Yok Öyle Eskisi Gibi Salonlar
Müze Metaforu ve Yalıtılmışlığın Kasveti

“Yok Öyle Eskisi Gibi Salonlar” başlıklı bir diziye başlamış bulunuyorum. Burada eskisi gibi olmadığı iddia edilen salon, gündelik hayattan yalıtılmış, sadece misafirlere ayrılan, hatta bazı evlerde kilitlenen salon tipi.1 Gösterişli bir salonun, hane halkının gündelik yaşamından yalıtılmasının bireyin duygu dünyasında huzursuzluk, kasvet ve gerginlik yaratması edebiyat ve sosyoloji alanında ilgi bulmuştur. Orhan Pamuk’un müze metaforu ve eşlik eden kasvet hissi, Sencer Ayata’nın gerginlik kaynağı olarak tespitleri ve Sabahattin Ali’nin iç odalarla abartılı karşıtlığını resmettiği salonu… Ben de bu örnekleri paylaşarak başlayacağım.

Kavramsal olarak düşünüldüğünde ‘ev’, pek çok farklı nitelik ve olanağı içinde barındırır. İnsanlar için ev öncelikle bir sığınaktır. İnsanların dış dünyadan uzaklaştığı, dinlenip rahatladığı bir yerdir. Bu anlamda ev, pek çok mahrem ve kişisel pratiğin gerçekleştiği mekândır. Bununla birlikte kamusal ve resmi niteliklere de sahiptir. Yani ev, insanların kimlik, beğeni ve yaşam tarzlarını dışarıdakilere sergileyecekleri bir sahne görevi görür. (Goffman, 1959) Short’a (1999) göre, hem mahrem hem kamusal nitelikler sergileyen ‘ev’, çoğunlukla bir belirsizlikler ve paradokslar mekânıdır. Bu farklı nitelikler, formellik/enformellik; sosyal benlik/iç benlik; dışarıdalık/içeridelik gibi kavramsal ikilikler ekseninde ayrışır. Bu ikiliklerin yarattığı gerilimle baş etmek için pek çok kültür, ev içinde mekânsal ayrışma yoluna gitmiştir. (Rybczynski, 1986) İnsan etkileşimine dair evcil mekân, çoğunlukla kamusal ve mahrem bölümler olarak ayrılır. Salon ve yemek odası gibi ön plandaki kamusal bölümlerde misafir ağırlama gibi evin dışındakilerle yapılan resmi etkinlikler gerçekleştirilir. Buna paralel olarak salon, ev halkının, ‘öteki’ne statüsünü ve beğenisini sergilediği ve belli bir izlenim yarattığı mekândır. Ev halkının yaşantısının sosyal anlamda kabul edilebilir yönlerinin salonda görünürlük kazanması beklenir. Yatak odaları, banyo gibi arka plandaki bölümler daha mahrem ve kişisel pratikler için düşünülmektedir. Mahrem alanlarda ev halkı, mekân ve rutinler üzerinde daha büyük bir bireysel kontrole sahip olur.

Batı kaynaklı ev antropolojisi literatürü bağlamında, ev içi yaşamının kamusal ve mahrem bileşenlerinin salon mekânında bir araya geldiği genel anlamda kabul görmektedir. (mesela bkz. Rechavi, 2009) Bu durumda salonun, ev halkının günlük kişisel ihtiyaçlarına hizmet ederken geçici düzenlemelerle misafir ağırlamaya uygun hâle getirilmesi söz konusudur. Yani ön plan ve arka plan, kamusal ve mahrem bölgelerin nitel ayrımının azaldığı düşünülür. Fakat daha geniş bir çerçeveden Türkiye ev kültürüne bakacak olursak, kamusal ve mahrem yaşantının birlikte devam etmesinin o kadar sorunsuz olmadığını görürüz.

Statü ve beğeninin sergilenmesi, salonun gösterişli bir şekilde döşenmesi Türkiye ev kültüründe vurgulu bir yere sahiptir. Hatta salonlar neredeyse birer müze gibi kurgulanır. Müze-salon terimini ilk kez doktora tezimde, (Nasır, 2016) misafir ağırlamak için kapatılan, ev halkının gündelik yaşamından yalıtılan salonları tanımlamak için kullanmıştım. Hani şu gündelik hayattan soyutlanan, hep bakımlı ve düzenli tutulan salonlar… Misafir geldiğinde ev sahibinin yüzünü ağartacak salonlar. Hepimiz biliriz. Ya çocukluk evimizde vardır ya da çevremizdeki ailelerde denk gelmişizdir. Pek çok kimsenin aşina olduğu bu pratiğe dair bir terim geliştirirken referans noktam Orhan Pamuk’un İstanbul: Şehir ve Anılar adlı anı kitabındaki çocukluk salonuna dair betimlemeleri olmuştu. Pamuk’un ailesi, 1951 yılında büyük taş bir konaktan ‘modern’ bir apartman dairesine taşınmıştır. Pamuk’un yaşadığı ev, hem maddi olarak hem de evcil pratikler açısından ‘modern’ ve Batılı kimliklerin sergilendiği üst orta sınıf bir evdir. 1950’li yıllarda, Nişantaşı’ndaki çocukluk evini anlatırken Pamuk, salonlarının “ev sakinlerinin vakitlerini huzurla geçirebilecekleri rahat mekânlar olarak değil, ne zaman geleceği hiç bilinmeyen kimi hayali ziyaretçiler için kurulmuş birer küçük müze gibi” düzenlenmesinden bahseder. (Pamuk, 2006) Buradaki müze metaforu hayli anlamlıdır. Çünkü salon bir müze gibi, gelecek ziyaretçilerin görüşüne ve izlenimine yönelik kurgulanmaktadır. Ayrıca ev halkının gündelik rutini bağlamında bu alanın ‘girilmez’ ve salondaki eşyaların ‘dokunulmaz’ olması da yine müze benzeri niteliğini güçlendirmektedir.

Orhan Pamuk, müze benzeri salonlarından duyduğu hüzün ve kasveti de anlatır. Buradaki hüzün eşya ve mobilyaların kullanılmamasıyla alakalıdır. Pamuk, dahil olduğu apartman yaşantısında, bir Batılılaşma pratiği olarak dairelerin salonları için piyano edinildiğini ama gündelik yaşamda çalınmadığını belirtir. Piyanoların var olup ama hiç çalınmaması, vitrinli büfelerin hep kilitli kalması ve pek çok değerli ve dikkat çekici eşyanın kullanım amacını yerine getirmeden, dokunulmadan, sadece teşhir nesnesi olarak kalması kasvetli bir atmosfer yaratmaktadır.

“[…] sedef kakmalı rahlelerin, duvara asılı kavuklukların kullanılmaması, Art Nouveau ve Japon sanatı etkileri taşıyan paravanaların arkasında hiçbir şeyin gizlenmemesi, Amerika’ya göç etmiş doktor amcamın yirmi yıllık tozlu ve ciltli tıp kitaplarının dizildiği kütüphanenin cam kapaklarının hiç açılmaması, bende her katın salonlarını dolduran bütün bu eşyaların yaşamak için değil, ölüm için sergilendiği duygusunu uyandırdı.” (Pamuk, 2006, s. 16)

Tüm bu eşyalar gündelik yaşamdan yalıtılmıştır. Eşyaların sembolik işlevlerinin dışında kullanım işlevlerinin gerçekleştirilmemesi, tüm bu temassız teşhir hâli yaşamdan ziyade ölüm düşüncesiyle özdeşleştirilmiştir. Yalıtılmış bir hayalet mekânın yayabileceği bir kasvet gibi… Pamuk betimlemelerinde, salonların küçük bir müze gibi düzenlenmesinin ardında Batılılaşma merakı olduğunu belirtmektedir. Bu ifadeye, maddi kültür anlamında ben de katılıyorum. 1950’li yıllarda Nişantaşı’nda, Batılı bir beğeninin sergilenmesi; yemek masası, vitrin gibi yeni mobilyaların edinilmesi ve teşhiri; kurulan dekorun pürüzsüz bir şekilde sürdürülmesi sonuçta ‘yalıtarak koruma’ya dönüşmüştür.

Aslında bu yalıtılmışlığı açıklayacak rasyonel nedenler de önerilir. Isınma sisteminin yeteri kadar gelişmediği dönemlerde, sobanın sadece oturma odasında kurulması bir ekonomi sağlıyordur muhakkak. Ya da cep telefonlarının, hatta telefonun olmadığını düşündüğümüzde, aniden gelen misafirler için hazır bir salonun bulundurulması ev kadınlarının işine geliyor da olabilir. Ama yine de, bu ayrımın Türkiye ev kültürü ve statü teşhiri bağlamında, daha sembolik, daha güçlü bir yönü olduğunu düşünüyorum. Çünkü 2010’larda, tüm bu teknik nedenler ortadan kalktığında bile, neden kilitli kapalı salon pratiğinin hâlâ devam ettiği önemli bir tartışma konusu. (Bu konuyla ilgili daha ayrıntılı bir tartışma için bkz: Nasır, vd., 2015)

Gündelik yaşamdan yalıtılmış
bir müze-salon örneği, 2017, İstanbul2

Müze-salon, Batılı kimliğin sergilendiği, yeme, içme, misafir ağırlamaya dair yeni görgü kurallarının icra edildiği bir mekân olmuştur. Keskin sınırlarla gündelikten yalıtılmıştır. Evcil geleneklerinden tümüyle ayrılamayan hane halkının gündelik yaşamından kültürel anlamda da ayrılmıştır. Dolayısıyla salon ve odalar arasında evcil karşıtlıklar, çelişkiler ve gerilimler olması kaçınılmazdır. Sencer Ayata (1988), 1980’li yıllarda Ankara’da, orta sınıf bağlamında yaptığı araştırmasında, salonun ideal biçimde kamusal, iç odaların ideal biçimde mahrem kullanıldığı ev düzeninde, ev halkının iç odalardan salona geçişleriyle şivelerinden kıyafetlerine dek pek çok formel değişimi yaşadığını belirtir. Sencer Ayata bu karşıtlığı, odaları yoğun kullanım trafiği, salonu ise pahalı eşya ve düşük kullanımla eşleştirerek ortaya koyar. Hatta maddi kültür anlamında her iki mekâna dair daha detaylı bir örnekleme yapar. Ayata iç evi, “cam bardak, melamin tabak, somya, eski bir kilim, tenekeden kül tablası, basit bir lamba, atlet ve pijamalı giyim, bağdaş kurma, daracık bir yemek masası” ile özdeşleştirmiştir. Diğer yandan salonu karakterize eden nesne ve pratikleri, “kristal bardak, tabla ve avize, porselen tabak, lüks koltuklar, yeni bir halı, misafir önünde düzgün giyim, kontrollü davranış” diye sıralamıştır. Haliyle, bu iki karşıt dünyanın arasında ev bireyi bir bölünmüşlük yaşamaktadır. Evin en geniş mekânını, ev bütçesinin satın aldığı en pahalı nesneleri kendi istek ve ihtiyaçlarına yönelik kullanamayan birey, evcil bir gerginlikten mustariptir.

Uğur Tanyeli salon konusunu tartışırken (2004, s. 150–152) Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı eserinde yer alan bir erken cumhuriyet dönemi evinin, salonu ve odaları arasındaki maddi kültür bağlamındaki karşıtlığın abartılı bir örneğine işaret eder. Romanda, Raif Efendi’nin evine girildiğinde, salonun pahalı mobilya ve eşyalarla yapılan dekorasyonu betimlenir: “[K]ırmızı kadife koltuklar, alçak ceviz sigara masaları ve bir kenarda kocaman bir radyo” odayı doldurmaktadır. (Ali, s. 25) Diğer yandan, hasta olan Raif Bey’in yattığı oda, bir okul yatakhanesi veya bir hastane koğuşu gibi anlatılmıştır. İçine beyaz karyolalar dizilmiş olan oda, plansızlığının yanında dağınıktır da. Odada bulunan sandalyelerin üzerinin “yün hırkalar, kadın çorapları, sırttan çıkarılıp atılıvermiş birkaç ipek elbise ile dolu” olduğundan bahsedilir. Odadaki bir başka eşya ise, “vişneçürüğü adi bir elbise dolabı”dır. Bu dolap da içinde rasgele asılmış elbiseler ve altlarındaki düğümlü bohçalarla tasvir edilmiştir. Velhasıl, büyük bir kargaşadır resmedilen. (s. 25) Aslında başlarda kullanım açısından ortaya koyduğum, salona dair ‘yalıtılmışlık’ kavramı, maddi kültür bağlamında da tezahür etmektedir. Teşhirin, dekorun, özen ve bakımın salon sınırları içindeki yalıtılmışlığı. Diğer odalara geçildikçe hayli sıradan, düşük maliyetli, basit, hatta dağınık bir düzen söz konusudur.

Orhan Pamuk’un tasvir ettiği ‘kamusal’a temas edememenin kasveti, Sencer Ayata’nın anlattığı evcil gerilim ve Sabahattin Ali’nin resmettiği kargaşa, kamusalın tam kamusal, mahremin tam mahrem yaşandığı, katı sınırlarla ayrılan dikotomik ev yaşantılarıyla ilgili. Ben bu resme baktığımda, modernleşme bağlamında kamusalla, ‘öteki’ ile ilişkilenmenin barındırdığı problemli duruşların ev hayatındaki vücut buluşunu görüyorum. Müze-salon pratiği, evin kamusal alanını tanımlama ve statü sergileme anlamında Türkiye ev kültüründe geçerli bir yer edinmiş olsa da, evin mahrem alanında, gündelikte, kaydedilmeyen, dokümanları olmayan o kişisel yaşantıda ev halkının omuzlarına kamusalı deneyimleme biçiminin ağır yüklerini bindirdiğini göz ardı etmek zor görünüyor.

1. Bu dizinin bölümleri, danışmanlığını Prof. Dr. Şebnem Timur Öğüt ve eşdanışmanlığını Prof. Dr. Meltem Gürel’in yaptığı doktora tezim ve sonrasında konuyla ilgili devam eden çalışmalarımdan evrilmiştir. Nasır, E. (2016). Salon Mobilyalarının Kullanım ve Dönüşümlerinin İncelenmesi: Gündelik Yaşamda Salon Fikri, Mobilya Edinme Dinamikleri ve Kullanım Pratikleri. İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul.

2. 2017–2018 akademik yılı, Medipol Üniversitesi, Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü, “Gündelik Yaşam ve Mobilya Tasarımı” dersi öğrenci işleri arşivinden temin edilmiştir.

_
Ali, S. (2016). Kürk Mantolu Madonna. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Ayata, S. (1988). “Kentsel orta sınıf ailelerde statü yarışması ve salon kullanımı”. Toplum ve Bilim, 42 (Summer), s. 5–25.
Çapoğlu, N. (2008). Home as a Place: The Making of Domestic Space at Yeşiltepe Blocks, Ankara (Master’s thesis). Middle East Technical University, Ankara.
Goffman, E. (1959). The Presentation of Self in Everyday Life. Garden City, NY: Doubleday Anchor Books.
Korosec-Serfaty, P. (1984). “The home from attic to cellar”. Journal of Environmental Psychology, 4(4), 303–321. doi:10.1016/S0272-4944(84)80002-X
Pamuk, O. (2006). İstanbul: Hatıralar ve Şehir. İstanbul: İletişim Yayınları.
Rechavi, T.B. (2009). “A room for living: private and public aspects in the experience of the living room”. Journal of Environmental Psychology, 29, s. 133–143. doi:10.1016/j.jenvp.2008.05.001
Rybczynski, W. (1986). Home: A Short History of an Idea. New York: Penguin Books.
Short, J.R. (1999). “Foreword”. I. Cieraad (Ed.), At Home: An Anthropology of Domestic Space içinde. Syracuse, NY: Syracuse University Press.
Nasır, E.B., Öğüt, Ş.T. ve Gürel, M. (2015). “Changing Uses of the Middle-Class Living Room in Turkey: The Transformation of the Closed-Salon Phenomenon”. Intercultural Understanding, 2015, volume 5, s. 15–19
Nasır, E. (2016). Salon Mobilyalarının Kullanım ve Dönüşümlerinin İncelenmesi: Gündelik Yaşamda Salon Fikri, Mobilya Edinme Dinamikleri ve Kullanım Pratikleri. İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul.
Tanyeli, U. (2004). İstanbul 1900-2000. Konutu ve Modernleşmeyi Metropolden Okumak. İstanbul: Akın Nalça Yayınevi.

Esra Bici Nasır, ev, gündelik hayat, salon, Yok Öyle Eskisi Gibi Salonlar