Michael Shanks,
Together, 2025,
kaynak: Sundance Institute

Together:
Bir Dehşet Olarak
Ruh Eşi

Michael Shanks’in yönettiği 2025 yapımı Together, başrolleri gerçek hayatta evli bir çift olan Dave Franco (Tim) ve Alison Brie’ye (Millie) emanet ederek, kurgu ile seyircinin gerçeklik algısı arasında tekinsiz bir köprü kurarak işe başlıyor. Bu bilinçli oyuncu seçimindeki amaç elbette filmin temel meselesini daha da kışkırtıcı hâle getirmek: Batı kültürünün en temel mitlerinden olan “ruh eşi” idealini ve “bütünleşme” arzusunu sorguya açmak. Film bu arzuyu kökenindeki mitler, onu şekillendiren dini inançlar ve bu ideallerin bireyin psikolojisindeki karmaşık yansımaları üstünden, bir korku anlatısı içinde inceliyor.

Kültürün bize sunduğu en güçlü vaatlerden biri bir başkasında tamamlanma fikridir. Bu vaadin kökeni Platon’un Şölen diyaloğunda anlattığı, Zeus tarafından ikiye bölünen ve o günden beri kayıp diğer yarısını arayan insan mitine dayanır. Bu felsefi arayış Yahudi-Hıristiyan geleneğinin evliliğe binaen kullandığı “tek beden olunacak” dogmasıyla kutsal bir statü edinir. Anaç ve fedakâr karakter Millie’nin filmin hemen başındaki evlilik teklifi de bu binlerce yıllık kültürel mirasın modern bir tezahürüdür: Kayıp bütünlüğe kavuşma ve kutsal bir birlik kurma arzusunun bir ifadesi.

Ancak bu evrensel mitlerin karşısında modern bireyin biricik ve çoğu zaman yaralı psikolojisi durur. Tim karakteri bu çatışmanın merkezindedir. Onun psikolojisi hem sevgisiz hem de sert bir baba figürünün gölgesinde şekillenmiştir. Filmde anlattığı bir anısı bu durumu özetler: Babası bir gün odasına girip “Odan kokuyor” der. Tim nedenini anlamaz. Meğerse odasının tavan lambasına yuva yapmış küçük bir hayvan vardır ve Tim, her ışığı açtığında farkında olmadan bu hayvanı yavaş yavaş kızartmaktadır. Bu anı masumiyetin ve yuvanın farkında olmadan işlenen bir suçla, ölümle ve çürümenin kokusuyla nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Bu koku Tim’in hayatındaki daha büyük bir trajedinin habercisi gibidir. Yıllar sonra o sert baba öldüğünde, annesi günlerce onun çürüyen cesedinin yanında şok hâlinde bekler ve odayı yine dayanılmaz bir koku sarar. Bu yüzden Tim için “birleşme” romantik bir hayal değil, ölümün ve çürümenin kokusuyla özdeşleşmiş travmatik bir anıdır.

Çiftin, travmanın doğduğu ve adeta ölüm kokan o taşra evine taşınmasıyla, bu soyut fikirler ve kişisel geçmişler aynı çatı altında, kaçınılmaz bir hesaplaşma için bir araya gelir. Yaşı geçmek üzereyken hâlâ müzisyen olma hayalleri kuran ve toplumsal beklentilere göre “adam olamamış”, düşük özgüvenli Tim’in Millie’yle cinsel birliktelikten kaçınması sözü edilen derin korkudan, travmadan kaynaklanır. Millie ise (anaç karakterine fazlaca uygun olarak bir ilkokulda öğretmenlik yaparken) Tim’e gösterdiği anlayışla kendisini daha da “annevari” bir role itecektir.

Bu boğucu atmosferden kaçmak için çıktıkları bir doğa yürüyüşü olayların seyrini değiştirir. Düştükleri mağara, ruh ve bedeni birleştirmeyi amaçlayan eski bir Platonik-Hıristiyan tarikatın mabedidir. Tim’in burada içtiği su bir katalizör görevi görür ve bastırdığı arzu mekanizmasını tetikler. Ancak ortaya çıkan bu yeni arzu olgun bir tutkudan ziyade bir oğlan çocuğunun annesine yönelik kontrolsüz ve ilkel güdülerini andırır. Tim’in bu psikolojik gerilemesi Millie’yi rahatsız eder; özellikle okul müdürü Jamie evlerine akşam yemeğine geldiğinde sergilediği çocuksu kıskançlıklar, arzuladığı adamın bu yeni ve gerilemiş hâlini reddetmesine neden olur. Gecenin sonunda öpüştüklerinde Tim’in salgıladığı meniye benzeyen yapışkan sıvı yüzünden Millie dudağını ısırdığını zanneder ve öfkeyle kendi odasına çekilir.

Ertesi gün Millie’ye duyduğu karşı koyulmaz arzuyla savunma hattı daha da yıkılan ve tamamen iradesiz kalan Tim, bireyselliğinin son kalesi olan grubuyla sahne alacağı konsere gitmek yerine adeta bir kukla gibi Millie’nin okuluna sürüklenir. Çiftin okulda, öğrenci tuvaleti kabinindeki cinsel birleşmesi bu çöküşün fiziksel bir sonucudur; yaşanan, hazdan arınmış, tamamen hayvani ve zorlama bir itkidir. İlişki bittiğinde dışarıdaki bir öğrencinin farkına varırlar ve panikle ayrılmaya çalıştıklarında asıl dehşet başlar: Yapışkan sıvı yüzünden fiziksel olarak kilitlenmişlerdir. Tim için “tek beden olma” hayali tam o anda en ilkel korkusu olan kastrasyon kâbusuna dönüşür; yutan, hapseden ve yok eden bir bütünlüğün içinde kapana kısılmıştır. Kendini acı verici ve şiddetli bir çabayla ayırması bu korkunun kanlı canlı bir ifadesidir. Gürültü sonucunda olay yerine gelen okul müdürü Jamie akşam yemeğindeki “rakip baba” figürü olarak bu Ödipal gerilimi ve ihlali tesciller, ancak hemen sonrasında sinsi darbe yine Jamie’den gelir: Kabinden çıkan Millie’nin dizinden akan kanı bir “âdet kanaması” olarak yorumlaması basit bir normalleştirme çabası değildir; baba figürünün (müdür) gözünde Millie’nin masumiyetinin kesin ve geri dönülmez kaybına yorulan sembolik bir hükümdür. O ana kadar anaç ve neredeyse saf bir figür olan Millie akan bu kanla birlikte artık kirli, hayvani ve yasak bir eylemin bir parçası olarak damgalanmıştır; masumiyeti ataerkil otoritenin gözünde ebediyen yitmiştir.

Tuvalette yaşanan travma ve ataerkil yargının ağırlığı filmin “beden korkusu” [body horror] perdesini açan bir bulaşma anını tetikler. Tim’in saplantılı arzusu adeta bir virüs gibi, psikolojik savunması çökmüş olan Millie’ye de geçer. O gece gizli ve karşı koyulmaz bir güç uyudukları sırada bedenlerini yavaş yavaş birbirine karıştırmaya başlar. Bu korkunç başkalaşımla bilimin yardımıyla mücadele etmeye çalışırlar; yüksek dozda kas gevşetici alarak bu süreci geciktirmeye çabalarlar. Bu çabaları kısmen başarılı olsa da bilim imdatlarına ancak kısa süreliğine yetişir: Ertesi sabah, ilaçların etkisi geçmek üzereyken, birbirine kaynamaya başlayan derilerini ve etlerini kanlı bir süreç sonucu koparmak zorunda kalırlar.

Karakterler bu bitmek bilmeyen birleşme ve parçalanma döngüsünün çaresizliği içinde konuyu anlamlandırmak ve bu lanetten kurtulmak için iki farklı yöne dağılır: Millie bu durumun sırrını çözebileceğini umarak, otoritesine sığındığı okul müdürü Jamie’nin evine gider; aynı esnada Tim ise lanetin kaynağına yani mağaraya döner. Bu paralel yolculuklar onları iki farklı ama birbirini tamamlayan hakikatle yüzleştirir. Millie, Jamie’nin evinde, onun da aynı tarikata ait bir ayin sonucu partneriyle “birleşmiş” olduğunu öğrenir ve bu birleşmenin “düğün videosu”nu izler. O, bu korkunç durumun “başarılı” ve belki de huzurlu görünen sonucuna yani canavarca bir cennete tanıklık eder. Tim ise mağarada birleşmeyi başaramayan ölmüş bir ucube bulur. Erkek boğazından bıçaklanmış (belki de kendini öldürmüş), kadın ise acılar içinde can çekişmektedir: Durumun “başarısız” sonucuna yani salt bir cehenneme şahit olur Tim. Film bu keşif anları vasıtasıyla karakterlere kaderin sunduğu seçenekleri gösterir: Ya birlikte bir canavar olarak “yaşayacaklar” ya da ayrı birer birey olarak ölecekler.

Filmin finali bu iki durumun birleştiği noktada, trajik bir seçimle şekillenir. Bu süreçte fiziksel ve ruhsal olarak yaralanmış olan Tim ve Millie yeniden bir araya geldiğinde, Millie son kararını vermiştir: Birey olarak ölmeyi bir canavar olarak yaşamaya yeğler ve kendini feda ederek birleşmeden ölmeyi kabullenir. Aslında bu anaç bir intihar jestidir. Bu, onun son bireysellik eylemidir. Ancak Tim onun son arzusuna başka bir jestle karşılık verir ve filmin en ironik ve korkunç hamlesini yapar: Sevgilisini ölümden kurtaran şövalye mitini nihayet başka bir bedende erimeyi kabul ederek gerçekleştirir. Millie de bu jest karşısında nihayet âşık olduğu adamı görür ve birleşme süreci (iki bedenin de gönüllü olmasıyla) daha az korkutucu ve romantik bir şekilde yeniden başlar.

Peki bu sonu nasıl okumalıyız? Bu, sevdiği kadının ölümüne izin vermemek için kendi benliğini feda eden bir adamın trajik bir eylemi midir? Yoksa Tim’in, en başından beri arzuladığı o Ödipal birleşmeyi Millie’nin romantik beklentilerine cevap vererek gerçekleştirdiği nihai bir sahiplenme ve bencillik midir? Film bu eylemin sevgi göstergesi mi yoksa canavarlık mı olduğunu sorgulamamıza izin vererek, hem bedensel aşkın trajedisini (David Cronenberg’in The Fly’ındaki gibi) hem de bir çiftin psikolojik çöküşünü (Lars von Trier’in Antichrist’ındaki gibi) yansıtarak çift yönlü bir beden korkusu oluşturur; romantik idealleri yerle bir eder. Ancak bu yıkımı doğrudan Platon’a dayanan “bütünleşme arzusu”nun kendisine yönelterek de özgünleşir. Filmin, ortaya çıkan “tamamlanmış beden” hakkında hiçbir yorum yapmadan bitmesi ise günümüzde unutulmaya yüz tutmuş ruh eşi figürünün ne kadar da grotesk bir arzuya mahal verebilir olduğunu düşündürür.

arzu, beden, film, İbrahim Akgül, Michael Shanks, ruh eşi, sinema, Together