Bugünün kakofonik şehirlerine, nefes almayan cephelerine, ışığı filtreleyerek içeriye alan yapay kabuklarına bakınca, asıl ağır gelenin endüstri devrimi değil, insanın onunla birlikte büyüyen hızı, hoyratlığı ve dört milyar beş yüz kırk milyon yaşındaki dünyada açtığı yaralar olduğunu sanıyorum.
Savaşlar, ölen bebekler, dağılan aileler, hâlâ çaresiz hastalıklarla uyanan insanlar… Suların kirlenmesi, ormanların katledilmesi ya da petrol sızmış denizdeki karabatak artık gündelik görüntülerin bir parçası olmuş durumda. Bu yüzden, Andy Warhol’un tekrar eden felaket imgelerini neden kullandığını şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Daha sık algıladığımız, deneyimlediğimiz şeyler gün geçtikçe sıradanlaşıyor, hayatın doğal akışında eriyor gibi.
Takip edebildiğimiz kadarıyla dünyanın başından geçen, insanlarla yaşadığı yüzyıllar boyu süren hikâyeyi günbegün yeni keşiflerle öğreniyoruz. Mesela Taş Tepeler bütün okumaları bozarken, denizin en derinine daha yaklaşabilmiş bile değiliz.
İnsanlık, takip edebildiğim ve okuyabildiğim kadarıyla çok farklı dönemlerden geçiyor. Zorlu, karanlık, aydınlık, gelişen, yenilikçi… Ama insan kendi yaşadığı çağı “o çağ” sanıyor ya, işte, en zoru sanıyor ya da en iyisi.
Bugün Sanayi Devrimi, Bilim Devrimi ve savaşların kuvvetle geliştirdiği haberleşme sistemleri hayatımıza interneti ve plastiği son hızla sokarken aynı hızla birçok şeyi de götürdü mü? Nüfus arttı, sağlıklı yaşam süresi uzadı. Dün lüks olan şeyler bugün gereklilik hâline gelmeye başladı.
Yapay zekâların doğuşuna tanıklık ettiğimiz bu dönem farklı bir döneme benziyor. Düşünsenize, teşbihte hata olmaz; buharlı makinelerin bulunduğu dönemde yaşadığınızı hayal edin. Ne değişimlere gebe yarınlar.
Birçok şey çabuk ulaşılır oldu; aşklar, köşedeki pizzacı, kışın ortasında karpuz… Çabuk ulaşılınca büyük ihtimalle tüketim hızı da arttı. Üretim hızlandıkça tüketim daha çoğunu istedi; durum farklı bir döngü içine girdi. Uzun yıllar birbirine kavuşamayan âşıkların mektupları uzun zamandır sıkıcı bulunuyor. Hedefe ulaşmak artık eskisinden çok daha kolay.
Son dönemlerde beynin nasıl işlediğini anlatan yeni bilimsel belgeselleri izlerken farkına varıyorum: Yaşadığımız bu kurgu, hayal ettiğimizden de karmaşık sistemler yüzünden oluşuyor gibi. Milyarlarca beyin hücresinin bu dünyayı ne hâle getirdiğini görebilmek ilginç.
En önemli soru ise şu: Bu eşsiz uyumu ilk kim bozdu?
Gördüğüm kadarıyla bu yüzyılda yaşayan insanlığın kaderi Sanayi Devrimi’yle birlikte yazılmaya başlamıştı. Londra ve Paris gibi şehirler artık insan ölçeğinde değil, üretim ölçeğinde büyüyordu. Fabrika bacaları gökyüzünü kaplarken binlerce insan kırsaldan şehirlere akın etmeye başladı. Dar sokaklar, işçi mahalleleri, kömür dumanı, kirlenmiş nehirler ve üst üste yaşayan aileler modern şehrin ilk görüntülerinden biri hâline geldi.
İşçilerin yaşadığı mahalleler çoğu zaman fabrikanın uzantısı gibiydi; dinlenmek için değil, ertesi gün yeniden çalışabilmek için kurulmuş alanlardı. Sanayi hırçınca üretim derdindeyken üretim çarklarının değerini anlayamadı, çünkü insan değeri ucuzdu; yenisi gelirdi, eskisi giderdi. Onlar birer parçaydı sanki, hiçbirinin gözyaşı yok gibiydi sistem için.
Sonra baktılar ki bu koşullar altında çalışanları hastalanıyor, verim düşüyor. Büyük fabrika sahiplerinin eşleri devreye girdi; evlere ziyaretler yaptılar, fotoğraflar çektirdiler. O insanların evlerine su bağlattılar; daha sağlıklı koşullar sunmaya çalıştılar. Bu gerçekten insanlıklarından mıydı, yoksa veba ve salgınların ceplerine verdiği zarardan mı?
Birçok gravür vardır, 1850’lerdeki Paris’i ve Londra’yı anlatır. Çamuru, sisi, kömür dumanını, kirlenmiş Seine’i ve Thames’i, dar sokakları, fabrika bacalarını… O dönem kolera salgınları o kadar büyümüştü ki insanlar hastalığın kötü kokudan yayıldığını sanıyordu. John Snow adlı bir doktor ancak yıllar sonra hastalığın kirli sudan yayıldığını gösterebildi.
Belki de modern şehir ilk önce insanı korumak için değil, üretimi sürdürebilmek için kuruldu.
Bu hikâye 19. yüzyılda bitmedi; sanayinin insanı yerinden eden mantığı 20. yüzyılın ortasında başka coğrafyalardan gelen işçilerin yaşamlarında yeniden görünür oldu. Hatta öyle durumlar oldu ki 1950’lerde bile Afrika’dan ve eski kolonilerden Paris çevresine gelen çalışanların yaşadığı geçici mahallelere izin verildi, ancak bu yapıların kalıcılaşması istenmiyordu. Birçoğu bu yüzden yıllarca toprak zeminli, kanalizasyonsuz, temiz suyun ve güneşin bile eksik olduğu yapılarda yaşadı.
Elbette savaş sonrası Fransa’nın büyük bir konut kriziyle, yoksullukla ve yeniden inşa telaşıyla uğraştığını unutmamak gerekir. Ama yine de bu, çalışmasına ihtiyaç duyulan insanların yıllarca susuz, elektriksiz, altyapısız yapılarda yaşamasını tek başına açıklamaya yetmiyor. Şehir onların emeğini istiyordu ama kalıcılıklarını istemiyordu.
Ardından, Paris sokaklarında artan erkek nüfusu ve varoşlardaki huzursuzluklar büyümeye başlayınca devlet, çalışanların eşlerini de yanlarına getirmelerine izin verdi. Eşlerle birlikte yeni çocuklar oldu ama hâlâ zeminleri topraktı. Yıllar sonra temiz su geldi belki ama Paris bu kez başka türden eşitsizliklerin biriktiği yeni mahallelerle yüzleşmeye başladı.
Evet, belki de tarihte emek her dönemde farklı biçimlerde örgütlendi. Mısırlı piramit işçilerinin günlük bira hakkından modern fabrika işçisinin öğün düzenine dek insan bedeni hep üretimin bir parçası olarak düşünüldü.
Belki de insanlık uzun zamandır üretimi sürdürmenin yollarını ararken aynı zamanda insanın bedenini, alışkanlıklarını ve günlük yaşamını da yeniden şekillendiriyordu. Sadece şehirler değil sofralar, çocukluklar, tatlar ve insanların neyi “doğal” kabul ettiği bile değişmeye başladı.
Yanında ineği olan köy çocuğuna yıllarca Amerika’dan gelen süt tozu ve mısır glukoz şuruplu ekmek ve çörek yedirildi. Bunları yiyip içmeyi reddeden, köyde inek sütüne alışkın Anadolu çocuklarının sırtında ya da ellerinde zamanında ne tahta cetveller kırıldı… Bahsettiklerim benim deneyimlediğim ya da bana aktarılan şeyler. Eminim başka yerlerde, başka zamanlarda daha farklı uygulamalar söz konusu olmuştur. Ancak benim dilim sadece görebildiğim, okuyabildiğim, duyabildiğim kadarına yettiği için kızmayın yazdıklarımı okurken.
Farklı bir model geliştirilebilir miydi? Üretime odaklı sanayi şehirleri gerçekten insan dostu, yaşam dolu olabilir miydi? Binalar arasında sıkışmak durumunda kalan hayatlar koyu renklere bürünmek zorunda mıydı?
Belki de Sanayi Devrimi’yle, yaklaşık iki yüz elli yıl önce başlayan bu hikâye bugün yaşadığımız şehirleri, alışkanlıklarımızı, dertlerimizi ve hız eğilimini oluşturdu. Bir yandan insan ömrünü uzattı, hayatı kolaylaştırdı; diğer yandan insanı kendi kurduğu düzenin içinde yormaya başladı. Hayatı kolaylaştırırken, bazı yerlerde hayatın niteliğini de sessizce azalttı.
Dere sazlıkları kururken fabrikalar yeraltı ve yeryüzü sularını kirletmek zorunda mıydı? Sazlıklarla beraber yerel insanların elleriyle ördükleri hasır işler de gitti.
Belki de mesele sadece teknoloji değildi. Belki mesele hızdı. İnsanlığın kendi hızına yetişememesi. Şehre gelen işçilere yetmeyen konutlardı sorun; çocuk işçi çalıştırmaya izin veren yasalardı, üretimin açgözlülüğüydü. Bir şey iyileştirilirken başka bir şeyin sessizce bozulmasıydı. Çünkü galiba insanlık uzun zamandır hem inşa ediyor hem de tüketiyor. Hem korumaya çalışıyor hem de yok ediyor. Bir tarafta ağaç dikme kampanyaları yapılırken, diğer tarafta ormanların içinden yollar geçiyor. Bir yanda sürdürülebilirlik konferansları düzenlenirken, diğer yanda okyanusun ortasında büyümeye devam eden plastik adaları bienallerin konusu oluyor.
Ve belki şimdi asıl soru şu: İnsan ilk defa kendi yaptığı dünyanın hızından korkmaya mı başlamalı?
Yeni gelen, belki de Endüstri Devrimi’nden daha büyük sonuçları olabilecek bu devir hayatımızı, satın alma alışkanlıklarımızı, yaşama şekillerimizi, âşık olma yöntemlerimizi, beslenme düzenlerimizi şimdiden, son hızla değiştiriyor. Bundan yüz yıl sonrasını değil, bu sefer yirmi beş yıl sonrasını dahi hayal edemiyor insan.
Back to the Future Part II’da gördüğümüz 2015 yılındaki hayata çok yaklaşamamış olsak da pizzalar hâlâ mikrodalgadan XL boyutunda çıkmıyor neyse ki. Ama belki de kimse insanın günün büyük kısmını ekranlara bakarak geçireceğini, arkadaşlıkların, aşkların, hatta yalnızlığın bile algoritmaların içinde şekillenmeye başlayacağını tam olarak hayal edememişti.
Endüstri Devrimi’nin sonuçlarını gördük. Şehirleri yeniden toparlamaya çalışırken, Venice Charter’la tarihi yapıları korumayı yeni öğrenirken, kirlettiğimiz nehirleri temizlemeye çalışırken bu sefer bambaşka bir hızın içine düştük. Şimdi ise yapay zekâ sistemlerinin soğutma için kullandığı su, enerji ve kaynak meselesi konuşulur oldu. Belki de Endüstri Devrimi insanın bedenini üretim çarklarının içine almıştı, bu yeni dönem ise insanın zihnini içine çekiyor.
Bir dönem daha sağlıklı, daha konforlu, daha güvenli diye kurduğumuz yapılar zamanla insanı doğadan ayıran kapalı kutulara dönüştü. Açılmayan camlar, sürekli çalışan iklimlendirme sistemleri, güneşi içeriye almayan derin planlar, nefes almayan cepheler, sentetik zeminler ve yapay ışıklar vasıtasıyla günün büyük kısmını dışarıyla temas etmeden geçiren insanlar ortaya çıktı.
Bir yandan doğal yaşam konuşulurken diğer yandan insanların günün büyük kısmını güneş görmeyen kapalı alanlarda geçirmesi garip bir çelişki gibi. Toprağa basılmaksızın doğal yaşam videolarının izlendiği, kuş seslerinin uygulamalardan dinlendiği, gün batımının ekranlardan izlendiği bir dönemin içindeyiz belki de.
Bakalım, Sanayi Devrimi’nden daha güçlü sonuçlar doğurabilecek bu yeni teknoloji devrimi iki yüz elli yıl sonra nasıl hatırlanacak… İnsanlık için neleri kolaylaştıracak, neleri geri dönüşsüz biçimde değiştirecek… Hangi şehirleri kuracak, hangi alışkanlıkları yok edecek, hangi yeni yalnızlıkları doğuracak… Bunları şimdiden kestirebilmek çok kolay görünmüyor, çünkü belki de biz de tıpkı geçmişte yaşayan insanlar gibi dönüşümün tam ortasında olduğumuzdan çağımızı içeriden görebiliyor ama bütünlüğünde kavrayamıyoruz.
Ve galiba insanlık ilk defa değişimi yalnızca yaşamıyor, onun hızına da yetişemiyor.
Cemal Çağdaş Erol, devrim, dünya, Endüstri Devrimi, hız, insan, yapay zekâ