Şiirden Neden
Nefret Ediyorlar?

İnsanın mutlak gayretiyle kendisini türdeşlerinin arasından çekip çıkarması gerektiğini; yaşamdaki kimliklerin, kişiliğin —veya erdem, sevgi gibi tinsel değerlerin— ancak bu çekip çıkarma aşaması gerçekleştiğinde söz konusu edilebileceğini anlattığınızda, insanların yüzlerinde önce beliren tiksinti ve ürküntü, daha sonra güçsüzlük ve korkuya dönüşen o allak bullak ifade içlerindeki şiir nefretini görünür kılıyor. Bu nefreti daha iyi anlayabileceğiniz ve beni poetika yazmaktan birkaç sene daha kurtaran bir kitap var: Şiir Nefreti, Ben Lerner.

Amerikan edebiyatında yakın dönemin en yetenekli yazarlarından biri olarak lanse edilen, Atocha’dan Ayrılış, 22:04 gibi romanlarıyla dünya çapında popülerlik ve saygınlık kazanan Ben Lerner’in kitabı Şiir Nefreti, Türkçede Everest Yayınları tarafından yayımlandı.1

Bilinçdışının psişik hayat üzerindeki temel rolünü —belki internetin belki de gösteri toplumunun iyiden iyiye palazlanması yüzünden— tam olarak yerine getirememesi mi; yoksa klasik tarih söyleminin girdiği hafıza dönüşümünde iyileştirici ve avangard pratiklerin kesişiminden bir kültür teorisinin türeyememesinden mi; ya da hiçbiri değil de acaba günümüz şairlerinin şair olup olmadığının belirsizleşmesinden ötürü mü şiir artık sevilmiyor?

“Şiir öldü mü?” sorusunun ölümü

Şiirin öldüğü ya da çağın ruhuna uygun olmayan bir sanat olduğu iddiasını seslendirme cesareti gösteren de pek yok etrafta. Ortada doğru dürüst bir iddia, argüman, beyanat yok. Şiirin hayaleti var. Bu nefret edenler takımına şiiri bırakan, şiir ortamından kasıtlı olarak uzak duran, şiir içindeki kötülük cemaatlerinden sürekli yakınan şairleri de dahil edelim etmişken. Şairler ‘sanat tarihinin’ mi yoksa tıbbın mı konusu olacaklar, buna karar vermeliler. İkisine de dahil olmak istemiyorlar, anlaşılan o ki.

“Birkaç yılda bir ana akım dergilerden birinde şiiri yerden yere vuran veya şiirin öldüğünü ilan eden bir yazı çıkar; şiirin diğer sanatlara kıyasla değer kaybetmesinin suçunu genellikle bugünkü şairlere yükler ve ardından savunmalar blog dünyasını coşturur.”2

Benzer bir döngü bizim şiir dünyamızda da kendini sık sık gösterir. Yakından takip edenlere çok tanıdık gelen bu döngü, tıpkı Amerika’da olduğu gibi burada da ortalığı epey karıştırır. Bizde bu “şiir öldü mü?” saldırısına gelen savunmalardan biri de usta bir şairin çıkıp “ben ölmedim” diyerek ortaya atılması şeklinde tezahür eder. Aslında “şiir öldü mü?” denilerek ortaya konan kibirli ve neredeyse aşağılayıcı tutuma yine kibirle cevap vermek sadaka mıdır yoksa gizli narsistik bir tutulma mıdır, tartışılır.

“2000’li yılların başında, küçük bir şiir ve sanat dergisinin editörüyken, dergimizi hiç okumadıkları açıkça belli olduğu hâlde —adresimiz internetteydi— şiirlerinin ‘bir yerde’ basılmasının kendileri için büyük önem taşıdığını ifade eden kişilerden ardı arkası kesilmeyen mektuplar alırdım.”3

Tanıdıkları arasından kimsenin okumayacağı, 500 kişinin bile okumayacağı hatta sevdikleri insanın bile okumayacağı bu şiirleri neden yayınlatmak istiyorlar? Birey olarak şair, yazdıklarını varoluş meselesi hâline getiriyor.

2013–2015 yılları arasında Abdulkadir Gıynaş ile Palaspandıras adlı avangard bir fanzin yayınlıyorduk. Her sayısını online olarak internete koyduğumuz fanzinin matbu kopyaları da vardı. 23 sayı süren fanzin sürecinde yüzlerce mail aldık. Bu mail’lerin çoğunu —daha önce bizi hiç okumadıkları şiirlerinden kolayca anlaşılabilecek— şairler oluşturuyordu. Deneysel ve avangard çizgisini sürekli belli eden bir yayına lirik ve ana akım şiirler akın ediyordu.

O dönem belirli aralıklarla sürekli şiir yollayan Sinop’tan bir edebiyat öğretmeni, fanzinin mail adresine şiir yollamayı hâlâ sürdürüyor. Son şiirini 2018 kasım ayında aldık ve kendisi fanzinin dört yıldır çıkmadığından, bizim kim olduğumuzdan, bu fanzine şiir seçerken belirlenen ilkesel duruştan haberdar değil. O bunu neden yapıyor, ben bunu neden yazıyorum? Taşralı bir şairi küçümsemek için mi? Yoksa bu patolojik durumun kaynaklarını anlamak için mi? Sanırım, Ben Lerner’in değindiği gibi, ortada proto-şöhret bağlamında bir arzu var:

“Şiir sizi okuyucularınız olmadan şöhretli yapıyor, soyut ya da bir nevi proto-şöhret: Geniş kitleler beni bilmese de ben biliniyor olabileceğimi biliyorum, sen adımı bilmesen de ben adlandırıldığımı biliyorum: ‘Ben bir şairim / ve sen bunu biliyorsun.’”4

“Şimdi ünlü değilim ama ileride olabilirim. Bir şekilde ölünce okunabilirim, kimse bilmese de en azından ben böyle bir potansiyel taşıdığımı biliyorum.” Bu düşüncelerde inancın güzelliği ve gerçeğin çirkinliğini bir arada yaşıyor. Henüz böyle yağmalanmamışken inanç sahibi kendini sadece proto-şöhret kavramıyla açıklayamaz. Şiirin ölmesi tanrının ölmesi gibi, sadece o insanın inancında kendine bir anlam bulabiliyor. İşleri karıştıran da işte tam bu kapalı anlam durumu.

1. Ben Lerner, Şiir Nefreti, çev. Hakan Toker, Everest Yayınları, 2018.

2. a.g.e. s. 10.

3. a.g.e. s. 18.

4. a.g.e. s. 19.

Oğuzcan Önver, Palaspandıras, şiir