Öğrenmeye İlişkin Kişisel Bir
Sorunum Var
Bir Mimarlık Öğrencisi Denemesi

Doğduğumdan bu yana insanlar ve mekânlarlayım. ‘Taşrada büyüyen ana babanın şehirde büyüyen çocuğu’ olarak sık sık pikniğe gitsek de, insan-dışı-doğa ile temasım başarısız ağaca-tırmanma girişimlerinden öteye gitmedi. Fakat papatya toplamayı severdim. Üzerlerindeki böcekler taç yapraklarını (biyoloji dersinde adını öğrenmiştim) terk edene kadar bekleyip kulağıma takmayı da severdim üstelik. ‘Doğa’ ile ilişkim, yakacak çalı çırpı toplayan kuzenimin yanında bayramlık elbisemle (mor, kadife bir etek-ceket takımdı) dalından çiçek koklama pozu verdiğim bir köy fotoğrafıydı —kayıtlara geçsin, öyle bir fotoğrafım var.

Bu dönem ‘geç olsun güç olmasın’ şiarıyla takip ettiğim Felsefe, Teknoloji ve İnsanlık Durumu Üzerine Okumalar (bu epeyce uzun adı ortaokulda olsam daha çabuk öğrenirdim belki) dersi ile darmadağınık okuduğum bütün o Modernite: Tamamlanmamış Bir Proje, Sapiens, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, Akıllı Hissetmek, Cahil Hoca, hatta Okulsuz Büyümek ve bilumum tiyatro oyunu metni kucaklayıcı bir ad sundu: Heidegger. Frankfurt Okulu’nun kıymetli katkılarını veya Yunan dilbilgisinin kafa açmalarını gölgede bırakmadan bu ders, bütüncül olarak insan-doğa ilişkisini mekânsallık dışı nasıl okuyabileceğime dönük sorular gündeme getirdi.

Adıma karşın kendimi ‘modern’ olarak tanımlayabilecek, hatta herhangi birini veya bir şeyi bu sıfatla tanımlayabilecek güvenden uzağım. Aldığım eğitim bu temkinli yaklaşımı içselleştirmeme yol açmış olabilir. Fakat sözcüklerden korkmamalı, Dumbledore’un da dediği gibi. Öyleyse “modern insanın doğayla kurduğu ilişki teknoloji midir?” diye sorabilirim mesela. Bu soruyu ilk soran veya en ‘güzel’ soran olmadığımın bilincindeyim, yine de sormaktan kendimi alamıyorum. Çünkü modern veya değil, insan olarak böyle sorular sormadığım bir güne dahi yazık.

Doğa nerede? Gün batarken omuzlarımı ağrıtan sırt çantamla indiğim metrobüs durağının girişinde uyuklayan zayıflamış sokak köpeğinde mi? Uzak ve on dört katlı bir apartmanın bir dairesi olan evime dönerken kulaklıklarımda çalan eski zaman bahar ezgilerinde mi? Sigaramın süngerini yere atmayarak zarar vermediğime inandığım kaldırım taşlarının aralarını coşkuyla hakketmiş yabani otlarda mı? Yatarken kurduğum alarmda seçtiğim horoz veya (bu defa kendime karşı biraz daha insaflıysam) cıvıldayan kuş seslerinde mi? Kendi kendime düşünmenin —kimseyle paylaşmadığım için— rahatsızlık vermediği tek an olan o ‘kutsal’ suyla bulaşık yıkama ritüelinde mi yoksa?

Ben bir mimarım, yani bunun eğitimini aldım. Bana mimar olmam öğretildi —Bauhaus dahi bunu öğrenip öğrenmediğimi kontrol eden mekanizmaları yok etmiyor sonuçta. Bana mimar olup olamayacağıma ilişkin sınamalar yapıldı. Hatta bitirme jürimde açıkça soruldu: “Mimarlık yapmayı düşünüyor musun?” Mimarlığı öğrenmekle yapmak arasında bir modern soru böylece sorulabilecek kadar somutken bu dünyanın sahiden saygıdeğer meslek insanları sahiden saygıdeğer hâle getirdikleri eğitim mekânlarında mimar yetiştirme gayretindeler. Nasıl?

Mimarlığı, öncesinde alışık olduklarımıza benzemese de, hâlâ birer kurum olan o mekânlarda mı öğreniyoruz? Yaparak mı öğreniyoruz? Stüdyo projeleri mimarlık yapmak mıdır? Fikir yarışmaları mimarlık yapmak mıdır? Peki, mimarlık, yapmak mıdır? Mimarın yaptığı her iş mimarlık mıdır, yoksa mimarlık yapanlara mı mimar denir? Kendi adıma, hiç mimarlık yapmadan mimar diploması aldığımı söyleyebilirim —ben sadece mimarlık öğrenciliği yapmıştım. Demek ki, mimar olmak için ikna edici biçimde mimarlık öğrenciliği yapmış olmak gerekiyor. Öğrendiğinize ikna olduklarında da —tebrikler, mimarsınız!

Sistemin, neresinden tutsak elimizde kalacak, detaylarına yoğunlaşmak yerine (buna benden çok daha hâkim araştırmacılar mevcut) çalışma alanıma doğru bitirmeyi seçiyorum: Modern sonrası sistematik toplumsal yerleştirmemizde mimar olmanın birincil koşulu mimarlık öğrenciliği yapmak ise, bu sıfata gereken önemi göstermiyoruz demektir —yüzyılın başından beri artan bir ivmeyle yükselen inisiyatiflere karşın. Türkiye’de bilindik mimarlık yayınlarında dahi inatla görünürlüğü artan bu gücü ciddiye almıyor ve mimarlık öğrencilerine aday-mimar dışında bir değerlendirmeyle bakmıyoruz, mezunların hepsinin mimarlık yapmadığı gerçeğine karşın. Sistemin ve mesleğin, küresel ve lokal ölçeklerde, giderek birey ölçeğinde dahi yaşıyor olduğu krizi görüyoruz, fakat mimarlık öğrencilerinin yükselen sesini bir tür ergenlik atarı olarak değerlendiriyoruz herhalde. Mimarlık öğrencisi olmanın neler demek olduğunu anlamadan mimar olmaya çalışıyoruz.

Doğayla ilişki kurmaya ilişkin sorularım yanıtlanmadı. Fakat biliyorum ki teknolojik olarak ayırdığım dışımdaki-doğa ile içimdeki-doğayı tanıştırmadan bu pek de mümkün değil. Varlığı, zamanı ve mekânı dert edinen bir meslek insanı olarak mesleğin bu temel koşulunun doğasını anlamak durumundayım. Bununla yükümlüyüm. Bu, mimarlık öğrenciliği.

Çağda Türkmen, doğa, mimarlık, mimarlık eğitimi, mimarlık öğrencisi, modernlik, teknoloji