenme ve çalışma kültürü” olarak niteliyor.

Neoliberalizm dinamikleri ve laboratuvar trendi arasında varsayılan ilişkiyi göz önünde tutarak laboratuvarların özel kurumlar ve üniversiteler arasında köprü kurma konusunda başarılı olduğunu düşünüyor musunuz? Laboratuvarların fonlanma, proje öncelikleri veya başarılarına dair veriler bu konuda herhangi bir fikir verdi mi?

J. Parikka: Üniversitelerdeki laboratuvarların pek çoğu, MIT Media Lab gibi özel kurumların içinde. Bu kurumlar bir yandan bir tür radikalizmle flört ederken diğer yandan da kamu üniversiteleri ve onların işlevlerinden çok farklı iş modelleriyle çalışıyorlar.

Soruları hazırlarken izlediğimiz yöntem, mülakat analizine veri olarak bakmamızı mümkün kılmıyordu. Bu nedenle yaptığımız tartışmaların analizini yapmam güç. Belki projenin ilerleyen kısımlarında düşünülebilir. Şu sıralar laboratuvar tartışmasını tarihsel ve teorik pek çok açıdan değerlendirmekle ilgileniyoruz. Örneğin, bunu “eğitim politikasındaki değişikliklerin son yıllardaki laboratuvar patlamasındaki görünürlüğü” bağlamında ele alıyoruz.

Son yıllarda görülen kurumsal değişim dalgasının bir parçası olarak, laboratuvar modelinin bazı kurumsal durumlarda gelir yaratma adına başvurulan bir araca dönüşmesi ilgilendiğimiz bir başka hipotez diyebilirim. Bu nedenle laboratuvarların doğrudan fetişleştirilmesinden sürekli kaçınmak istiyorum. Esas ilgilendiğim, onların çoklu kullanımları ve söylemsel karmaşıklığı. Bunlara tarihleri, politik ekonomileri ve disiplinlerötesi kullanımlarını da dahil edebilirim.

Sınırları bazen muğlak bulunabilen medya arkeolojisi adlı gelişmekte olan bir çalışma dalına önemli bir kaynak kazandırdınız. Geçen yıl Koç Üniversitesi Yayınları tarafından Türkçe çevirisi yayınlanan Medya Arkeolojisi Nedir? adlı kitap, medya arkeolojisi dalının sanatsal bir yöntem olarak kullanılmasına dair rehber kaynak özelliği taşıyordu. Bunu göz önünde bulundurarak şimdiye kadar mülakat yaptığınız medya arkeolojisi laboratuvarları hakkında özellikle belirtmek istediğiniz bir gözleminiz var mı? Medya arkeolojisinin ‘laboratuvar kısmında’ yaratıcı üretime kayda değer katkıları olduğunu —bilgi üretimi, yöntemleri, başarıları gibi faktörler üzerinden— inceleme şansınız oldu mu?

J. Parikka: Kendi görüşümü açıkça belirtmek için bile mülakatlar hakkında yorum yapmam hoş olmaz. Yine de yaratıcı pratiğin pek çok laboratuvarın temelinde olduğunu söyleyebilirim. Bazı laboratuvarların eğitim ve araştırmanın geleneksel akademik çalışma pratiğini açıkça sürdürerek bunu koleksiyonla ve bazı durumlarda da misafir sanatçı [artist-in-residence] programlarıyla birleştirmeye dayalı bir sistemi tercih etmeleri ilginçtir. Boulder Media Archaeology Lab’in bazı durumlarda yaptığı gibi koleksiyonların ziyaretçi sanatçıların kullanımına açık olması, çok ilginç işlerin çıkmasını sağlıyor. Laboratuvarlar teknolojiyle çalışmanın yeni yöntemlerini bulmak için pek çok yönden bir merkez görevi görebiliyor. Buna —her ne kadar kulağa biraz kurumsal gelse de— bilgi üretiminin sanatsal yöntemlerini de dahil edebiliriz, ki belirgin örneklerden biri olarak Basel merkezli Critical Media Lab’i belirtebilirim. Mülakat yaptığım Jamie Allen ve Claudia Mareis’in medya kültüründe eleştirel yöntemler üzerine şöyle bir harika fikirleri vardı:

“Medya üretmek/yapmak, dünyada daha fazla medya olması taraftarı olduğunuz anlamına gelmiyor. Aksine medya, teknoloji ve tasarım üretmenin kurumsal, örgütsel, toplumsal ve politik etkileri hakkında bilgi sahibi olmak bu alanlarda, daha çok medya üstünde düşünen/dönüşlü pratiklere izin verebilmelidir. McLuhan’ın medya çalışmalarının zoraki kahramanı olmasından espriyle bahsetmesi bir şey hakkında konuşurken onun taraftarı olmak zorunda olmadığınızı hatırlatıyor. Medya, sanat ve tasarım yapmak ve uygulamak (bunlar bir üretim olsa da) kitlesel medya mantığını, kurumsal ya da tarihdışı tekno-kapitalizmi kuvvetlendirmek anlamında bir üretkenliği kapsamak zorunda değil.”

Son olarak, 4. İstanbul Tasarım Bienali kapsamında gerçekleşen “Lab of Labs” atölyesini, moderatörlerinden biri olarak değerlendirmenizi istesem… Atölyenin odak noktası neydi ve ne tür tartışmalar ön plandaydı?

J. Parikka: Bilkent Üniversitesi’nde bulunan Media Archaeology Lab ve Andreas Treske ile çalışırken laboratuvar araştırmasının ne anlama geldiği ve tekniklerini geçici, pop-up laboratuvar kurarak incelemek istemiştik. Sanatçı Ege Berensel ve Başak Altın’ın dahil olmasıyla buna dikkate değer bir workshop da eklemiş olduk. Bienal kapsamındaki atölyemizde bir grup katılımcı buluntu film ve Türk aile filmleriyle, diğerleri ise artık kullanılmayan medya nesneleri, devreler veya ana kartlarla çalıştı. Başarılı geçtiğini düşündüğüm atölyemizin pek çok ziyaretçisi de oldu. Sanatçı Ebru Kurbak ve Tuğçe Karataş’ın aramıza katılması önceden planlanmıştı.

Bir televizyon tamircisinin ikna edilerek bize katılıp hızlandırılmış kurs vermesi ve yararlandığımız elektronik araçların tamirini yapması ise atölye için sürpriz oldu. Neticede şahsen yorucu bulduğum dijital yenilikçilik söylemini kenara bırakıp, laboratuvarları farklı bir açıdan ele almak istedik ve bunu medyanın maddi ve artık işe yaramaz bulunan tarafına yoğunlaşarak gerçekleştirdik. Kullandığımız laboratuvar nesnelerinin maddi tarafına odaklanarak epistemik bir inceleme de gerçekleştirmiş olduk. Eski bir radyonun veya projektörün nasıl açıldığından içlerinde bulunan parçalara kadar giden bir incelemeydi bu. Basitçe bir şeylerin vidalarını çıkarmak gibi bu süreçte kullandığımız tüm tekniklerin medya arkeolojisi, tasarım tekniği ve eleştirel üretim gibi alanlardaki karşılığını düşünmek odağımızdaydı diyebilirim.

inovasyon, İpek Altun, İstanbul Tasarım Bienali, laboratuvar, medya (mecra), medya arkeolojisi, teknoloji